Kategori: Akademi

  • İdari Yargıdaki Yeni Kurallar Yabancılar Hukuku Davalarını Nasıl Etkileyecek?

    İdari Yargıdaki Yeni Kurallar Yabancılar Hukuku Davalarını Nasıl Etkileyecek?

    Bir yabancı hakkında sınır dışı kararı verildiğinde, ikamet izni reddedildiğinde veya kişinin Türkiye’ye girişini etkileyen idari bir işlem tesis edildiğinde mesele yalnızca 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’ndan ibaret değildir.

    İdare bir karar verir; fakat o kararın mahkeme önünde nasıl tartışılacağını idari yargılama usulü belirler.

    Hangi mahkemeye başvurulacağı, dava açma süresi, yürütmenin durdurulması, mahkemenin dosyayı nasıl inceleyeceği ve verilen karara karşı hangi kanun yolunun açık olduğu, yabancının Türkiye’deki hukuki durumunu doğrudan etkileyebilir.

    7589 sayılı Kanun’u yabancılar hukuku bakımından önemli kılan nokta da burada ortaya çıkıyor.

    Kanun doğrudan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nu değiştirmiyor. Buna karşılık İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda yapılan değişiklikler, yabancılar hakkında tesis edilen idari işlemlere karşı açılan davalarda da karşımıza çıkıyor.

    Bu nedenle bu yazıda yeni düzenlemeye yabancılar hukuku uygulamasından bakacağız.

    (Mevzuat: 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/28702068-8336-454A-A986-019EEE6025E6)

    Bu Yazıda

    Önce İYUK’ta yapılan değişikliklerin ne olduğunu ele alacağız. Ardından bunların yabancılar hukuku dosyalarındaki karşılığını inceleyeceğiz.

    Özellikle şu meseleler üzerinde duracağız:

    I. İdari yargıdaki yeni düzenleme ne getiriyor?

    II. Sınır dışı etme davalarında usul neden diğer idari davalardan farklı?

    III. İkamet izni, giriş yasağı ve tahdit kodu uyuşmazlıklarında yeni kuralların anlamı ne?

    IV. İdari gözetim neden bu tablonun dışında değerlendirilmeli?

    V. Yabancılar hukuku dosyasında “hangi işleme karşı, hangi yargı yoluna?” sorusu neden ilk soru olmalı?

    Yabancılar Hukukunda Tek Bir Yargı Yolu Yok

    Uygulamada yabancılar hukuku denildiğinde birbirinden oldukça farklı işlemler aynı dosyanın içinde karşımıza çıkabiliyor.

    Bir kişi hakkında sınır dışı etme kararı bulunabilir. Aynı kişi hakkında idari gözetim kararı alınmış olabilir. Pasaportuna veya Türkiye’ye girişine ilişkin bir tahdit kaydı bulunabilir. İkamet izni başvurusu reddedilmiş veya mevcut izni iptal edilmiş olabilir.

    Müvekkil açısından bunların tamamı tek bir sorunun parçalarıdır:

    “Türkiye’de kalabilecek miyim?”

    Hukuken ise aynı şey değildir.

    İşlemi tesis eden makam, başvurulacak merci, dava süresi, kararın uygulanması ve başvurunun işlemin icrasına etkisi birbirinden farklı olabilir.

    Bu nedenle yabancılar hukukunda yapılan ilk işlerden biri, kişinin yaşadığı problemi hukuken parçalara ayırmaktır.

    Örneğin sınır dışı etme kararına karşı açılacak dava ile idari gözetim kararına karşı yapılacak başvuru aynı yargı kolunda dahi görülmez.

    Bu ayrım yalnızca teorik değildir. Yanlış yargı yoluna veya yanlış işleme karşı başvuru yapılması, yabancılar hukuku dosyalarında ciddi zaman kaybına yol açabilir.

    Sınır Dışı Kararı Bir İdari İşlemdir

    Sınır dışı etme kararı idare tarafından tesis edilen ve kişinin Türkiye’den çıkarılması sonucunu doğurabilen ağır bir idari işlemdir.

    6458 sayılı Kanun, kimler hakkında sınır dışı kararı alınabileceğini ve bu kararın uygulanmasını özel olarak düzenlemektedir. Göç İdaresi Başkanlığının güncel açıklamalarında da sınır dışı süreci ile idari gözetim birbirinden ayrı işlemler olarak ele alınmaktadır. 

    (Mevzuat: 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, TBMM, çevrimiçi, 04.04.2013, URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/f72877be-ff44-037b-e050-007f01005610)

    Burada yabancılar hukuku ile idari yargılama hukuku kesişmektedir.

    Sınır dışı kararının hangi sebeple verilebileceğini esas olarak 6458 sayılı Kanun belirlerken, bu kararın yargısal denetiminde özel hükümlerle birlikte idari yargılama hukukunun kuralları devreye girer.

    Bu nedenle sınır dışı dosyasında yalnızca “YUKK m.54 şartları oluşmuş mu?” diye bakmak yeterli değildir.

    Kararın tebliği, dava süresi, yetkili mahkeme, dosyadaki bilgi ve belgeler, geri gönderme yasağı ve kişinin bireysel koşulları birlikte incelenmelidir.

    İdari Gözetimle Sınır Dışı Kararını Birbirine Karıştırmamak Gerekir

    Uygulamada en sık karıştırılan konulardan biri budur.

    Bir yabancının geri gönderme merkezinde bulunması, tek başına sınır dışı kararına karşı açılan davanın konusu değildir.

    Çünkü kişinin Türkiye’den çıkarılmasına ilişkin sınır dışı etme kararı ile kişinin bu süreç içerisinde özgürlüğünden yoksun bırakılmasına ilişkin idari gözetim kararı iki ayrı işlemdir.

    İdari gözetim kararına karşı başvuru idare mahkemesine değil, sulh ceza hakimliğine yapılmaktadır.

    6458 sayılı Kanun uyarınca idari gözetim altındaki kişi, yasal temsilcisi veya avukatı sulh ceza hakimine başvurabilir. Hakim incelemeyi beş gün içinde sonuçlandırır. İdari gözetimin şartlarının sonradan ortadan kalktığı veya değiştiği ileri sürülerek yeniden başvuru yapılması da mümkündür. 

    (Mevzuat: 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu m.57, TBMM, çevrimiçi, URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/f72877be-ff44-037b-e050-007f01005610)

    Bunun pratik sonucu önemlidir.

    Geri gönderme merkezindeki bir yabancı bakımından bazen aynı anda birden fazla hukuki süreç yürütülmesi gerekebilir.

    Bir tarafta sınır dışı kararının hukuka uygunluğu tartışılırken, diğer tarafta kişinin idari gözetim altında tutulmasının devamının gerekli olup olmadığı ayrıca tartışılabilir.

    Birindeki olumlu sonuç diğerini kendiliğinden ortadan kaldırmayabilir.

    İkamet İzni Dosyalarında Durum Farklıdır

    İkamet izni reddi veya iptali bakımından mesele yine bir idari işlemin yargısal denetimidir; ancak sınır dışı kararına ilişkin özel rejimi buraya aynen taşımamak gerekir.

    Burada önce hangi işlemin tesis edildiğine bakılır.

    İlk başvuru reddedilmiş olabilir.

    Uzatma başvurusu reddedilmiş olabilir.

    Mevcut ikamet izni iptal edilmiş olabilir.

    Bunun yanında aynı kişi hakkında ayrıca sınır dışı kararı tesis edilmiş olması da mümkündür.

    Müvekkil açısından bunların tamamı “ikamet sorunu” gibi görünse de dava dosyasını kurarken işlemleri birbirinden ayırmak gerekir.

    Özellikle tebliğ tarihinin doğru belirlenmesi burada önemlidir. Çünkü idari yargıda dava açma süreleri hak kaybına yol açabilecek niteliktedir.

    Tahdit Kodlarında Asıl Mesele Kodun Kendisi Değildir

    Yabancılar hukuku uygulamasında sık karşılaşılan başka bir alan tahdit kodlarıdır.

    Burada uygulamacı açısından önemli olan yalnızca yabancının pasaportunda veya idari kayıtlarda bir kod bulunduğunu tespit etmek değildir.

    Asıl sorular şunlardır:

    Bu kayıt hangi idari işleme dayanıyor?

    Hangi makam tarafından oluşturuldu?

    Yabancının Türkiye’ye girişine veya Türkiye’deki hukuki durumuna nasıl bir sonuç bağlıyor?

    Bu işlemin dayandığı somut olgu nedir?

    Özellikle kamu düzeni veya kamu güvenliği gerekçeli işlemlerde idarenin kullandığı genel ifadeler ile yabancı hakkında mevcut somut bilgi ve belgeler arasındaki ilişkinin ortaya konulması gerekir.

    Bir yabancının yalnızca hakkında bir idari kayıt bulunduğu gerekçesiyle Türkiye’ye girişinin engellenmesi veya mevcut statüsünün etkilenmesi, işlemin yargısal denetim dışında kaldığı anlamına gelmez.

    Tam tersine, uyuşmazlığın gerçek konusu çoğu zaman kodun adı değil, kodun arkasındaki idari işlemin sebep ve gerekçesidir.

    Dosyayı Evraktan Kurmak Gerekir

    Yabancılar hukuku davalarında önemli bir pratik sorun, müvekkilin çoğu zaman hakkında hangi işlemlerin bulunduğunu tam olarak bilmemesidir.

    Kişi geri gönderme merkezine götürülmüş olabilir ve elinde yalnızca birkaç sayfalık evrak bulunabilir.

    Bazen sınır dışı kararı, idari gözetim kararı, tebliğ belgesi ve başka idari kayıtlar aynı anda gündeme gelir.

    Bu nedenle dosyaya başlarken önce bütün işlemlerin kronolojisini çıkarmak gerekir.

    Hangi karar hangi tarihte verilmiş?

    Ne zaman tebliğ edilmiş?

    Kişi ne zaman yakalanmış?

    Hangi gerekçeye dayanılmış?

    Ayrıca bir giriş yasağı veya tahdit kaydı var mı?

    İdari gözetim devam ediyor mu?

    Daha önce aynı işlemlere karşı bir dava veya başvuru yapılmış mı?

    Bu kronoloji kurulmadan hazırlanacak dilekçe, hukuken doğru bazı argümanlar içerse bile yanlış işleme odaklanabilir.

    Geri Gönderme Yasağı Dosyanın Merkezinde Olabilir

    Sınır dışı dosyalarında yalnızca idarenin yabancı hakkında ileri sürdüğü sebebi tartışmak da her zaman yeterli değildir.

    6458 sayılı Kanunun temel ilkelerinden biri geri gönderme yasağıdır.

    Bir kişinin gönderileceği ülkede hayatının veya özgürlüğünün tehdit altında bulunması ya da işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele riskiyle karşılaşması ihtimali varsa mesele yalnızca yabancının Türkiye’deki idari statüsü üzerinden değerlendirilemez.

    Bu noktada yabancılar hukuku, anayasal haklar ve uluslararası insan hakları hukuku aynı dosyanın içerisinde buluşur.

    Bu nedenle sınır dışı dosyasında bazen en önemli belge Türkiye’deki ikamet geçmişinden ziyade kişinin gönderileceği ülkede karşılaşacağı riski gösteren belge olabilir.

    İYUK Değişikliklerinin Önemi Tam Burada Ortaya Çıkıyor

    7589 sayılı Kanun’un idari yargıya ilişkin değişikliklerini yabancılar hukuku açısından okurken meseleye yalnızca maddelerin eski ve yeni metinlerini karşılaştırarak bakmamak gerekir.

    Yabancılar hukuku dosyalarında süre ve usul çoğu zaman uyuşmazlığın sonucunu doğrudan etkiler.

    Bir ticari uyuşmazlıkta birkaç aylık gecikme çoğunlukla ekonomik bir mesele yaratırken, sınır dışı sürecindeki bir yabancı bakımından birkaç günlük gecikme kişinin Türkiye’den çıkarılması sonucunu doğurabilir.

    Bu nedenle İYUK’taki her usul değişikliğinin yabancılar hukuku bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

    Fakat burada bir sınırı özellikle belirtmek gerekir:

    7589 sayılı Kanun’un İYUK’ta yaptığı değişiklikleri, 6458 sayılı Kanun’daki özel dava ve başvuru rejimlerini ortadan kaldıran genel bir değişiklik gibi okumamak gerekir.

    Özel hüküm bulunan yerde öncelikle o özel düzenleme dikkate alınacaktır.

    Bu ayrım özellikle sınır dışı ve idari gözetim dosyalarında önemlidir.

    Uygulamacı Açısından Sonuç

    Yabancılar hukuku dosyalarında bize göre ilk soru:

    “Müvekkil hakkında ne olmuş?”

    değil,

    “Müvekkil hakkında hangi idari işlemler tesis edilmiş?”

    olmalıdır.

    Çünkü aynı olayın içinde sınır dışı kararı, idari gözetim, ikamet izni işlemi, giriş yasağı ve tahdit kaydı birlikte bulunabilir.

    Bunların her biri ayrı ayrı incelenmeden yalnızca kişinin geri gönderme merkezinden çıkarılmasına veya yalnızca sınır dışı kararının iptaline odaklanmak dosyanın tamamını çözmeyebilir.

    7589 sayılı Kanun sonrasında idari yargılama kurallarındaki değişiklikleri de bu nedenle yabancılar hukuku pratiğinin dışında görmemek gerekir.

    Usul burada şekli bir mesele değildir.

    Bazen yabancının Türkiye’de kalıp kalamayacağını belirleyen şey, esasa ilişkin argümandan önce doğru işleme, doğru sürede ve doğru yargı merciinde başvurulmasıdır.

    İlgili Mevzuat ve Kaynaklar

    7589 sayılı Kanun
    Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, kabul tarihi 16.07.2026, çevrimiçi.
    URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/28702068-8336-454A-A986-019EEE6025E6

    6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu
    TBMM, kabul tarihi 04.04.2013, çevrimiçi.
    URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/f72877be-ff44-037b-e050-007f01005610

    Sınır Dışı Etme
    T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı, çevrimiçi.
    URL: https://www.goc.gov.tr/sinir-disi-etme

    Somut Dosyanız Bakımından İnceleme

    Sınır dışı etme kararı, idari gözetim, ikamet izni reddi veya iptali, Türkiye’ye giriş yasağı ya da tahdit kodu bulunan bir yabancı bakımından hukuki değerlendirme yapılırken yalnızca tek bir kararın incelenmesi yeterli olmayabilir.

    Özellikle sınır dışı kararı, idari gözetim kararı, tebliğ belgeleri, pasaport, ikamet veya çalışma izni belgeleri ve varsa tahdit koduna ilişkin evrakın birlikte değerlendirilmesi gerekir.

    Dolğun Hukuk Bürosu; sınır dışı etme kararlarının iptali, geri gönderme merkezleri ve idari gözetim süreçleri, tahdit kodları, Türkiye’ye giriş yasakları, ikamet ve çalışma izinleri ile yabancılar hukukundan kaynaklanan idari uyuşmazlıklarda hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

    İletişim: Telefon: 0212 299 44 22 — E-posta: av.muratcandolgun@gmail.com — Web: dolgun.av.tr

    Bilgi ve Sorumluluk Notu

    Bu yazı genel hukuki bilgilendirme ve akademik değerlendirme amacıyla hazırlanmıştır. Buradaki açıklamalar herhangi bir somut yabancı bakımından hukuki görüş veya sonuç garantisi niteliğinde değildir.

    Yabancılar hukukunda başvuru yolu ve süreleri; tesis edilen işlemin niteliğine, tebliğ tarihine, kişinin hukuki statüsüne ve aynı kişi hakkında bulunan diğer idari kararlara göre değişebilir. Özellikle sınır dışı ve idari gözetim süreçlerinde sürelerin kısa olması nedeniyle somut evrakın ayrıca incelenmesi gerekir.

    Yalnızca bu yazıdaki genel açıklamalara dayanılarak dava açılması, başvuru yapılması veya mevcut bir başvurudan vazgeçilmesi önerilmez. Web sitesindeki içeriğin okunması veya büro ile iletişime geçilmesi tek başına avukat-müvekkil ilişkisi oluşturmaz. Hukuki hizmet ilişkisi somut dosyanın değerlendirilmesi ve ayrıca kurulacak vekalet veya hukuki hizmet ilişkisiyle başlar.

  • 12. Yargı Paketi Sonrası Miras Taşınmazlarının Satışı: İlk Artırmada Mirasçılara Öncelik

    7589 sayılı Kanun ile İcra ve İflas Kanunu’nun 114. maddesinde, özellikle miras kalan taşınmazların ortaklığının giderilmesi bakımından önemli bir değişiklik yapıldı.

    Yeni düzenleme kamuoyunda zaman zaman “mirasçılara önalım hakkı getirildi” veya “miras kalan taşınmaz artık üçüncü kişilere satılamayacak” şeklinde özetlenmektedir.

    Her iki ifade de hukuken yanıltıcıdır.

    Kanunun getirdiği sistem daha sınırlı ve teknik bir düzenlemedir:

    Belirli şartları taşıyan miras taşınmazlarında ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilirse, birinci açık artırma yalnızca taşınmazın maliki olan mirasçılar arasında yapılacaktır.

    Mirasçılar arasındaki bu özel artırmada satış gerçekleşmezse taşınmazın üçüncü kişilere satılması engellenmiş değildir.

    Dahası, mirasçılar arasındaki ilk artırmada genel elektronik artırmalardan farklı olarak muhammen kıymetin yüzde ellisi değil, yüzde yüzü esas alınmaktadır.

    Dolayısıyla değişiklik bir yandan aile içinde kalan taşınmazın mirasçılardan biri tarafından edinilebilmesi için öncelikli bir alan yaratırken, diğer yandan taşınmazın düşük bir bedelle mirasçılardan birine geçmesini engelleyen önemli bir güvence de getirmektedir.

    (Mevzuat: 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun m.1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Bu Yazıda

    Bu yazıda İİK m.114 değişikliğini beş aşamada inceleyeceğiz:

    I. Yeni sistemin kapsamı

    • Hangi miras taşınmazları düzenlemeden yararlanıyor?
    • “Malik olan mirasçı” ne anlama geliyor?
    • Üçüncü kişinin pay sahibi olması halinde ne olur?

    II. Mirasçılar arasındaki ilk artırma

    • İlk artırmaya kimler katılabilir?
    • Neden muhammen kıymetin %100’ü aranıyor?
    • Satış gerçekleşmezse ne olur?

    III. Elektronik artırmanın diğer yeni kuralları

    • Teminat muafiyeti
    • İhale bedelinin yatırılmamasının sonuçları
    • %5 idari para cezası

    IV. Geçiş dönemi

    • Yeni sistem hangi satışlarda uygulanacak?
    • 31 Temmuz 2026’dan önce ilan edilen artırmaların durumu

    V. Uygulamacı açısından değerlendirme

    • Ortaklığın giderilmesi davalarında yeni strateji
    • Mirasçının taşınmazı edinmek istemesi halinde hazırlık
    • Düzenlemenin koruyucu etkisi ve sınırları

    Önce Eski Sistemi Hatırlayalım

    Bir taşınmaz üzerinde birden fazla kişinin paylı veya elbirliği mülkiyeti bulunması ve ortaklığın anlaşmayla sona erdirilememesi halinde ortaklığın giderilmesi davası gündeme gelebilir.

    Taşınmazın aynen bölünmesi mümkün değilse veya koşulları oluşmamışsa ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilebilir.

    Bu durumda taşınmaz satışa çıkarılır ve elde edilen bedel hak sahipleri arasında payları oranında dağıtılır.

    7589 sayılı Kanun’dan önce, taşınmazın bütün maliklerinin aynı miras ilişkisi nedeniyle malik olması üçüncü kişilerin açık artırmaya katılmasını tek başına engellemiyordu.

    Bunun pratik sonucu şuydu:

    Aile içerisinde kuşaklar boyunca kalmış bir taşınmaz, ortaklığın giderilmesi sonucunda açık artırmaya çıkabiliyor ve ihaleyi üçüncü bir kişi kazanabiliyordu.

    Yeni düzenleme tam olarak bu aşamaya müdahale etmektedir.

    Yeni Sistem Hangi Taşınmazlarda Uygulanacak?

    İİK m.114’teki yeni kural bütün ortaklığın giderilmesi satışlarına uygulanmamaktadır.

    Kanun iki önemli şart aramaktadır.

    Birincisi:

    Tüm maliklerin mülkiyet hakkını miras yoluyla edinmiş olması gerekir.

    İkincisi:

    Mirasçılar dışında üçüncü bir kişinin taşınmaz üzerinde mülkiyet hakkının bulunmaması gerekir.

    Dolayısıyla her paylı taşınmaz veya her ortaklığın giderilmesi davası yeni sistemin kapsamında değildir.

    Örneğin kardeşlerin tamamının anne veya babalarından miras yoluyla edindikleri bir taşınmaz bu kapsamda olabilir.

    Buna karşılık taşınmazdaki paylardan biri daha önce üçüncü bir kişiye satılmış ve bu kişi artık paydaş haline gelmişse, kanunun aradığı “mirasçılar dışında üçüncü kişilerin mülkiyet hakkının bulunmaması” şartı gerçekleşmeyecektir.

    Bu ayrım uygulamada önemlidir.

    Çünkü yeni düzenleme “taşınmaz geçmişte miras kaldı mı?” sorusundan ibaret değildir.

    Satış aşamasındaki güncel mülkiyet yapısının da incelenmesi gerekir.

    İlk Artırma Sadece Malik Olan Mirasçılar Arasında

    Kanunun şartları gerçekleşiyorsa satış suretiyle ortaklığın giderilmesinde birinci artırma yalnızca malik olan mirasçılar arasında yapılacaktır.

    Buradaki “malik olan” ifadesi önemlidir.

    Kanun, miras bırakanın bütün mirasçılarına soyut olarak ihaleye katılma ayrıcalığı tanımamaktadır. Özel artırmaya katılacak kişinin aynı zamanda satılan taşınmaz üzerinde malik sıfatını taşıması gerekir.

    Bu nedenle düzenlemeyi genel bir “mirasçıların satın alma hakkı” şeklinde ifade etmek doğru değildir.

    Daha isabetli tanım şudur:

    Kanunda belirtilen şartları taşıyan ortaklığın giderilmesi satışlarında malik mirasçılara özgülenmiş birinci artırma usulü.

    Bu Hak Yalnızca Bir Defa Kullanılıyor

    Kanun, mirasçılara özgü artırmanın bir defaya mahsus olduğunu açıkça düzenlemektedir.

    Bu nedenle sistem, taşınmazın süresiz biçimde yalnızca aile içerisinde satışa çıkarılması sonucunu doğurmaz.

    Mirasçılar arasındaki özel ilk artırmada satış gerçekleşmezse sonraki aşamada genel artırma rejimine geçilir.

    Bu nokta kamuoyunda oluşabilecek yanlış bir beklenti açısından önemlidir.

    7589 sayılı Kanun:

    “Miras taşınmazı artık yabancıya satılamaz.”

    dememektedir.

    Getirilen koruma daha ölçülüdür:

    Taşınmaz üçüncü kişilerin katılabileceği artırmaya çıkmadan önce malik mirasçılara kendi aralarında satın alma fırsatı tanınmaktadır.

    Ancak Mirasçı Taşınmazı Yarı Fiyatına Alamaz

    Yeni sistemin en önemli denge mekanizması burada bulunmaktadır.

    Genel elektronik artırma sisteminde teklifin kural olarak muhammen kıymetin yüzde ellisi ile rüçhanlı alacaklar toplamından hangisi yüksekse o miktarı ve ayrıca paraya çevirme ve paylaştırma giderlerini geçmesi gerekir.

    Ancak yalnızca malik mirasçılar arasında gerçekleştirilen özel birinci artırmada farklı bir eşik öngörülmüştür.

    Burada esas alınan oran:

    muhammen kıymetin %100’üdür.

    Bunun yanında kanundaki rüçhanlı alacak ve gider koşulları da dikkate alınır.

    (Mevzuat: İİK m.114/7-8, 7589 sayılı Kanun m.1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Bu tercih tesadüfi değildir.

    Kanun koyucu bir taraftan taşınmazın aile içerisinde kalmasına imkan sağlarken, diğer taraftan ihaleye dışarıdan katılımın bulunmamasının yaratabileceği düşük fiyat riskini sınırlamaktadır.

    Başka bir ifadeyle:

    Mirasçıya öncelik vardır; fakat düşük bedelle edinme ayrıcalığı yoktur.

    Basit Bir Örnek

    Dört kardeşin babalarından miras kalan ve tamamı bu dört kardeşe ait olan bir taşınmaz düşünelim.

    Taşınmazın muhammen kıymeti 10.000.000 TL olsun.

    Ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilmişse yeni sistemde ilk artırmaya dışarıdan üçüncü kişiler katılamaz.

    İlk artırma yalnızca taşınmazın maliki olan mirasçılar arasında gerçekleştirilir.

    Ancak bu artırmada genel %50 eşiği uygulanmaz.

    Muhammen kıymet bakımından esas alınacak eşik %100, yani 10.000.000 TL’dir; ayrıca kanunun rüçhanlı alacak ve giderlere ilişkin şartları da dikkate alınmalıdır.

    Dolayısıyla düzenlemenin amacı mirasçılardan birinin taşınmazı yarı fiyatına satın almasını sağlamak değildir.

    Amaç, taşınmaz piyasa dışı üçüncü kişilere açılmadan önce mirasçılara gerçek değeri üzerinden kendi aralarında edinme imkanı tanımaktır.

    İlk Artırmada Satış Gerçekleşmezse Ne Olacak?

    Özel artırmanın bir defaya mahsus olması burada önem kazanır.

    Mirasçılar arasında yapılan ilk artırmada kanundaki satış koşulları oluşmazsa ikinci artırmada genel sisteme dönülür.

    İkinci artırmada artık yalnızca mirasçılar arasında satış yapılması şartı bulunmaz.

    Muhammen kıymet bakımından da genel %50 eşiği yeniden uygulanır.

    Dolayısıyla mirasçıların taşınmazı aile içerisinde tutmak istemeleri halinde asıl kritik aşama ilk artırmadır.

    Düzenleme Bir Önalım Hakkı mıdır?

    Kanaatimizce hayır.

    Teknik anlamda önalım hakkı, üçüncü kişiye yapılan bir satışın ardından veya satış ilişkisi çerçevesinde hak sahibine belirli şartlarla taşınmazı edinme imkanı sağlayan farklı bir hukuki kurumdur.

    İİK m.114’te getirilen sistemde ise henüz üçüncü kişiye yapılmış bir satış yoktur.

    Üçüncü kişiler ilk artırmaya zaten alınmamaktadır.

    Bu nedenle düzenlemeyi “mirasçılara yeni bir önalım hakkı getirildi” şeklinde ifade etmek yerine:

    “mirasçıların katılımına özgülenmiş özel birinci artırma”

    olarak nitelendirmek daha doğru görünmektedir.

    Bu terminolojik ayrım yalnızca akademik değildir. Müvekkile sistemin nasıl işlediğini anlatırken de yanlış beklenti yaratılmasını önler.

    Teminat Konusunda da Değişiklik Var

    7589 sayılı Kanun yalnızca miras taşınmazlarını düzenlememiş, elektronik artırmanın teminat sisteminde de değişiklik yapmıştır.

    Satış talep eden ve artırmaya katılmak isteyen alacaklı, artırma süresinin bitiminden önceki iş günü mesai bitimine kadar satışı yapan icra dairesine başvurursa alacağının teminatı karşıladığı miktar kadar teminat göstermek zorunda olmayacaktır.

    Ayrıca Hazine açık artırmalarda teminat göstermekten muaftır.

    (Mevzuat: İİK m.114/7-6, 7589 sayılı Kanun m.1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus şudur:

    Yeni hüküm, mirasçı veya paydaş olmayı tek başına genel bir teminat muafiyeti sebebi haline getirmemiştir.

    Dolayısıyla “mirasçıyım, ilk artırmada teminat yatırmam gerekmiyor” şeklinde otomatik bir sonuç çıkarılmamalıdır. 

    İhaleyi Kazanıp Bedeli Yatırmamanın Sonucu Ağırlaştı

    Kanunun uygulamada önemli sonuç doğurabilecek başka bir değişikliği, en yüksek teklifi verdikten sonra ihale bedelini süresinde yatırmayan kişilere ilişkindir.

    Yeni sistemde en yüksek teklifi veren kişinin ihale bedelini süresinde yatırmaması halinde teminatı iade edilmeyecektir.

    Bunun yanında teklif edilen bedelin %5’i oranında idari para cezası uygulanacaktır.

    İdari para cezası, satışı yapan icra dairesi veya satış memuru tarafından verilecek ve tahsil edilmek üzere ilgili tahsil dairesine bildirilecektir.

    (Mevzuat: İİK m.114/7-9, 7589 sayılı Kanun m.1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Bu değişiklik özellikle yüksek değerli taşınmazlarda küçümsenmemelidir.

    Örneğin 10 milyon TL teklif veren bir kişinin ihale bedelini yatırmaması halinde yalnızca teminat kaybı değil, şartları oluştuğunda 500.000 TL idari para cezası da gündeme gelecektir.

    Dolayısıyla elektronik artırmada verilen teklif artık daha ağır bir mali sorumluluk taşımaktadır.

    Satış İsteyen Alacaklı İçin Daha Ağır Bir Sonuç Var

    Kanun, satış isteyen alacaklının en yüksek teklifi verip ihale bedelini yatırmaması bakımından ayrıca özel bir sonuç öngörmektedir.

    Bu durumda genel yaptırımların yanında muhammen bedelin %10’u satış isteyen alacaklının alacağından mahsup edilir.

    Ayrıca bu satış nedeniyle yapılan giderler borçluya yükletilmez.

    Bu hüküm, özellikle satış isteyen alacaklının artırmaya stratejik veya spekülatif biçimde katılmasının mali sonuçlarını ağırlaştırmaktadır. 

    Geçiş Hükmü: 31 Temmuz 2026’dan Önce İlan Edilmiş Artırmalara Dikkat

    Yeni düzenlemenin devam eden dosyalara uygulanması bakımından kritik ölçüt, ortaklığın giderilmesi davasının açıldığı tarih değildir.

    Satış kararının tarihi de tek başına belirleyici değildir.

    7589 sayılı Kanun’un geçiş hükmüne göre İİK m.114’te yapılan değişiklikler 31 Temmuz 2026 tarihinden önce ilanı yapılmış açık artırmalar hakkında uygulanmaz.

    Dolayısıyla devam eden bir ortaklığın giderilmesi dosyasında önce şu soru sorulmalıdır:

    Açık artırmanın ilanı ne zaman yapıldı?

    İlan 31 Temmuz 2026’dan önce yapılmışsa eski hükümler uygulanmaya devam edecektir.

    İlan bu tarihten sonra yapılmışsa yeni sistem gündeme gelecektir.

    (Mevzuat: 7589 sayılı Kanun Geçici m.1/1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Düzenlemenin Güçlü Tarafı: Aile Taşınmazını Korumak İçin Gerçek Bir Fırsat

    Yeni sistemin en güçlü tarafı açıktır.

    Miras ortaklığında paydaşlardan yalnızca biri ortaklığın giderilmesini talep ettiğinde diğer mirasçılar taşınmazın üçüncü kişiye geçmesini istemese bile satış sürecini bütünüyle engelleyemeyebilir.

    Yeni düzenleme bu mirasçılara taşınmazı üçüncü kişilere açılmadan önce edinme fırsatı vermektedir.

    Özellikle aile konutu, tarım arazisi, kuşaklar boyunca ailede bulunan taşınmaz veya ekonomik ve manevi değeri birlikte bulunan gayrimenkuller bakımından bu imkan pratik önem taşıyabilir.

    Ancak kanun bu korumayı diğer mirasçıların ekonomik menfaatlerini feda ederek sağlamamaktadır.

    Muhammen kıymetin %100’ünün aranması tam olarak bu dengeyi kurmaya yöneliktir.

    Fakat Düzenlemenin Sınırları da Var

    Yeni sistemi “miras taşınmazlarının ailede kalmasını garanti eden düzenleme” olarak sunmak doğru değildir.

    Her şeyden önce mirasçıların taşınmazın muhammen değerini karşılayabilecek ekonomik güce sahip olması gerekir.

    İkinci olarak, mirasçılar arasındaki özel artırma yalnızca bir kez yapılmaktadır.

    Üçüncü olarak, taşınmazda mirasçı olmayan bir üçüncü kişinin mülkiyet hakkının bulunması halinde özel sistem uygulanmayacaktır.

    Dördüncü olarak, ilk artırmada %100 eşiğinin aranması taşınmazın korunmasını sağlarken, finansman imkanları sınırlı mirasçıların artırmaya fiilen katılabilmesini zorlaştırabilir.

    Bu nedenle düzenleme mirasçılara hukuki bir fırsat yaratmaktadır; fakat bu fırsatın ekonomik olarak kullanılabilir olması ayrıca değerlendirilmelidir.

    Bir Başka Tartışma: %100 Eşiği Fazla mı Yüksek?

    Düzenlemenin üzerinde düşünülmesi gereken taraflarından biri de budur.

    Üçüncü kişilerin katılamadığı ilk artırmada muhammen kıymetin %100’ünün aranması, diğer mirasçıların malvarlığı değerinin korunması bakımından anlaşılabilir bir tercihtir.

    Ancak bunun karşı tarafında şu soru bulunmaktadır:

    Taşınmazın aile içerisinde kalmasını amaçlayan bir sistemde, piyasa değerinin tamamının ilk artırmada zorunlu tutulması bu amacın kullanılmasını aşırı derecede güçleştirebilir mi?

    Özellikle çok sayıda mirasçının bulunduğu, taşınmaz değerinin yüksek olduğu veya mirasçıların finansmana erişiminin sınırlı olduğu durumlarda özel artırmanın pratik etkisi azalabilir.

    Buna karşılık daha düşük bir eşik kabul edilmesi halinde de ihaleye üçüncü kişilerin katılamamasından yararlanılarak taşınmazın gerçek değerinin altında mirasçılardan birine geçmesi ve diğer mirasçıların ekonomik kayba uğraması riski doğacaktır.

    Bu nedenle %100 eşiği, düzenlemenin belki de en önemli denge tercihidir.

    Uygulamada sistemin başarısı, bu iki menfaat arasında gerçekten işleyen bir denge oluşturup oluşturmadığına göre değerlendirilecektir.

    Ortaklığın Giderilmesi Davasında Strateji Değişiyor

    Yeni düzenleme yalnızca satış memurluğunun uygulayacağı teknik bir kural değildir.

    Ortaklığın giderilmesi davasının başından itibaren tarafların stratejisini etkileyebilir.

    Taşınmazı aile içerisinde tutmak isteyen mirasçı bakımından artık satış kararına kategorik biçimde karşı çıkmak yerine;

    taşınmazın değerini,

    kendi payını,

    diğer mirasçıların paylarını,

    ilk artırmada gerekli finansmanı,

    teminat yükümlülüğünü

    ve ihale bedelinin ödeme süresini

    önceden hesaplamak gerekebilir.

    Bazen ortaklığın giderilmesi sürecinin kendisi, taşınmazı edinmek isteyen mirasçı açısından kontrollü bir çıkış mekanizmasına dönüşebilir.

    Diğer taraftan taşınmazdan nakit payını almak isteyen mirasçı bakımından da kıymet takdiri çok daha kritik hale gelmiştir.

    Çünkü yalnız mirasçılar arasında yapılan ilk artırmada üçüncü kişilerden gelecek rekabet bulunmadığından, muhammen kıymetin doğru belirlenmesi diğer mirasçıların ekonomik menfaatinin korunmasında merkezi rol oynayacaktır.

    Uygulamacı Açısından Sonuç

    7589 sayılı Kanun’un İİK m.114’te yaptığı değişiklik, ilk bakışta yalnızca “ilk ihaleye mirasçılar katılacak” şeklinde özetlenebilecek bir düzenleme değildir.

    Somut dosyada en az şu hususların birlikte kontrol edilmesi gerekir:

    • Taşınmazın bütün maliklerinin mülkiyeti miras yoluyla edinip edinmediği,
    • mirasçı olmayan üçüncü bir paydaş bulunup bulunmadığı,
    • açık artırma ilanının hangi tarihte yapıldığı,
    • kıymet takdirinin güncelliği ve doğruluğu,
    • ilk artırmada uygulanacak %100 eşiği,
    • teminat yükümlülüğü,
    • ihale bedelinin süresinde yatırılmasının mali sonuçları.

    Bu nedenle yeni dönemde ortaklığın giderilmesi dosyalarında yalnızca “satış olacak mı?” sorusuna odaklanmak yeterli değildir.

    Taşınmazı aile içerisinde tutmak isteyen mirasçı açısından asıl soru şudur:

    “İlk artırmada taşınmazı hangi koşullarla ve hangi mali hazırlıkla edinebilirim?”

    Payının ekonomik karşılığını almak isteyen mirasçı açısından ise soru farklıdır:

    “Özel artırma sistemi içerisinde taşınmazın gerçek değerinin ve benim payımın korunmasını nasıl sağlayabilirim?”

    Yeni İİK m.114 rejimi, ortaklığın giderilmesi satışlarında bu iki menfaat arasındaki dengeyi yeniden kurmaktadır.

    İlgili Mevzuat ve Kaynaklar

    7589 sayılı Kanun – İİK m.114 değişikliği
    Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, kabul tarihi 16.07.2026, çevrimiçi.
    URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm

    7589 sayılı Kanun – Resmî Gazete
    31.07.2026 tarihli ve 33326 sayılı Resmî Gazete, çevrimiçi.
    URL: https://www.resmigazete.gov.tr/

    7589 Sayılı Kanun ile Yargı Mevzuatında Yapılan Başlıca Değişiklikler
    Mondaq, çevrimiçi, Ağustos 2026.
    URL: https://www.mondaq.com/turkey/civil-law/1826256/7589-say%C4%B1l%C4%B1-kanun-ile-yarg%C4%B1-mevzuat%C4%B1nda-yap%C4%B1lan-ba%C5%9Fl%C4%B1ca-de%C4%9Fi%C5%9Fiklikler

    Somut Dosyanız Bakımından İnceleme

    Miras kalan bir taşınmazın ortaklığının giderilmesi, satış sürecinin başlaması veya devam eden bir açık artırmada yeni İİK m.114 hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı konusunda yalnızca tapu kaydına veya dava tarihine bakılarak sağlıklı değerlendirme yapılamaz.

    Mirasçılık belgeleri, güncel tapu kaydı, ortaklığın giderilmesi kararı, kıymet takdiri, satış ilanı ve satış dosyasındaki işlemler birlikte incelenmelidir.

    Özellikle taşınmazı diğer mirasçılardan devralmak veya ilk artırmada edinmek isteyen mirasçıların satış ilanını beklemeden önce hukuki ve mali hazırlık yapması önemlidir.

    Dolğun Hukuk Bürosu, miras ve gayrimenkul uyuşmazlıklarında ortaklığın giderilmesi davaları, miras paylarının devri, satış süreçleri, kıymet takdirine ilişkin uyuşmazlıklar ve elektronik artırma süreçlerinde hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

    İletişim:
    Telefon: 0212 299 44 22
    E-posta: av.muratcandolgun@gmail.com
    Web: dolgun.av.tr

    Bilgi ve Sorumluluk Notu

    Bu yazı genel hukuki bilgilendirme ve akademik değerlendirme amacıyla hazırlanmıştır. Buradaki açıklamalar herhangi bir somut uyuşmazlık bakımından hukuki mütalaa, ihale stratejisi, yatırım tavsiyesi veya belirli bir hukuki işlemin yapılması yönünde öneri niteliğinde değildir.

    Ortaklığın giderilmesi ve satış süreçlerinde uygulanacak hükümler; taşınmazın mülkiyet yapısına, paydaşların sıfatına, mülkiyetin kazanılma şekline, satış ilanının tarihine, kıymet takdirine, taşınmaz üzerindeki sınırlı ayni hak ve takyidatlara ve somut satış dosyasının özelliklerine göre değişebilir.

    Özellikle elektronik artırmalarda verilen tekliflerin mali ve hukuki sonuçları bulunmaktadır. İhale bedelinin süresinde yatırılmaması teminat kaybı ve idari para cezası dahil önemli sonuçlar doğurabileceğinden, yalnızca bu yazıdaki genel açıklamalara dayanılarak artırmaya katılınması veya teklif verilmesi önerilmez.

    Mevzuat ve yargı içtihatlarında sonradan meydana gelebilecek değişiklikler burada yapılan değerlendirmeleri etkileyebilir.

    Web sitesindeki içeriğin okunması, elektronik posta gönderilmesi veya büro ile iletişime geçilmesi tek başına avukat-müvekkil ilişkisi oluşturmaz. Hukuki hizmet ilişkisi, somut dosyanın ayrıca değerlendirilmesi ve taraflar arasında vekalet veya hukuki hizmet ilişkisinin kurulmasıyla başlar.

  • Belirsiz Alacak Davasından Kısmi Davaya: 12. Yargı Paketi Sonrası Dava Stratejisi

    Belirsiz Alacak Davasından Kısmi Davaya: 12. Yargı Paketi Sonrası Dava Stratejisi

    31 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanan 7589 sayılı Kanun ile hukuk yargılamasında alacak davalarının kuruluşunu doğrudan etkileyen önemli bir değişiklik yapıldı. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun belirsiz alacak davasını düzenleyen 107. maddesi yürürlükten kaldırılırken, kısmi davaya ilişkin 109. maddeye yeni bir fıkra eklendi.

    Bu değişiklik ilk bakışta bir dava türünün kaldırılması ve diğerinin kapsamının genişletilmesi şeklinde okunabilir. Ancak uygulamadaki etkisi bundan daha geniştir. Yeni düzenleme; dava açılırken talep sonucunun nasıl belirleneceğini, bilirkişi incelemesi sonrasında talebin nasıl artırılacağını ve özellikle zamanaşımı riskinin nasıl yönetileceğini yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor.

    Belirsiz Alacak Davası Neden Önemliydi?

    Belirsiz alacak davasının temel işlevi, davacının dava açıldığı anda alacağının miktarını veya değerini tam ve kesin olarak belirlemesinin kendisinden beklenemediği durumlarda ortaya çıkıyordu.

    Özellikle zararın veya alacağın gerçek miktarının bilirkişi incelemesi, karşı tarafın kayıtları ya da yargılama sırasında toplanacak deliller sonucunda ortaya çıkabildiği uyuşmazlıklarda bu kurum önemli bir usuli imkan sağlıyordu.

    Tazminat davaları, bazı işçilik alacakları ve hesaplamanın teknik inceleme gerektirdiği uyuşmazlıklar bunun tipik örnekleri arasındaydı.

    7589 sayılı Kanun ise HMK m.107’yi bütünüyle yürürlükten kaldırdı. Dolayısıyla 31 Temmuz 2026 sonrasında açılan davalarda artık HMK anlamında belirsiz alacak davası bulunmuyor.

    Bu noktada değişikliğin yalnızca terminolojik olmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Uygulamacının artık dava açarken farklı bir usul stratejisi kurması gerekiyor.

    Yeni Sistemin Merkezinde Kısmi Dava Var

    Kanun koyucu belirsiz alacak davasını kaldırırken, HMK m.109’da düzenlenen kısmi davaya yeni bir imkan ekledi.

    Yeni hükme göre, alacağın yalnızca bir kısmının dava edildiği durumlarda davacı talebini aynı dava içerisinde bir defaya mahsus olmak üzere ve tahkikat sona erinceye kadar artırabilecek.

    Üstelik bu artırım, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmayacak.

    Bunun pratik sonucu önemlidir.

    Örneğin davacı, miktarı henüz kesin olarak ortaya çıkmamış bir alacağının belirli bir bölümünü dava konusu yapabilir. Yargılama sırasında bilirkişi incelemesi veya diğer deliller sonucunda gerçek alacak miktarı ortaya çıktığında talebini artırabilir.

    Ancak burada önemli bir sınırlama bulunmaktadır:

    Bu imkan aynı dava içerisinde yalnızca bir kez kullanılabilir.

    Dolayısıyla yeni sistem uygulamacıya bir imkan sağlarken, aynı zamanda talep artırımının zamanlamasını dava stratejisinin önemli bir parçası haline getiriyor.

    Talep Artırımında Acele Etmemek Gerekebilir

    Yeni düzenlemenin uygulamada en fazla dikkat gerektiren yönlerinden biri kanaatimizce budur.

    Bir dosyada ilk bilirkişi raporunun alınmış olması, her zaman alacağın nihai miktarının ortaya çıktığı anlamına gelmez. Rapora itiraz edilebilir, ek rapor alınabilir veya yeni deliller sonucunda hesaplama değişebilir.

    Buna karşılık HMK m.109 kapsamında getirilen talep artırma hakkı bir defaya mahsustur.

    Bu nedenle ilk hesaplama ortaya çıkar çıkmaz talebin artırılması her dosyada doğru strateji olmayabilir.

    Uygulamacının;

    • tahkikatın hangi aşamada bulunduğunu,
    • bilirkişi raporunun yeterli olup olmadığını,
    • ek rapor alınma ihtimalini,
    • karşı tarafın rapora yönelik itirazlarını,
    • dosyaya henüz kazandırılmamış delilleri

    birlikte değerlendirmesi gerekir.

    Yeni sistemde mesele yalnızca “talebimi artırabilir miyim?” sorusu değildir.

    Asıl soru, “talebimi ne zaman artırmalıyım?” olacaktır.

    Zamanaşımı Bakımından Önemli Güvence

    Kısmi davanın uygulamadaki en önemli sorunlarından biri, dava edilmeyen bölüm bakımından zamanaşımının devam etmesiydi.

    7589 sayılı Kanun bu konuda önemli bir değişiklik yaptı.

    Yeni HMK m.109/4 uyarınca talep sonradan artırıldığında, artırılan kısım bakımından da zamanaşımı dava tarihinden itibaren kesilmiş sayılacak.

    Bu hüküm, yeni sistemin en önemli unsurlarından biridir.

    Örneğin 1.000.000 TL olduğu düşünülen ancak kesin hesabı henüz yapılamayan bir alacağın 100.000 TL’lik kısmının dava edildiğini varsayalım. Yargılama sonucunda alacağın 850.000 TL olduğunun ortaya çıkması ve talebin kanundaki şartlara uygun şekilde artırılması halinde, artırılan bölüm bakımından zamanaşımının kesilmesi artırım tarihinde değil, ilk davanın açıldığı tarihte gerçekleşmiş kabul edilecektir.

    Böylece kısmi davanın geçmişte yarattığı en önemli risklerden biri önemli ölçüde azaltılmış olmaktadır.

    Kısmi Dava Artık Belirsiz Alacak Davasının Aynısı mı?

    Hayır.

    Yeni düzenlemenin belirsiz alacak davasının gördüğü işlevlerin önemli bir bölümünü kısmi dava üzerinden karşılamaya çalıştığı söylenebilir. Ancak iki kurumun tamamen aynı olduğu sonucuna varmak doğru olmaz.

    Belirsiz alacak davasında davacı, hukuki niteliği itibarıyla alacağının tamamını dava konusu yapmakta; ancak dava başlangıcında bunun miktarını kesin olarak gösterememekteydi.

    Kısmi davada ise davacı, bölünebilir bir alacağın yalnızca belirli bir bölümünü dava etmektedir.

    Dolayısıyla yeni sistemde dava dilekçesinin hazırlanması sırasında hangi miktarın dava konusu edildiğinin ve geriye kalan alacak bölümünün hukuki durumunun açık biçimde ortaya konulması daha da önemli hale gelmektedir.

    Bu ayrım özellikle harç, kesin hüküm, talep sonucu ve vekalet ücreti gibi konularda ileride ortaya çıkabilecek uygulama tartışmaları bakımından gözden kaçırılmamalıdır.

    Dava Dilekçeleri de Yeni Sisteme Göre Kurulmalı

    Değişiklik, yalnızca yargılama sırasında yapılacak işlemleri değil, dava dilekçelerinin hazırlanma biçimini de etkiliyor.

    31 Temmuz 2026 sonrasında açılacak bir alacak davasında artık alışkanlıkla “fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla belirsiz alacak davası” şeklinde bir nitelendirme yapılması mümkün değildir.

    Bunun yerine öncelikle şu sorular cevaplanmalıdır:

    Alacak bölünebilir nitelikte midir? Dava tarihinde hesaplanabilen bölüm nedir? Hangi miktar dava konusu yapılacaktır? Kalan bölümün belirlenmesi için hangi delillerin toplanması gerekmektedir? Talep artırımının hangi aşamada yapılması öngörülmektedir?

    Bu değerlendirme, dava açılmadan önce yapılmalıdır.

    Başka bir ifadeyle yeni düzenleme, talep sonucunun belirlenmesini dava dilekçesinin sonunda yazılan bir rakam olmaktan çıkarıp dava stratejisinin merkezine yerleştirmektedir.

    Eski Dosyalar Bakımından Durum Farklı

    7589 sayılı Kanun’un geçiş hükmü ayrıca önem taşıyor.

    HMK m.107’nin kaldırılması ve HMK m.109’da yapılan değişiklik, 31 Temmuz 2026 tarihinden önce açılmış davalarda uygulanmayacak.

    Dolayısıyla halihazırda görülmekte olan belirsiz alacak davalarının yeni düzenleme nedeniyle kendiliğinden kısmi davaya dönüşmesi söz konusu değildir.

    Bu nedenle uygulamada bir süre iki farklı rejim birlikte varlığını sürdürecektir:

    31 Temmuz 2026’dan önce açılmış davalarda eski hükümler, bu tarihten sonra açılmış davalarda ise yeni sistem esas alınacaktır.

    Özellikle devam eden dosyalarda yalnızca yürürlükteki HMK metnine bakılması bu nedenle yanıltıcı olabilir. Davanın açılış tarihi mutlaka kontrol edilmelidir.

    Uygulamacı Açısından Ne Değişti?

      Eskiden tartışmanın önemli bir bölümü “belirsiz alacak davası mı, kısmi dava mı?” sorusu etrafında şekillenirken, yeni dönemde farklı sorular öne çıkacaktır:

      Alacağın hangi bölümü dava edilmeli? Talep artırımı hangi aşamada yapılmalı? Bilirkişi raporunun kesinleşmesi beklenmeli mi? Bir defalık artırım hakkı ne zaman kullanılmalı?

      Özellikle yüksek miktarlı ticari alacaklar ve tazminat uyuşmazlıklarında bu kararların ekonomik sonuçları da küçümsenmemelidir. Başlangıçta dava edilen miktar harç yükünü etkilerken, talep artırımının zamanlaması ise davacının daha sonra hareket edebileceği alanı doğrudan belirleyebilir.

      Bu nedenle yeni sistemde kısmi dava artık yalnızca “alacağın bir bölümünü dava etmek” şeklinde basit bir usul tercihi olarak değerlendirilmemelidir.

      Sonuç

      7589 sayılı Kanun ile belirsiz alacak davasının kaldırılması, hukuk yargılamasında önemli bir yaklaşım değişikliğine işaret ediyor.

      Kanun koyucu bir taraftan HMK m.107’yi sistemden çıkarırken, diğer taraftan kısmi davada talebin tahkikat sona erinceye kadar bir defaya mahsus artırılmasına ve artırılan kısım bakımından zamanaşımının dava tarihinde kesilmiş sayılmasına imkan tanıdı.

      Yeni düzenleme davacı açısından önemli kolaylıklar sağlıyor. Buna karşılık bir defalık talep artırımı, uygulamacının dosyanın gelişimini daha dikkatli takip etmesini zorunlu kılıyor.

      Bu nedenle 31 Temmuz 2026 sonrasında açılacak alacak davalarında temel mesele artık yalnızca hangi dava türünün seçileceği değildir. Dava edilen miktarın belirlenmesi, delillerin toplanma sırası, bilirkişi incelemesi ve talep artırımının zamanı birlikte düşünülmelidir.

      Kısacası, belirsiz alacak davasının kaldırılmasıyla alacak davalarında strateji ortadan kalkmadı; aksine stratejinin ağırlık merkezi kısmi davaya taşındı.


      Bilgi Notu: Bu yazı genel hukuki bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Somut uyuşmazlıklarda uygulanacak usul hükümleri, davanın açılış tarihi, talebin niteliği, zamanaşımı süresi ve ilgili geçiş hükümleri ayrıca değerlendirilmelidir.

    1. Eğitim Fakültesinde İnsan Hakları Hukuku Öğretmek: Hak Temelli Bir Mesleki Perspektif

      Eğitim Fakültesinde İnsan Hakları Hukuku Öğretmek: Hak Temelli Bir Mesleki Perspektif

      Bir önceki yazıda, Eğitim Hukuku dersine ilişkin yaklaşımımı ve öğretmen adayları bakımından hukuki düşünme becerisinin neden önemli olduğunu ele almıştım.

      Bu yaklaşımın doğal devamını ise İnsan Hakları Hukuku oluşturuyor.

      Eğitim Fakültesi öğrencilerine İnsan Hakları Hukuku anlatırken temel amacın, uluslararası sözleşmelerin veya hak kataloglarının ezberlenmesiyle sınırlı kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Asıl mesele, insan haklarının eğitim ortamında nasıl somutlaştığını; öğretmenin, öğrencinin ve eğitim kurumunun gündelik ilişkilerinde ne şekilde karşılık bulduğunu gösterebilmektir.

      Çünkü insan hakları, yalnızca mahkeme kararlarında veya uluslararası belgelerde karşılaştığımız soyut ilkeler değildir.

      Eğitim ortamının kendisi, insan haklarının en yoğun biçimde görünür hale geldiği alanlardan biridir.

      İnsan Hakları Eğitimi Neden Öğretmen Adayları İçin Önemlidir?

      Bir öğretmen, mesleki yaşamı boyunca yalnızca bilgi aktaran kişi değildir.

      Öğretmen aynı zamanda öğrencinin düşüncesiyle, kişiliğiyle, özel hayatıyla, inancıyla, ailesiyle, farklılıklarıyla ve gelişim süreciyle temas eder.

      Bu nedenle öğretmenin aldığı birçok karar, doğrudan veya dolaylı biçimde temel hak ve özgürlüklerle ilişkilidir.

      Öğrencinin kendisini ifade etmesine ne ölçüde imkan tanındığı, disiplin süreçlerinin nasıl yürütüldüğü, farklı özelliklere sahip öğrenciler arasında nasıl bir yaklaşım benimsendiği, öğrencinin özel hayatına ilişkin bilgilerin nasıl korunduğu veya okul içinde hangi davranışların sınırlandırılabileceği yalnızca pedagojik meseleler değildir.

      Bütün bu alanlarda aynı zamanda hukuki sınırlar ve insan hakları ilkeleri bulunmaktadır.

      Bu nedenle öğretmen adaylarının insan haklarını yalnızca “bilmesi” değil, mesleki kararlarını insan hakları perspektifiyle değerlendirebilmesi gerekir.

      Hak Kavramını Soyutluktan Çıkarmak

      İnsan Hakları Hukuku çoğu zaman geniş kavramlar üzerinden anlatılır:

      İnsan onuru.

      Eşitlik.

      Ayrımcılık yasağı.

      İfade özgürlüğü.

      Özel hayatın korunması.

      Din ve vicdan özgürlüğü.

      Eğitim hakkı.

      Çocuğun üstün yararı.

      Bu kavramların tamamı son derece önemlidir. Ancak yalnızca tanımlar üzerinden anlatıldığında, öğrenciler açısından soyut kalma riski taşırlar.

      Bu nedenle derste üzerinde durmak istediğim temel yöntemlerden biri, insan haklarını somut eğitim ilişkileri üzerinden tartışmak olacaktır.

      Bir öğrencinin sınıfta görüşünü açıklaması hangi noktaya kadar ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir?

      Bir okulun kıyafet düzenlemesi hangi koşullarda meşru kabul edilebilir?

      Bir öğrencinin fotoğrafının paylaşılması bakımından rıza yeterli midir?

      Engelli bir öğrencinin diğer öğrencilerle tamamen aynı koşullarda sınava alınması gerçekten eşitlik midir?

      Bir öğrencinin ailesine, inancına, diline veya sosyal durumuna ilişkin farklılıklar eğitim ortamında nasıl ele alınmalıdır?

      Bu soruların her biri, insan haklarının eğitim alanındaki somut görünüm biçimleridir.

      Dolayısıyla dersin amacı, hakların isimlerini öğrenmekten çok, hangi olayda hangi hakkın gündeme geldiğini fark edebilmektir.

      İnsan Onuru: Başlangıç Noktası

      İnsan hakları hukukunun merkezine yerleştirilmesi gereken temel kavramlardan birinin insan onuru olduğu kanaatindeyim.

      Çünkü pek çok hak, nihayetinde bireyin insan olarak taşıdığı değerin korunmasına yöneliktir.

      Bu yaklaşım eğitim ortamında ayrıca önem taşır.

      Bir öğrencinin küçük düşürülmemesi, aşağılanmaması, kişiliğinin hedef alınmaması veya yalnızca başarısı üzerinden değerlendirilmemesi, meselenin yalnızca pedagojik yönü değildir.

      Aynı zamanda kişinin onurunun korunmasıyla ilgilidir.

      Öğretmenin öğrencisine yaklaşımında olduğu kadar, okul idaresinin öğretmene yaklaşımında da aynı ilke geçerlidir.

      İnsan hakları hukukunu yalnızca öğrenciyi koruyan tek yönlü bir mekanizma olarak görmek de doğru değildir.

      Öğretmenin kişilik hakları, mesleki itibarı, özel hayatı ve ifade özgürlüğü de korunması gereken değerler arasındadır.

      Bu nedenle insan hakları yaklaşımının temelinde taraflardan birini mutlak biçimde üstün tutmak değil, hakları ve yükümlülükleri birlikte değerlendirmek yer almalıdır.

      Eşitlik Her Zaman Aynı Muamele Anlamına Gelmez

      Eğitim ortamında özellikle önem verilmesi gereken konulardan biri eşitlik ve ayrımcılık yasağıdır.

      Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım bulunmaktadır.

      Eşitlik, her öğrenciye her durumda tamamen aynı şekilde davranmak anlamına gelmez.

      Bazı durumlarda gerçek eşitliği sağlayabilmek için farklı ihtiyaçların dikkate alınması gerekir.

      Engelli bir öğrenciye sınavda ek süre tanınması, dil bakımından özel desteğe ihtiyaç duyan bir öğrenci için uyarlama yapılması veya belirli dezavantajların giderilmesine yönelik tedbirlerin alınması ilk bakışta farklı muamele gibi görünebilir.

      Ancak insan hakları hukukunda önemli olan yalnızca biçimsel eşitlik değil, kimi zaman fiili ve etkili eşitliğin sağlanmasıdır.

      Öğretmen adaylarının bu ayrımı kavramasını özellikle önemli buluyorum.

      Çünkü eğitim ortamındaki adalet duygusu, her zaman herkese aynı şekilde davranmakla kurulmaz.

      Bazen adalet, farklılıkları görebilmeyi gerektirir.

      Hakların da Sınırları Vardır

      İnsan hakları eğitimi verilirken kaçınılması gereken bir diğer yaklaşım, temel hakları sınırsız yetkiler gibi sunmaktır.

      İfade özgürlüğü önemlidir ancak mutlak değildir.

      Özel hayatın korunması önemlidir ancak bazı durumlarda meşru müdahaleler mümkün olabilir.

      Eğitim hakkı güvence altındadır ancak eğitim kurumlarının düzen ve güvenliği sağlama yükümlülüğü de bulunmaktadır.

      Burada asıl mesele, bir hakkın sınırlandırılıp sınırlandırılamayacağından çok, bu sınırlandırmanın hangi koşullarda hukuka uygun kabul edilebileceğidir.

      Yetki var mı?

      Meşru bir amaç bulunuyor mu?

      Alınan tedbir gerekli mi?

      Daha hafif bir yöntemle aynı sonuç elde edilebilir miydi?

      Müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir denge kurulmuş mu?

      Bu sorular bizi insan hakları hukukunun en önemli kavramlarından biri olan ölçülülük ilkesine götürür.

      Öğretmen adaylarının ölçülülük yaklaşımını yalnızca hukuki bir test olarak değil, günlük mesleki kararlarında kullanılabilecek bir düşünme yöntemi olarak görmelerini önemli buluyorum.

      Çocuk Hakları Perspektifi

      Eğitim Fakültesinde İnsan Hakları Hukuku anlatılırken çocuk haklarına ayrıca yer verilmesi gerektiği açıktır.

      Çocuk, yalnızca korunması gereken pasif bir birey değildir.

      Aynı zamanda hak sahibidir.

      Görüş bildirme hakkı vardır.

      Kendisini ilgilendiren konularda dinlenme hakkı vardır.

      Özel hayatı vardır.

      Kişisel verileri vardır.

      Gelişim düzeyine uygun biçimde karar süreçlerine katılma hakkı vardır.

      Bu noktada “çocuğun üstün yararı” kavramı özel önem taşımaktadır.

      Ancak bu kavramın da tek başına kullanılan belirsiz bir gerekçe haline getirilmemesi gerekir.

      Çocuğun üstün yararı, yetişkinlerin çocuk adına uygun gördüğü her kararın otomatik olarak hukuka uygun kabul edilmesi anlamına gelmez.

      Aksine çocuğun kişiliği, görüşü, gelişim düzeyi ve somut koşulları dikkate alınarak değerlendirme yapılmasını gerektirir.

      Bu nedenle öğretmenin çocuk hakları konusunda sahip olduğu farkındalık, yalnızca hukuki sorumluluk bakımından değil, mesleki yaklaşım bakımından da belirleyicidir.

      İnsan Hakları Kültürü ve Eğitim

      İnsan hakları hukukunun eğitim fakültelerinde okutulmasının önemini yalnızca öğretmenlerin hukuki sorumluluklarını bilmesiyle açıklamak eksik kalır.

      Daha geniş bir mesele söz konusudur.

      Öğretmen, öğrencinin devlet ve toplumla kurduğu ilişkinin şekillenmesinde önemli bir role sahiptir.

      Öğrenci çoğu zaman eşitlik, adalet, otorite, özgürlük, sorumluluk ve katılım gibi kavramları yalnızca kitaplardan değil, okul deneyiminden öğrenir.

      Bir öğrencinin görüşünün dinlenip dinlenmemesi, farklılıklarına nasıl yaklaşıldığı, disiplin süreçlerinde kendisine nasıl davranıldığı veya kararların hangi gerekçelerle alındığı; onun hukuk ve adalet anlayışının oluşmasında doğrudan etkili olabilir.

      Dolayısıyla insan hakları eğitimi, yalnızca hukuki bilgi aktarmak anlamına gelmez.

      Aynı zamanda bir hak kültürünün oluşmasına katkı sunmak anlamına gelir.

      Dersin Amacı

      Bu nedenle İnsan Hakları Hukuku dersinde hedefim, öğrencilerin yalnızca hangi uluslararası sözleşmede hangi hakkın düzenlendiğini bilmeleri olmayacaktır.

      Elbette anayasal ve uluslararası hukuki çerçeveyi ele alacağız.

      Ancak asıl olarak şu becerilerin gelişmesini önemsiyorum:

      Bir olayda temel hak meselesini fark edebilmek.

      Çatışan hak ve menfaatleri birlikte değerlendirebilmek.

      Bir sınırlamanın gerekçesini sorgulayabilmek.

      Eşitlik ile aynı muamele arasındaki farkı görebilmek.

      Öğrencinin hakları kadar öğretmenin haklarını da dikkate alabilmek.

      Ve en önemlisi, mesleki kararların yalnızca alışkanlıklara veya kurumsal uygulamalara değil, hukuki ve etik gerekçelere dayanması gerektiğini kavrayabilmek.

      Eğitim Hukuku ile İnsan Hakları Hukukunu bu nedenle birbirini tamamlayan iki alan olarak görüyorum.

      İlki eğitim ilişkisinin hukuki yapısını ve sınırlarını anlamamıza yardımcı olurken, ikincisi bu ilişkinin hangi değerler üzerine kurulması gerektiğini gösterir.

      Kanaatimce öğretmenlik mesleğinde hukuk bilgisinin asıl değeri de burada ortaya çıkmaktadır:

      Kuralları bilmekten önce insanı, hakları ve yetkinin sınırlarını görebilmek.

    2. Eğitim Fakültesinde Hukuk Öğretmek: Eğitim Hukukuna Dair Bir Yaklaşım

      Eğitim Fakültesinde Hukuk Öğretmek: Eğitim Hukukuna Dair Bir Yaklaşım

      Bu akademik yıl içerisinde Eğitim Fakültesi öğrencileriyle Eğitim Hukuku ve İnsan Hakları Hukuku dersleri kapsamında bir araya geleceğim.

      Bu derslere hazırlanırken benim açımdan temel mesele, hukuk bilgisinin eğitim fakültesi öğrencilerine hangi yöntem ve bakış açısıyla aktarılması gerektiği oldu. Zira öğretmen adaylarına verilecek hukuk eğitiminin, hukuk fakültelerinde verilen klasik hukuk öğretiminin daha sade bir biçiminden ibaret olmaması gerektiğini düşünüyorum.

      Eğitim Fakültesinde hukuk öğretiminin amacı, öğrencileri hukukçu haline getirmek değildir. Asıl amaç; mesleki yaşamlarında karşılaşacakları hukuki meseleleri fark edebilen, hak ve yükümlülüklerinin sınırlarını bilen, kamu gücü ile bireysel haklar arasındaki ilişkiyi değerlendirebilen ve gerektiğinde hukuki düşünme yöntemlerinden yararlanabilen öğretmenlerin yetişmesine katkı sunmaktır.

      Eğitim, Aynı Zamanda Hukuki Bir İlişkidir

      Eğitim çoğu zaman pedagojik, psikolojik ve sosyolojik boyutları üzerinden ele alınmaktadır. Oysa eğitim faaliyeti aynı zamanda yoğun biçimde hukuki sonuçlar doğuran bir alandır.

      Bir öğretmenin öğrenciyle kurduğu ilişki; öğrencinin eğitim hakkı, kişilik hakları, özel hayatının korunması, eşitlik ilkesi, ifade özgürlüğü, ayrımcılık yasağı, disiplin süreçleri ve idarenin yetkileri gibi çok sayıda hukuki meseleyle doğrudan bağlantılıdır.

      Benzer şekilde öğretmenin kendisi de yalnızca birtakım yükümlülüklerin muhatabı değildir. Öğretmenin çalışma hakkı, mesleki itibarı, kişilik hakları, ifade özgürlüğü ve idarenin hukuka aykırı işlemlerine karşı korunma hakkı bulunmaktadır.

      Dolayısıyla eğitim hukukunun yalnızca öğrencinin haklarından veya öğretmenin sorumluluğundan ibaret olduğu düşüncesi eksiktir.

      Eğitim hukuku; öğrenci, öğretmen, veli, okul yönetimi ve kamu idaresi arasındaki hukuki ilişkilerin bütününü konu edinmektedir.

      Mevzuatı Ezberlemek Değil, Hukuki Düşünmeyi Öğrenmek

      Eğitim Hukuku dersinde benim için temel hedef, öğrencilerin mümkün olduğunca fazla kanun veya yönetmelik maddesi ezberlemesi olmayacaktır.

      Mevzuat değişebilir.

      Yönetmelikler yürürlükten kaldırılabilir, yeni düzenlemeler kabul edilebilir, idari uygulamalar zaman içerisinde farklılaşabilir. Buna karşılık hukuki bir sorunun nasıl tespit edileceğini, bir normun nasıl yorumlanacağını ve farklı haklar arasında nasıl denge kurulacağını öğrenmek daha kalıcı bir kazanımdır.

      Bu nedenle derslerde öğrencilerin öncelikle bir olayın içerisindeki hukuki problemi görebilmelerini önemsiyorum.

      Örneğin bir öğrencinin cep telefonuna geçici olarak el konulması, sınavının geçersiz sayılması, disiplin cezası verilmesi, fotoğrafının okulun sosyal medya hesabında yayımlanması veya kişisel bilgilerinin üçüncü kişilerle paylaşılması ilk bakışta günlük okul hayatına ilişkin sıradan meseleler olarak görülebilir.

      Ancak bu örneklerin her biri; yetki, ölçülülük, özel hayatın korunması, kişisel verilerin korunması, eğitim hakkı veya idarenin sorumluluğu bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken hukuki sorunlar doğurabilir.

      Dolayısıyla önemli olan yalnızca “hangi kural uygulanır?” sorusunu sormak değildir.

      Öncelikle “burada hukuken korunması gereken değer nedir?” sorusunu sorabilmek gerekir.

      Hukuk, Yalnızca Sınırlandıran Değil Koruyan Bir Mekanizmadır

      Öğretmen adaylarına hukuk anlatılırken yalnızca yasaklar, disiplin yaptırımları veya hukuki sorumluluklar üzerinden hareket edilmesini doğru bulmuyorum.

      Böyle bir yaklaşım, hukuku öğretmenin mesleki faaliyetini sürekli sınırlandıran veya tehdit eden bir alanmış gibi gösterebilir.

      Oysa hukuk yalnızca sınır çizmez.

      Aynı zamanda hakları güvence altına alır.

      Öğrencinin haklarını koruduğu kadar öğretmenin de haklarını korur. İdarenin yetkilerini düzenlediği kadar bu yetkilerin sınırlarını da belirler. Kamu hizmetinin düzenli biçimde yürütülmesini sağlarken aynı zamanda keyfiliğin önüne geçmeye çalışır.

      Bu sebeple eğitim hukukunun doğru anlaşılabilmesi için hak, yetki, sorumluluk ve sınır kavramlarının birlikte ele alınması gerektiği kanaatindeyim.

      Somut Olaylar Üzerinden Hukuki Muhakeme

      Dersin önemli bir bölümünde somut olaylardan hareket etmeyi planlıyorum.

      Çünkü hukuk kurallarını öğrenmek ile bu kuralları gerçek bir uyuşmazlığa uygulayabilmek aynı şey değildir.

      Bir olayda öğretmenin, öğrencinin, velinin ve okul yönetiminin farklı hukuki iddiaları bulunabilir. Bunların tamamını değerlendirebilmek için yalnızca mevzuatı bilmek yeterli değildir; farklı menfaatleri ve hakları birlikte değerlendirebilmek gerekir.

      Bu noktada öğrencilerin kimi zaman öğretmenin, kimi zaman öğrencinin, kimi zaman idarenin ve kimi zaman karar vermek zorunda olan bir hakimin perspektifinden meseleye yaklaşmasını faydalı buluyorum.

      Amaç tek bir doğru cevabı ezberletmekten ziyade, hukuki gerekçe üretme becerisini geliştirmektir.

      Bir görüşe katılmak kadar o görüşe gerekçeli biçimde itiraz edebilmek de hukuk eğitiminin önemli bir parçasıdır.

      Eğitim Hukukunun Merkezinde İnsan Vardır

      Eğitim hukuku yalnızca eğitim kurumlarının işleyişini düzenleyen teknik kurallar bütünü değildir.

      Bu alanın merkezinde insan bulunmaktadır.

      Öğrenci, öğretmen, veli ve diğer eğitim çalışanları hukuki ilişkinin öznesidir. Dolayısıyla eğitim sistemini değerlendirirken yalnızca kurumların işleyişine veya idari düzenlemelere değil, bu düzenlemelerin insan üzerindeki etkilerine de bakmak gerekir.

      Bu yaklaşım doğal olarak bizi İnsan Hakları Hukukuna götürmektedir.

      Çünkü eğitim hakkı, eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı, özel hayatın korunması, ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü veya çocuğun üstün yararı gibi meseleler, yalnızca eğitim hukukunun değil aynı zamanda insan hakları hukukunun temel konuları arasındadır.

      Bu nedenle Eğitim Hukuku ve İnsan Hakları Hukuku derslerini birbirinden tamamen bağımsız iki alan olarak değil; birbirini tamamlayan iki ders olarak değerlendirmeyi tercih ediyorum.

      Eğitim Hukuku daha somut ve kurumsal çerçeveyi ortaya koyarken, İnsan Hakları Hukuku bu ilişkinin temelindeki değerleri ve hak sistemini anlamamıza imkan verir.

      Bu yıl derslerde ulaşmak istediğim temel sonuç da budur:

      Mevzuatı bilen değil yalnızca; hukuki problemi fark edebilen, haklar ile yetkiler arasındaki sınırı görebilen ve mesleki kararlarını hukukun temel ilkeleriyle birlikte değerlendirebilen öğretmen adaylarının yetişmesine katkıda bulunmak.

      Bir sonraki yazıda ise bu yaklaşımın ikinci boyutunu ele alarak, İnsan Hakları Hukukunun Eğitim Fakültesi öğrencileri bakımından neden ayrıca önemli olduğunu ve bu dersin hangi yöntemle ele alınması gerektiğini değerlendireceğim.