Etiket: 7589 sayılı Kanun

  • İdari Yargıdaki Yeni Kurallar Yabancılar Hukuku Davalarını Nasıl Etkileyecek?

    İdari Yargıdaki Yeni Kurallar Yabancılar Hukuku Davalarını Nasıl Etkileyecek?

    Bir yabancı hakkında sınır dışı kararı verildiğinde, ikamet izni reddedildiğinde veya kişinin Türkiye’ye girişini etkileyen idari bir işlem tesis edildiğinde mesele yalnızca 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’ndan ibaret değildir.

    İdare bir karar verir; fakat o kararın mahkeme önünde nasıl tartışılacağını idari yargılama usulü belirler.

    Hangi mahkemeye başvurulacağı, dava açma süresi, yürütmenin durdurulması, mahkemenin dosyayı nasıl inceleyeceği ve verilen karara karşı hangi kanun yolunun açık olduğu, yabancının Türkiye’deki hukuki durumunu doğrudan etkileyebilir.

    7589 sayılı Kanun’u yabancılar hukuku bakımından önemli kılan nokta da burada ortaya çıkıyor.

    Kanun doğrudan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nu değiştirmiyor. Buna karşılık İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda yapılan değişiklikler, yabancılar hakkında tesis edilen idari işlemlere karşı açılan davalarda da karşımıza çıkıyor.

    Bu nedenle bu yazıda yeni düzenlemeye yabancılar hukuku uygulamasından bakacağız.

    (Mevzuat: 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/28702068-8336-454A-A986-019EEE6025E6)

    Bu Yazıda

    Önce İYUK’ta yapılan değişikliklerin ne olduğunu ele alacağız. Ardından bunların yabancılar hukuku dosyalarındaki karşılığını inceleyeceğiz.

    Özellikle şu meseleler üzerinde duracağız:

    I. İdari yargıdaki yeni düzenleme ne getiriyor?

    II. Sınır dışı etme davalarında usul neden diğer idari davalardan farklı?

    III. İkamet izni, giriş yasağı ve tahdit kodu uyuşmazlıklarında yeni kuralların anlamı ne?

    IV. İdari gözetim neden bu tablonun dışında değerlendirilmeli?

    V. Yabancılar hukuku dosyasında “hangi işleme karşı, hangi yargı yoluna?” sorusu neden ilk soru olmalı?

    Yabancılar Hukukunda Tek Bir Yargı Yolu Yok

    Uygulamada yabancılar hukuku denildiğinde birbirinden oldukça farklı işlemler aynı dosyanın içinde karşımıza çıkabiliyor.

    Bir kişi hakkında sınır dışı etme kararı bulunabilir. Aynı kişi hakkında idari gözetim kararı alınmış olabilir. Pasaportuna veya Türkiye’ye girişine ilişkin bir tahdit kaydı bulunabilir. İkamet izni başvurusu reddedilmiş veya mevcut izni iptal edilmiş olabilir.

    Müvekkil açısından bunların tamamı tek bir sorunun parçalarıdır:

    “Türkiye’de kalabilecek miyim?”

    Hukuken ise aynı şey değildir.

    İşlemi tesis eden makam, başvurulacak merci, dava süresi, kararın uygulanması ve başvurunun işlemin icrasına etkisi birbirinden farklı olabilir.

    Bu nedenle yabancılar hukukunda yapılan ilk işlerden biri, kişinin yaşadığı problemi hukuken parçalara ayırmaktır.

    Örneğin sınır dışı etme kararına karşı açılacak dava ile idari gözetim kararına karşı yapılacak başvuru aynı yargı kolunda dahi görülmez.

    Bu ayrım yalnızca teorik değildir. Yanlış yargı yoluna veya yanlış işleme karşı başvuru yapılması, yabancılar hukuku dosyalarında ciddi zaman kaybına yol açabilir.

    Sınır Dışı Kararı Bir İdari İşlemdir

    Sınır dışı etme kararı idare tarafından tesis edilen ve kişinin Türkiye’den çıkarılması sonucunu doğurabilen ağır bir idari işlemdir.

    6458 sayılı Kanun, kimler hakkında sınır dışı kararı alınabileceğini ve bu kararın uygulanmasını özel olarak düzenlemektedir. Göç İdaresi Başkanlığının güncel açıklamalarında da sınır dışı süreci ile idari gözetim birbirinden ayrı işlemler olarak ele alınmaktadır. 

    (Mevzuat: 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, TBMM, çevrimiçi, 04.04.2013, URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/f72877be-ff44-037b-e050-007f01005610)

    Burada yabancılar hukuku ile idari yargılama hukuku kesişmektedir.

    Sınır dışı kararının hangi sebeple verilebileceğini esas olarak 6458 sayılı Kanun belirlerken, bu kararın yargısal denetiminde özel hükümlerle birlikte idari yargılama hukukunun kuralları devreye girer.

    Bu nedenle sınır dışı dosyasında yalnızca “YUKK m.54 şartları oluşmuş mu?” diye bakmak yeterli değildir.

    Kararın tebliği, dava süresi, yetkili mahkeme, dosyadaki bilgi ve belgeler, geri gönderme yasağı ve kişinin bireysel koşulları birlikte incelenmelidir.

    İdari Gözetimle Sınır Dışı Kararını Birbirine Karıştırmamak Gerekir

    Uygulamada en sık karıştırılan konulardan biri budur.

    Bir yabancının geri gönderme merkezinde bulunması, tek başına sınır dışı kararına karşı açılan davanın konusu değildir.

    Çünkü kişinin Türkiye’den çıkarılmasına ilişkin sınır dışı etme kararı ile kişinin bu süreç içerisinde özgürlüğünden yoksun bırakılmasına ilişkin idari gözetim kararı iki ayrı işlemdir.

    İdari gözetim kararına karşı başvuru idare mahkemesine değil, sulh ceza hakimliğine yapılmaktadır.

    6458 sayılı Kanun uyarınca idari gözetim altındaki kişi, yasal temsilcisi veya avukatı sulh ceza hakimine başvurabilir. Hakim incelemeyi beş gün içinde sonuçlandırır. İdari gözetimin şartlarının sonradan ortadan kalktığı veya değiştiği ileri sürülerek yeniden başvuru yapılması da mümkündür. 

    (Mevzuat: 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu m.57, TBMM, çevrimiçi, URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/f72877be-ff44-037b-e050-007f01005610)

    Bunun pratik sonucu önemlidir.

    Geri gönderme merkezindeki bir yabancı bakımından bazen aynı anda birden fazla hukuki süreç yürütülmesi gerekebilir.

    Bir tarafta sınır dışı kararının hukuka uygunluğu tartışılırken, diğer tarafta kişinin idari gözetim altında tutulmasının devamının gerekli olup olmadığı ayrıca tartışılabilir.

    Birindeki olumlu sonuç diğerini kendiliğinden ortadan kaldırmayabilir.

    İkamet İzni Dosyalarında Durum Farklıdır

    İkamet izni reddi veya iptali bakımından mesele yine bir idari işlemin yargısal denetimidir; ancak sınır dışı kararına ilişkin özel rejimi buraya aynen taşımamak gerekir.

    Burada önce hangi işlemin tesis edildiğine bakılır.

    İlk başvuru reddedilmiş olabilir.

    Uzatma başvurusu reddedilmiş olabilir.

    Mevcut ikamet izni iptal edilmiş olabilir.

    Bunun yanında aynı kişi hakkında ayrıca sınır dışı kararı tesis edilmiş olması da mümkündür.

    Müvekkil açısından bunların tamamı “ikamet sorunu” gibi görünse de dava dosyasını kurarken işlemleri birbirinden ayırmak gerekir.

    Özellikle tebliğ tarihinin doğru belirlenmesi burada önemlidir. Çünkü idari yargıda dava açma süreleri hak kaybına yol açabilecek niteliktedir.

    Tahdit Kodlarında Asıl Mesele Kodun Kendisi Değildir

    Yabancılar hukuku uygulamasında sık karşılaşılan başka bir alan tahdit kodlarıdır.

    Burada uygulamacı açısından önemli olan yalnızca yabancının pasaportunda veya idari kayıtlarda bir kod bulunduğunu tespit etmek değildir.

    Asıl sorular şunlardır:

    Bu kayıt hangi idari işleme dayanıyor?

    Hangi makam tarafından oluşturuldu?

    Yabancının Türkiye’ye girişine veya Türkiye’deki hukuki durumuna nasıl bir sonuç bağlıyor?

    Bu işlemin dayandığı somut olgu nedir?

    Özellikle kamu düzeni veya kamu güvenliği gerekçeli işlemlerde idarenin kullandığı genel ifadeler ile yabancı hakkında mevcut somut bilgi ve belgeler arasındaki ilişkinin ortaya konulması gerekir.

    Bir yabancının yalnızca hakkında bir idari kayıt bulunduğu gerekçesiyle Türkiye’ye girişinin engellenmesi veya mevcut statüsünün etkilenmesi, işlemin yargısal denetim dışında kaldığı anlamına gelmez.

    Tam tersine, uyuşmazlığın gerçek konusu çoğu zaman kodun adı değil, kodun arkasındaki idari işlemin sebep ve gerekçesidir.

    Dosyayı Evraktan Kurmak Gerekir

    Yabancılar hukuku davalarında önemli bir pratik sorun, müvekkilin çoğu zaman hakkında hangi işlemlerin bulunduğunu tam olarak bilmemesidir.

    Kişi geri gönderme merkezine götürülmüş olabilir ve elinde yalnızca birkaç sayfalık evrak bulunabilir.

    Bazen sınır dışı kararı, idari gözetim kararı, tebliğ belgesi ve başka idari kayıtlar aynı anda gündeme gelir.

    Bu nedenle dosyaya başlarken önce bütün işlemlerin kronolojisini çıkarmak gerekir.

    Hangi karar hangi tarihte verilmiş?

    Ne zaman tebliğ edilmiş?

    Kişi ne zaman yakalanmış?

    Hangi gerekçeye dayanılmış?

    Ayrıca bir giriş yasağı veya tahdit kaydı var mı?

    İdari gözetim devam ediyor mu?

    Daha önce aynı işlemlere karşı bir dava veya başvuru yapılmış mı?

    Bu kronoloji kurulmadan hazırlanacak dilekçe, hukuken doğru bazı argümanlar içerse bile yanlış işleme odaklanabilir.

    Geri Gönderme Yasağı Dosyanın Merkezinde Olabilir

    Sınır dışı dosyalarında yalnızca idarenin yabancı hakkında ileri sürdüğü sebebi tartışmak da her zaman yeterli değildir.

    6458 sayılı Kanunun temel ilkelerinden biri geri gönderme yasağıdır.

    Bir kişinin gönderileceği ülkede hayatının veya özgürlüğünün tehdit altında bulunması ya da işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele riskiyle karşılaşması ihtimali varsa mesele yalnızca yabancının Türkiye’deki idari statüsü üzerinden değerlendirilemez.

    Bu noktada yabancılar hukuku, anayasal haklar ve uluslararası insan hakları hukuku aynı dosyanın içerisinde buluşur.

    Bu nedenle sınır dışı dosyasında bazen en önemli belge Türkiye’deki ikamet geçmişinden ziyade kişinin gönderileceği ülkede karşılaşacağı riski gösteren belge olabilir.

    İYUK Değişikliklerinin Önemi Tam Burada Ortaya Çıkıyor

    7589 sayılı Kanun’un idari yargıya ilişkin değişikliklerini yabancılar hukuku açısından okurken meseleye yalnızca maddelerin eski ve yeni metinlerini karşılaştırarak bakmamak gerekir.

    Yabancılar hukuku dosyalarında süre ve usul çoğu zaman uyuşmazlığın sonucunu doğrudan etkiler.

    Bir ticari uyuşmazlıkta birkaç aylık gecikme çoğunlukla ekonomik bir mesele yaratırken, sınır dışı sürecindeki bir yabancı bakımından birkaç günlük gecikme kişinin Türkiye’den çıkarılması sonucunu doğurabilir.

    Bu nedenle İYUK’taki her usul değişikliğinin yabancılar hukuku bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

    Fakat burada bir sınırı özellikle belirtmek gerekir:

    7589 sayılı Kanun’un İYUK’ta yaptığı değişiklikleri, 6458 sayılı Kanun’daki özel dava ve başvuru rejimlerini ortadan kaldıran genel bir değişiklik gibi okumamak gerekir.

    Özel hüküm bulunan yerde öncelikle o özel düzenleme dikkate alınacaktır.

    Bu ayrım özellikle sınır dışı ve idari gözetim dosyalarında önemlidir.

    Uygulamacı Açısından Sonuç

    Yabancılar hukuku dosyalarında bize göre ilk soru:

    “Müvekkil hakkında ne olmuş?”

    değil,

    “Müvekkil hakkında hangi idari işlemler tesis edilmiş?”

    olmalıdır.

    Çünkü aynı olayın içinde sınır dışı kararı, idari gözetim, ikamet izni işlemi, giriş yasağı ve tahdit kaydı birlikte bulunabilir.

    Bunların her biri ayrı ayrı incelenmeden yalnızca kişinin geri gönderme merkezinden çıkarılmasına veya yalnızca sınır dışı kararının iptaline odaklanmak dosyanın tamamını çözmeyebilir.

    7589 sayılı Kanun sonrasında idari yargılama kurallarındaki değişiklikleri de bu nedenle yabancılar hukuku pratiğinin dışında görmemek gerekir.

    Usul burada şekli bir mesele değildir.

    Bazen yabancının Türkiye’de kalıp kalamayacağını belirleyen şey, esasa ilişkin argümandan önce doğru işleme, doğru sürede ve doğru yargı merciinde başvurulmasıdır.

    İlgili Mevzuat ve Kaynaklar

    7589 sayılı Kanun
    Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, kabul tarihi 16.07.2026, çevrimiçi.
    URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/28702068-8336-454A-A986-019EEE6025E6

    6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu
    TBMM, kabul tarihi 04.04.2013, çevrimiçi.
    URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/f72877be-ff44-037b-e050-007f01005610

    Sınır Dışı Etme
    T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı, çevrimiçi.
    URL: https://www.goc.gov.tr/sinir-disi-etme

    Somut Dosyanız Bakımından İnceleme

    Sınır dışı etme kararı, idari gözetim, ikamet izni reddi veya iptali, Türkiye’ye giriş yasağı ya da tahdit kodu bulunan bir yabancı bakımından hukuki değerlendirme yapılırken yalnızca tek bir kararın incelenmesi yeterli olmayabilir.

    Özellikle sınır dışı kararı, idari gözetim kararı, tebliğ belgeleri, pasaport, ikamet veya çalışma izni belgeleri ve varsa tahdit koduna ilişkin evrakın birlikte değerlendirilmesi gerekir.

    Dolğun Hukuk Bürosu; sınır dışı etme kararlarının iptali, geri gönderme merkezleri ve idari gözetim süreçleri, tahdit kodları, Türkiye’ye giriş yasakları, ikamet ve çalışma izinleri ile yabancılar hukukundan kaynaklanan idari uyuşmazlıklarda hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

    İletişim: Telefon: 0212 299 44 22 — E-posta: av.muratcandolgun@gmail.com — Web: dolgun.av.tr

    Bilgi ve Sorumluluk Notu

    Bu yazı genel hukuki bilgilendirme ve akademik değerlendirme amacıyla hazırlanmıştır. Buradaki açıklamalar herhangi bir somut yabancı bakımından hukuki görüş veya sonuç garantisi niteliğinde değildir.

    Yabancılar hukukunda başvuru yolu ve süreleri; tesis edilen işlemin niteliğine, tebliğ tarihine, kişinin hukuki statüsüne ve aynı kişi hakkında bulunan diğer idari kararlara göre değişebilir. Özellikle sınır dışı ve idari gözetim süreçlerinde sürelerin kısa olması nedeniyle somut evrakın ayrıca incelenmesi gerekir.

    Yalnızca bu yazıdaki genel açıklamalara dayanılarak dava açılması, başvuru yapılması veya mevcut bir başvurudan vazgeçilmesi önerilmez. Web sitesindeki içeriğin okunması veya büro ile iletişime geçilmesi tek başına avukat-müvekkil ilişkisi oluşturmaz. Hukuki hizmet ilişkisi somut dosyanın değerlendirilmesi ve ayrıca kurulacak vekalet veya hukuki hizmet ilişkisiyle başlar.

  • 12. Yargı Paketi Sonrası Miras Taşınmazlarının Satışı: İlk Artırmada Mirasçılara Öncelik

    7589 sayılı Kanun ile İcra ve İflas Kanunu’nun 114. maddesinde, özellikle miras kalan taşınmazların ortaklığının giderilmesi bakımından önemli bir değişiklik yapıldı.

    Yeni düzenleme kamuoyunda zaman zaman “mirasçılara önalım hakkı getirildi” veya “miras kalan taşınmaz artık üçüncü kişilere satılamayacak” şeklinde özetlenmektedir.

    Her iki ifade de hukuken yanıltıcıdır.

    Kanunun getirdiği sistem daha sınırlı ve teknik bir düzenlemedir:

    Belirli şartları taşıyan miras taşınmazlarında ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilirse, birinci açık artırma yalnızca taşınmazın maliki olan mirasçılar arasında yapılacaktır.

    Mirasçılar arasındaki bu özel artırmada satış gerçekleşmezse taşınmazın üçüncü kişilere satılması engellenmiş değildir.

    Dahası, mirasçılar arasındaki ilk artırmada genel elektronik artırmalardan farklı olarak muhammen kıymetin yüzde ellisi değil, yüzde yüzü esas alınmaktadır.

    Dolayısıyla değişiklik bir yandan aile içinde kalan taşınmazın mirasçılardan biri tarafından edinilebilmesi için öncelikli bir alan yaratırken, diğer yandan taşınmazın düşük bir bedelle mirasçılardan birine geçmesini engelleyen önemli bir güvence de getirmektedir.

    (Mevzuat: 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun m.1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Bu Yazıda

    Bu yazıda İİK m.114 değişikliğini beş aşamada inceleyeceğiz:

    I. Yeni sistemin kapsamı

    • Hangi miras taşınmazları düzenlemeden yararlanıyor?
    • “Malik olan mirasçı” ne anlama geliyor?
    • Üçüncü kişinin pay sahibi olması halinde ne olur?

    II. Mirasçılar arasındaki ilk artırma

    • İlk artırmaya kimler katılabilir?
    • Neden muhammen kıymetin %100’ü aranıyor?
    • Satış gerçekleşmezse ne olur?

    III. Elektronik artırmanın diğer yeni kuralları

    • Teminat muafiyeti
    • İhale bedelinin yatırılmamasının sonuçları
    • %5 idari para cezası

    IV. Geçiş dönemi

    • Yeni sistem hangi satışlarda uygulanacak?
    • 31 Temmuz 2026’dan önce ilan edilen artırmaların durumu

    V. Uygulamacı açısından değerlendirme

    • Ortaklığın giderilmesi davalarında yeni strateji
    • Mirasçının taşınmazı edinmek istemesi halinde hazırlık
    • Düzenlemenin koruyucu etkisi ve sınırları

    Önce Eski Sistemi Hatırlayalım

    Bir taşınmaz üzerinde birden fazla kişinin paylı veya elbirliği mülkiyeti bulunması ve ortaklığın anlaşmayla sona erdirilememesi halinde ortaklığın giderilmesi davası gündeme gelebilir.

    Taşınmazın aynen bölünmesi mümkün değilse veya koşulları oluşmamışsa ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilebilir.

    Bu durumda taşınmaz satışa çıkarılır ve elde edilen bedel hak sahipleri arasında payları oranında dağıtılır.

    7589 sayılı Kanun’dan önce, taşınmazın bütün maliklerinin aynı miras ilişkisi nedeniyle malik olması üçüncü kişilerin açık artırmaya katılmasını tek başına engellemiyordu.

    Bunun pratik sonucu şuydu:

    Aile içerisinde kuşaklar boyunca kalmış bir taşınmaz, ortaklığın giderilmesi sonucunda açık artırmaya çıkabiliyor ve ihaleyi üçüncü bir kişi kazanabiliyordu.

    Yeni düzenleme tam olarak bu aşamaya müdahale etmektedir.

    Yeni Sistem Hangi Taşınmazlarda Uygulanacak?

    İİK m.114’teki yeni kural bütün ortaklığın giderilmesi satışlarına uygulanmamaktadır.

    Kanun iki önemli şart aramaktadır.

    Birincisi:

    Tüm maliklerin mülkiyet hakkını miras yoluyla edinmiş olması gerekir.

    İkincisi:

    Mirasçılar dışında üçüncü bir kişinin taşınmaz üzerinde mülkiyet hakkının bulunmaması gerekir.

    Dolayısıyla her paylı taşınmaz veya her ortaklığın giderilmesi davası yeni sistemin kapsamında değildir.

    Örneğin kardeşlerin tamamının anne veya babalarından miras yoluyla edindikleri bir taşınmaz bu kapsamda olabilir.

    Buna karşılık taşınmazdaki paylardan biri daha önce üçüncü bir kişiye satılmış ve bu kişi artık paydaş haline gelmişse, kanunun aradığı “mirasçılar dışında üçüncü kişilerin mülkiyet hakkının bulunmaması” şartı gerçekleşmeyecektir.

    Bu ayrım uygulamada önemlidir.

    Çünkü yeni düzenleme “taşınmaz geçmişte miras kaldı mı?” sorusundan ibaret değildir.

    Satış aşamasındaki güncel mülkiyet yapısının da incelenmesi gerekir.

    İlk Artırma Sadece Malik Olan Mirasçılar Arasında

    Kanunun şartları gerçekleşiyorsa satış suretiyle ortaklığın giderilmesinde birinci artırma yalnızca malik olan mirasçılar arasında yapılacaktır.

    Buradaki “malik olan” ifadesi önemlidir.

    Kanun, miras bırakanın bütün mirasçılarına soyut olarak ihaleye katılma ayrıcalığı tanımamaktadır. Özel artırmaya katılacak kişinin aynı zamanda satılan taşınmaz üzerinde malik sıfatını taşıması gerekir.

    Bu nedenle düzenlemeyi genel bir “mirasçıların satın alma hakkı” şeklinde ifade etmek doğru değildir.

    Daha isabetli tanım şudur:

    Kanunda belirtilen şartları taşıyan ortaklığın giderilmesi satışlarında malik mirasçılara özgülenmiş birinci artırma usulü.

    Bu Hak Yalnızca Bir Defa Kullanılıyor

    Kanun, mirasçılara özgü artırmanın bir defaya mahsus olduğunu açıkça düzenlemektedir.

    Bu nedenle sistem, taşınmazın süresiz biçimde yalnızca aile içerisinde satışa çıkarılması sonucunu doğurmaz.

    Mirasçılar arasındaki özel ilk artırmada satış gerçekleşmezse sonraki aşamada genel artırma rejimine geçilir.

    Bu nokta kamuoyunda oluşabilecek yanlış bir beklenti açısından önemlidir.

    7589 sayılı Kanun:

    “Miras taşınmazı artık yabancıya satılamaz.”

    dememektedir.

    Getirilen koruma daha ölçülüdür:

    Taşınmaz üçüncü kişilerin katılabileceği artırmaya çıkmadan önce malik mirasçılara kendi aralarında satın alma fırsatı tanınmaktadır.

    Ancak Mirasçı Taşınmazı Yarı Fiyatına Alamaz

    Yeni sistemin en önemli denge mekanizması burada bulunmaktadır.

    Genel elektronik artırma sisteminde teklifin kural olarak muhammen kıymetin yüzde ellisi ile rüçhanlı alacaklar toplamından hangisi yüksekse o miktarı ve ayrıca paraya çevirme ve paylaştırma giderlerini geçmesi gerekir.

    Ancak yalnızca malik mirasçılar arasında gerçekleştirilen özel birinci artırmada farklı bir eşik öngörülmüştür.

    Burada esas alınan oran:

    muhammen kıymetin %100’üdür.

    Bunun yanında kanundaki rüçhanlı alacak ve gider koşulları da dikkate alınır.

    (Mevzuat: İİK m.114/7-8, 7589 sayılı Kanun m.1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Bu tercih tesadüfi değildir.

    Kanun koyucu bir taraftan taşınmazın aile içerisinde kalmasına imkan sağlarken, diğer taraftan ihaleye dışarıdan katılımın bulunmamasının yaratabileceği düşük fiyat riskini sınırlamaktadır.

    Başka bir ifadeyle:

    Mirasçıya öncelik vardır; fakat düşük bedelle edinme ayrıcalığı yoktur.

    Basit Bir Örnek

    Dört kardeşin babalarından miras kalan ve tamamı bu dört kardeşe ait olan bir taşınmaz düşünelim.

    Taşınmazın muhammen kıymeti 10.000.000 TL olsun.

    Ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilmişse yeni sistemde ilk artırmaya dışarıdan üçüncü kişiler katılamaz.

    İlk artırma yalnızca taşınmazın maliki olan mirasçılar arasında gerçekleştirilir.

    Ancak bu artırmada genel %50 eşiği uygulanmaz.

    Muhammen kıymet bakımından esas alınacak eşik %100, yani 10.000.000 TL’dir; ayrıca kanunun rüçhanlı alacak ve giderlere ilişkin şartları da dikkate alınmalıdır.

    Dolayısıyla düzenlemenin amacı mirasçılardan birinin taşınmazı yarı fiyatına satın almasını sağlamak değildir.

    Amaç, taşınmaz piyasa dışı üçüncü kişilere açılmadan önce mirasçılara gerçek değeri üzerinden kendi aralarında edinme imkanı tanımaktır.

    İlk Artırmada Satış Gerçekleşmezse Ne Olacak?

    Özel artırmanın bir defaya mahsus olması burada önem kazanır.

    Mirasçılar arasında yapılan ilk artırmada kanundaki satış koşulları oluşmazsa ikinci artırmada genel sisteme dönülür.

    İkinci artırmada artık yalnızca mirasçılar arasında satış yapılması şartı bulunmaz.

    Muhammen kıymet bakımından da genel %50 eşiği yeniden uygulanır.

    Dolayısıyla mirasçıların taşınmazı aile içerisinde tutmak istemeleri halinde asıl kritik aşama ilk artırmadır.

    Düzenleme Bir Önalım Hakkı mıdır?

    Kanaatimizce hayır.

    Teknik anlamda önalım hakkı, üçüncü kişiye yapılan bir satışın ardından veya satış ilişkisi çerçevesinde hak sahibine belirli şartlarla taşınmazı edinme imkanı sağlayan farklı bir hukuki kurumdur.

    İİK m.114’te getirilen sistemde ise henüz üçüncü kişiye yapılmış bir satış yoktur.

    Üçüncü kişiler ilk artırmaya zaten alınmamaktadır.

    Bu nedenle düzenlemeyi “mirasçılara yeni bir önalım hakkı getirildi” şeklinde ifade etmek yerine:

    “mirasçıların katılımına özgülenmiş özel birinci artırma”

    olarak nitelendirmek daha doğru görünmektedir.

    Bu terminolojik ayrım yalnızca akademik değildir. Müvekkile sistemin nasıl işlediğini anlatırken de yanlış beklenti yaratılmasını önler.

    Teminat Konusunda da Değişiklik Var

    7589 sayılı Kanun yalnızca miras taşınmazlarını düzenlememiş, elektronik artırmanın teminat sisteminde de değişiklik yapmıştır.

    Satış talep eden ve artırmaya katılmak isteyen alacaklı, artırma süresinin bitiminden önceki iş günü mesai bitimine kadar satışı yapan icra dairesine başvurursa alacağının teminatı karşıladığı miktar kadar teminat göstermek zorunda olmayacaktır.

    Ayrıca Hazine açık artırmalarda teminat göstermekten muaftır.

    (Mevzuat: İİK m.114/7-6, 7589 sayılı Kanun m.1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus şudur:

    Yeni hüküm, mirasçı veya paydaş olmayı tek başına genel bir teminat muafiyeti sebebi haline getirmemiştir.

    Dolayısıyla “mirasçıyım, ilk artırmada teminat yatırmam gerekmiyor” şeklinde otomatik bir sonuç çıkarılmamalıdır. 

    İhaleyi Kazanıp Bedeli Yatırmamanın Sonucu Ağırlaştı

    Kanunun uygulamada önemli sonuç doğurabilecek başka bir değişikliği, en yüksek teklifi verdikten sonra ihale bedelini süresinde yatırmayan kişilere ilişkindir.

    Yeni sistemde en yüksek teklifi veren kişinin ihale bedelini süresinde yatırmaması halinde teminatı iade edilmeyecektir.

    Bunun yanında teklif edilen bedelin %5’i oranında idari para cezası uygulanacaktır.

    İdari para cezası, satışı yapan icra dairesi veya satış memuru tarafından verilecek ve tahsil edilmek üzere ilgili tahsil dairesine bildirilecektir.

    (Mevzuat: İİK m.114/7-9, 7589 sayılı Kanun m.1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Bu değişiklik özellikle yüksek değerli taşınmazlarda küçümsenmemelidir.

    Örneğin 10 milyon TL teklif veren bir kişinin ihale bedelini yatırmaması halinde yalnızca teminat kaybı değil, şartları oluştuğunda 500.000 TL idari para cezası da gündeme gelecektir.

    Dolayısıyla elektronik artırmada verilen teklif artık daha ağır bir mali sorumluluk taşımaktadır.

    Satış İsteyen Alacaklı İçin Daha Ağır Bir Sonuç Var

    Kanun, satış isteyen alacaklının en yüksek teklifi verip ihale bedelini yatırmaması bakımından ayrıca özel bir sonuç öngörmektedir.

    Bu durumda genel yaptırımların yanında muhammen bedelin %10’u satış isteyen alacaklının alacağından mahsup edilir.

    Ayrıca bu satış nedeniyle yapılan giderler borçluya yükletilmez.

    Bu hüküm, özellikle satış isteyen alacaklının artırmaya stratejik veya spekülatif biçimde katılmasının mali sonuçlarını ağırlaştırmaktadır. 

    Geçiş Hükmü: 31 Temmuz 2026’dan Önce İlan Edilmiş Artırmalara Dikkat

    Yeni düzenlemenin devam eden dosyalara uygulanması bakımından kritik ölçüt, ortaklığın giderilmesi davasının açıldığı tarih değildir.

    Satış kararının tarihi de tek başına belirleyici değildir.

    7589 sayılı Kanun’un geçiş hükmüne göre İİK m.114’te yapılan değişiklikler 31 Temmuz 2026 tarihinden önce ilanı yapılmış açık artırmalar hakkında uygulanmaz.

    Dolayısıyla devam eden bir ortaklığın giderilmesi dosyasında önce şu soru sorulmalıdır:

    Açık artırmanın ilanı ne zaman yapıldı?

    İlan 31 Temmuz 2026’dan önce yapılmışsa eski hükümler uygulanmaya devam edecektir.

    İlan bu tarihten sonra yapılmışsa yeni sistem gündeme gelecektir.

    (Mevzuat: 7589 sayılı Kanun Geçici m.1/1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Düzenlemenin Güçlü Tarafı: Aile Taşınmazını Korumak İçin Gerçek Bir Fırsat

    Yeni sistemin en güçlü tarafı açıktır.

    Miras ortaklığında paydaşlardan yalnızca biri ortaklığın giderilmesini talep ettiğinde diğer mirasçılar taşınmazın üçüncü kişiye geçmesini istemese bile satış sürecini bütünüyle engelleyemeyebilir.

    Yeni düzenleme bu mirasçılara taşınmazı üçüncü kişilere açılmadan önce edinme fırsatı vermektedir.

    Özellikle aile konutu, tarım arazisi, kuşaklar boyunca ailede bulunan taşınmaz veya ekonomik ve manevi değeri birlikte bulunan gayrimenkuller bakımından bu imkan pratik önem taşıyabilir.

    Ancak kanun bu korumayı diğer mirasçıların ekonomik menfaatlerini feda ederek sağlamamaktadır.

    Muhammen kıymetin %100’ünün aranması tam olarak bu dengeyi kurmaya yöneliktir.

    Fakat Düzenlemenin Sınırları da Var

    Yeni sistemi “miras taşınmazlarının ailede kalmasını garanti eden düzenleme” olarak sunmak doğru değildir.

    Her şeyden önce mirasçıların taşınmazın muhammen değerini karşılayabilecek ekonomik güce sahip olması gerekir.

    İkinci olarak, mirasçılar arasındaki özel artırma yalnızca bir kez yapılmaktadır.

    Üçüncü olarak, taşınmazda mirasçı olmayan bir üçüncü kişinin mülkiyet hakkının bulunması halinde özel sistem uygulanmayacaktır.

    Dördüncü olarak, ilk artırmada %100 eşiğinin aranması taşınmazın korunmasını sağlarken, finansman imkanları sınırlı mirasçıların artırmaya fiilen katılabilmesini zorlaştırabilir.

    Bu nedenle düzenleme mirasçılara hukuki bir fırsat yaratmaktadır; fakat bu fırsatın ekonomik olarak kullanılabilir olması ayrıca değerlendirilmelidir.

    Bir Başka Tartışma: %100 Eşiği Fazla mı Yüksek?

    Düzenlemenin üzerinde düşünülmesi gereken taraflarından biri de budur.

    Üçüncü kişilerin katılamadığı ilk artırmada muhammen kıymetin %100’ünün aranması, diğer mirasçıların malvarlığı değerinin korunması bakımından anlaşılabilir bir tercihtir.

    Ancak bunun karşı tarafında şu soru bulunmaktadır:

    Taşınmazın aile içerisinde kalmasını amaçlayan bir sistemde, piyasa değerinin tamamının ilk artırmada zorunlu tutulması bu amacın kullanılmasını aşırı derecede güçleştirebilir mi?

    Özellikle çok sayıda mirasçının bulunduğu, taşınmaz değerinin yüksek olduğu veya mirasçıların finansmana erişiminin sınırlı olduğu durumlarda özel artırmanın pratik etkisi azalabilir.

    Buna karşılık daha düşük bir eşik kabul edilmesi halinde de ihaleye üçüncü kişilerin katılamamasından yararlanılarak taşınmazın gerçek değerinin altında mirasçılardan birine geçmesi ve diğer mirasçıların ekonomik kayba uğraması riski doğacaktır.

    Bu nedenle %100 eşiği, düzenlemenin belki de en önemli denge tercihidir.

    Uygulamada sistemin başarısı, bu iki menfaat arasında gerçekten işleyen bir denge oluşturup oluşturmadığına göre değerlendirilecektir.

    Ortaklığın Giderilmesi Davasında Strateji Değişiyor

    Yeni düzenleme yalnızca satış memurluğunun uygulayacağı teknik bir kural değildir.

    Ortaklığın giderilmesi davasının başından itibaren tarafların stratejisini etkileyebilir.

    Taşınmazı aile içerisinde tutmak isteyen mirasçı bakımından artık satış kararına kategorik biçimde karşı çıkmak yerine;

    taşınmazın değerini,

    kendi payını,

    diğer mirasçıların paylarını,

    ilk artırmada gerekli finansmanı,

    teminat yükümlülüğünü

    ve ihale bedelinin ödeme süresini

    önceden hesaplamak gerekebilir.

    Bazen ortaklığın giderilmesi sürecinin kendisi, taşınmazı edinmek isteyen mirasçı açısından kontrollü bir çıkış mekanizmasına dönüşebilir.

    Diğer taraftan taşınmazdan nakit payını almak isteyen mirasçı bakımından da kıymet takdiri çok daha kritik hale gelmiştir.

    Çünkü yalnız mirasçılar arasında yapılan ilk artırmada üçüncü kişilerden gelecek rekabet bulunmadığından, muhammen kıymetin doğru belirlenmesi diğer mirasçıların ekonomik menfaatinin korunmasında merkezi rol oynayacaktır.

    Uygulamacı Açısından Sonuç

    7589 sayılı Kanun’un İİK m.114’te yaptığı değişiklik, ilk bakışta yalnızca “ilk ihaleye mirasçılar katılacak” şeklinde özetlenebilecek bir düzenleme değildir.

    Somut dosyada en az şu hususların birlikte kontrol edilmesi gerekir:

    • Taşınmazın bütün maliklerinin mülkiyeti miras yoluyla edinip edinmediği,
    • mirasçı olmayan üçüncü bir paydaş bulunup bulunmadığı,
    • açık artırma ilanının hangi tarihte yapıldığı,
    • kıymet takdirinin güncelliği ve doğruluğu,
    • ilk artırmada uygulanacak %100 eşiği,
    • teminat yükümlülüğü,
    • ihale bedelinin süresinde yatırılmasının mali sonuçları.

    Bu nedenle yeni dönemde ortaklığın giderilmesi dosyalarında yalnızca “satış olacak mı?” sorusuna odaklanmak yeterli değildir.

    Taşınmazı aile içerisinde tutmak isteyen mirasçı açısından asıl soru şudur:

    “İlk artırmada taşınmazı hangi koşullarla ve hangi mali hazırlıkla edinebilirim?”

    Payının ekonomik karşılığını almak isteyen mirasçı açısından ise soru farklıdır:

    “Özel artırma sistemi içerisinde taşınmazın gerçek değerinin ve benim payımın korunmasını nasıl sağlayabilirim?”

    Yeni İİK m.114 rejimi, ortaklığın giderilmesi satışlarında bu iki menfaat arasındaki dengeyi yeniden kurmaktadır.

    İlgili Mevzuat ve Kaynaklar

    7589 sayılı Kanun – İİK m.114 değişikliği
    Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, kabul tarihi 16.07.2026, çevrimiçi.
    URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm

    7589 sayılı Kanun – Resmî Gazete
    31.07.2026 tarihli ve 33326 sayılı Resmî Gazete, çevrimiçi.
    URL: https://www.resmigazete.gov.tr/

    7589 Sayılı Kanun ile Yargı Mevzuatında Yapılan Başlıca Değişiklikler
    Mondaq, çevrimiçi, Ağustos 2026.
    URL: https://www.mondaq.com/turkey/civil-law/1826256/7589-say%C4%B1l%C4%B1-kanun-ile-yarg%C4%B1-mevzuat%C4%B1nda-yap%C4%B1lan-ba%C5%9Fl%C4%B1ca-de%C4%9Fi%C5%9Fiklikler

    Somut Dosyanız Bakımından İnceleme

    Miras kalan bir taşınmazın ortaklığının giderilmesi, satış sürecinin başlaması veya devam eden bir açık artırmada yeni İİK m.114 hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı konusunda yalnızca tapu kaydına veya dava tarihine bakılarak sağlıklı değerlendirme yapılamaz.

    Mirasçılık belgeleri, güncel tapu kaydı, ortaklığın giderilmesi kararı, kıymet takdiri, satış ilanı ve satış dosyasındaki işlemler birlikte incelenmelidir.

    Özellikle taşınmazı diğer mirasçılardan devralmak veya ilk artırmada edinmek isteyen mirasçıların satış ilanını beklemeden önce hukuki ve mali hazırlık yapması önemlidir.

    Dolğun Hukuk Bürosu, miras ve gayrimenkul uyuşmazlıklarında ortaklığın giderilmesi davaları, miras paylarının devri, satış süreçleri, kıymet takdirine ilişkin uyuşmazlıklar ve elektronik artırma süreçlerinde hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

    İletişim:
    Telefon: 0212 299 44 22
    E-posta: av.muratcandolgun@gmail.com
    Web: dolgun.av.tr

    Bilgi ve Sorumluluk Notu

    Bu yazı genel hukuki bilgilendirme ve akademik değerlendirme amacıyla hazırlanmıştır. Buradaki açıklamalar herhangi bir somut uyuşmazlık bakımından hukuki mütalaa, ihale stratejisi, yatırım tavsiyesi veya belirli bir hukuki işlemin yapılması yönünde öneri niteliğinde değildir.

    Ortaklığın giderilmesi ve satış süreçlerinde uygulanacak hükümler; taşınmazın mülkiyet yapısına, paydaşların sıfatına, mülkiyetin kazanılma şekline, satış ilanının tarihine, kıymet takdirine, taşınmaz üzerindeki sınırlı ayni hak ve takyidatlara ve somut satış dosyasının özelliklerine göre değişebilir.

    Özellikle elektronik artırmalarda verilen tekliflerin mali ve hukuki sonuçları bulunmaktadır. İhale bedelinin süresinde yatırılmaması teminat kaybı ve idari para cezası dahil önemli sonuçlar doğurabileceğinden, yalnızca bu yazıdaki genel açıklamalara dayanılarak artırmaya katılınması veya teklif verilmesi önerilmez.

    Mevzuat ve yargı içtihatlarında sonradan meydana gelebilecek değişiklikler burada yapılan değerlendirmeleri etkileyebilir.

    Web sitesindeki içeriğin okunması, elektronik posta gönderilmesi veya büro ile iletişime geçilmesi tek başına avukat-müvekkil ilişkisi oluşturmaz. Hukuki hizmet ilişkisi, somut dosyanın ayrıca değerlendirilmesi ve taraflar arasında vekalet veya hukuki hizmet ilişkisinin kurulmasıyla başlar.

  • Kanuni Faiz ve Tazminat Hesabında Yeni Dönem: 12. Yargı Paketi Ne Değiştirdi?

    Kanuni Faiz ve Tazminat Hesabında Yeni Dönem: 12. Yargı Paketi Ne Değiştirdi?

    7589 sayılı Kanun, para alacakları ve tazminat hesapları bakımından uygulamada doğrudan sonuç doğuracak iki önemli değişiklik getirdi.

    Bunlardan ilki kanuni faizin belirlenme yönteminin değiştirilmesi, ikincisi ise çalışma gücü kaybı ve destekten yoksun kalma tazminatlarında faizin başlangıç tarihi ile yapılan ödemelerin mahsup yönteminin yeniden düzenlenmesi oldu.

    Bu değişiklikler ilk bakışta hesaplamaya ilişkin teknik hükümler gibi görünebilir. Oysa uzun süren bir yargılamada faiz oranı ve faizin başlangıç tarihi, ana para kadar önemli ekonomik sonuçlar doğurabilir.

    Bu nedenle yeni düzenlemeyi yalnızca “kanuni faiz oranı değişti” şeklinde okumak yeterli değildir. Asıl mesele; dava açılırken, bilirkişi raporu incelenirken, hüküm kurulurken ve ilam icraya konulurken hangi faiz sisteminin uygulanacağının doğru belirlenmesidir.

    (Mevzuat: 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)


    Bu Yazıda

    On İkinci Yargı Paketi’nin faiz ve tazminat hukukuna etkisini üç aşamada ele alacağız. Önce yeni düzenlemenin ne getirdiğini ve uygulamada hesaplamaların nasıl değişeceğini inceleyecek; ardından değişikliğin anayasal arka planına ve yeni sisteme yöneltilen eleştirilere geçeceğiz.

      I. Kanuni Faizde Yeni Sistem

      • Sabit kanuni faiz sisteminden değişken faiz sistemine geçiş
      • TCMB reeskont oranının %80’i üzerinden yeni hesaplama yöntemi
      • 30 Haziran kontrolü ve yıl içinde faiz oranının değişmesi
      • Bilirkişi ve icra hesaplarına etkisi

      II. Çalışma Gücü Kaybı ve Destekten Yoksun Kalma Tazminatları

      • TBK m.55’te yapılan değişiklik
      • Bilinen ve bilinemeyen kazanç dönemlerinin ayrılması
      • Olay tarihinden ve karar tarihinden faiz ayrımı
      • Erken ödemelerde oransal mahsup
      • Yeni hükümlerin hangi olaylara uygulanacağı

      III. Değişikliğin Anayasal Arka Planı

      • Anayasa Mahkemesinin Caner Şafak kararı
      • AYM’nin 3095 sayılı Kanun’a ilişkin iptal kararı
      • Alacağın nominal değeri ile reel değerinin korunması arasındaki fark

      IV. Yeni Sisteme Yönelik Eleştiriler

      • Reeskont oranı ile enflasyon arasındaki ilişki
      • H. Burak Gemalmaz’ın yeni sisteme yönelik eleştirileri
      • Reeskont oranının %80’inin yeterliliği sorunu
      • Yeni sistemin alacağın reel değerini koruyup korumadığı
      • Munzam zarar tartışmasının geleceği

      V. Uygulamacı Açısından Sonuç

      • Dava açılırken faiz türünün doğru belirlenmesi
      • Bilirkişi raporlarının yeni sisteme göre denetlenmesi
      • Faiz başlangıç tarihi ve dönemsel oranların kontrolü
      • Somut dosyada eski ve yeni düzenlemenin uygulanabilirliği

      Yazının sonunda ayrıca ilgili mevzuat, Anayasa Mahkemesi kararları ve akademik değerlendirmelere açık URL’leriyle birlikte yer verilecek; somut uyuşmazlıkların değerlendirilmesine ilişkin başvuru yolu ve genel hukuki bilgilendirme notu paylaşılacaktır.


      Kanuni Faizde Sabit Oran Dönemi Sona Erdi

      7589 sayılı Kanun’un 10. maddesiyle 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 1. maddesi yeniden düzenlendi.

      Yeni düzenlemeye göre Türk Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu uyarınca faiz ödenmesi gereken ve faiz miktarının sözleşmeyle belirlenmediği hallerde kanuni faiz artık uzun süre aynı kalan sabit bir oran üzerinden uygulanmayacak.

      Kanuni faiz oranı, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranının yüzde sekseni esas alınarak belirlenecek.

      Kanun bunun yanında yıl ortasında ikinci bir kontrol mekanizması öngörüyor.

      30 Haziran tarihinde geçerli reeskont oranı, önceki yılın 31 Aralık tarihindeki reeskont oranından beş puan veya daha fazla farklılaşmışsa, yılın ikinci yarısında 30 Haziran tarihindeki reeskont oranının yüzde sekseni uygulanacak.

      Böylelikle kanuni faiz, ekonomik göstergelerde meydana gelen değişikliklere belirli ölçüde tepki verebilen değişken bir faiz sistemine dönüştürülmüş oldu.

      (Mevzuat: 7589 sayılı Kanun m.10, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

      Yeni Sistem Uygulamada Nasıl Çalışacak?

      Sistemin temel mantığı iki aşamalıdır.

      Öncelikle ilgili yıl bakımından bir önceki yılın 31 Aralık tarihindeki TCMB reeskont oranı tespit edilir. Bu oranın yüzde sekseni, yeni yılın kanuni faiz oranını oluşturur.

      Ardından 30 Haziran tarihindeki reeskont oranı kontrol edilir.

      İki tarih arasındaki fark beş puandan azsa yılın başında belirlenen oran uygulanmaya devam eder.

      Ancak fark beş puan veya daha fazlaysa yılın ikinci yarısı için faiz oranı yeniden belirlenir.

      Bunun doğal sonucu şudur:

      Aynı alacağa, farklı zaman dilimleri bakımından farklı kanuni faiz oranlarının uygulanması mümkün hale gelmiştir.

      Bu durum özellikle birkaç yıl süren davalarda önemlidir. Faiz hesabının başlangıç tarihinden tahsil tarihine kadar tek bir oran kullanılarak yapılması artık her dosyada doğru sonuç vermeyebilir.

      Uygulamacı Açısından Ne Değişti?

      Yeni düzenlemenin avukatlık pratiğindeki en önemli sonuçlarından biri bilirkişi raporlarının denetlenmesinde ortaya çıkacaktır.

      Örneğin birkaç yıl süren bir alacak davasında bilirkişi raporunda yalnızca toplam faiz miktarının gösterilmesi yeterli görülmemelidir.

      Raporda;

      • hangi dönem bakımından hangi kanuni faiz oranının uygulandığı,
      • yıl içerisinde oran değişikliği meydana gelip gelmediği,
      • faiz başlangıç tarihinin doğru belirlenip belirlenmediği,
      • alacağa gerçekten kanuni faiz uygulanmasının gerekip gerekmediği

      ayrıca kontrol edilmelidir.

      Aynı durum ilamlı icra bakımından da geçerlidir.

      Mahkeme hükmünde yalnızca “kanuni faiz uygulanmasına” karar verilmiş olması halinde, icra aşamasındaki faiz hesabının da ilgili dönemlerde geçerli oranlar dikkate alınarak yapılması gerekir.

      Bu nedenle yeni sistemde faiz hesabı artık dosyanın sonunda yapılan yardımcı bir matematik işlemi değil, ayrı bir hukuki inceleme alanıdır.

      Tazminat Hukukunda İkinci Değişiklik: TBK m.55

      7589 sayılı Kanun’un 18. maddesiyle Türk Borçlar Kanunu’nun 55. maddesine iki yeni fıkra eklendi.

      Ancak burada kapsamın doğru belirlenmesi gerekir.

      Düzenleme bütün maddi tazminat davalarına uygulanacak genel bir faiz rejimi getirmemektedir. Yeni hükümler özellikle;

      çalışma gücünün azalması veya yitirilmesinden doğan kayıplar

      ile

      ölüm nedeniyle destekten yoksun kalma zararlarını

      düzenlemektedir.

      (Mevzuat: 7589 sayılı Kanun m.18, TBK m.55 değişikliği, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

      Bilinen Kazanç Dönemi İçin Olay Tarihinden Faiz

      Yeni düzenleme tazminat hesabında kazancın bilindiği ve bilinemediği dönemleri birbirinden ayırmaktadır.

      Zarar görenin veya desteğin kazancının bilindiği döneme ilişkin hesaplanan tazminata haksız fiilin veya zarar doğuran olayın meydana geldiği tarihten itibaren kanuni faiz uygulanacaktır.

      Örneğin trafik kazası nedeniyle çalışma gücü kaybına uğrayan bir kişinin olay tarihinden hesaplama tarihine kadar gerçekleşmiş ve belirlenebilir kazançları bulunuyorsa, bu döneme ilişkin zarar bakımından faiz olay tarihinden başlayacaktır.

      Geleceğe İlişkin Zarar İçin Karar Tarihinden Faiz

      Kazancın bilinemediği dönem bakımından ise kanun farklı bir faiz başlangıç tarihi benimsemiştir.

      Geleceğe ilişkin varsayımsal kazanç üzerinden hesaplanan tazminat bölümüne karar tarihinden itibaren kanuni faiz uygulanacaktır.

      Böylelikle aynı tazminat hesabının içerisinde farklı faiz başlangıç tarihlerinin bulunması mümkün hale gelmiştir.

      Bu ayrım özellikle aktüerya raporlarının hazırlanması ve denetlenmesi bakımından önemlidir.

      Bir bilirkişi raporunda yalnızca toplam tazminat rakamının gösterilmesi yerine, tazminatın hangi bölümünün bilinen kazanç dönemine, hangi bölümünün geleceğe ilişkin bilinmeyen kazanç dönemine ait olduğunun da anlaşılabilir olması gerekir.

      Destekten Yoksun Kalma Tazminatında Aynı Sistem

      Ölüm nedeniyle destekten yoksun kalan kişilerin zararlarında da aynı ayrım uygulanacaktır.

      Burada değerlendirme desteğin kazancı üzerinden yapılır.

      Desteğin kazancının bilindiği döneme ilişkin tazminat bakımından faiz zarar doğuran olay tarihinden; kazancın bilinemediği geleceğe ilişkin dönem bakımından ise karar tarihinden başlayacaktır.

      Özellikle uzun süren yargılamalarda bu ayrım, hükmedilecek toplam tutar üzerinde önemli sonuçlar doğurabilir.

      Erken Ödemelerde Oransal Mahsup

      TBK m.55’e eklenen diğer önemli düzenleme, tazminat sorumlusu tarafından yargılama öncesinde veya yargılamanın erken aşamasında yapılan ödemelerle ilgilidir.

      Kanun, çalışma gücü kaybı ve destekten yoksun kalma tazminatlarında ifa amacıyla tahkikat başlayıncaya kadar yapılan ödemenin, ödeme tarihine göre belirlenecek tazminat miktarından oransal olarak mahsup edilmesini öngörmektedir.

      Burada önemli olan yalnızca daha önce ödenmiş paranın nominal miktarı değildir.

      Ödemenin, yapıldığı tarihte hesaplanabilecek tazminatın ne kadarına karşılık geldiği önem kazanmıştır.

      Özellikle yüksek enflasyon ortamında olaydan kısa süre sonra yapılan ödemenin yıllar sonra hesaplanan tazminattan nominal olarak çıkarılması ile oransal mahsup edilmesi arasında önemli farklar ortaya çıkabilir.

      Geçiş Hükmü: Dava Tarihinden Önce Olay Tarihine Bakılmalı

      TBK m.55 değişikliğinin uygulamasında en önemli konulardan biri geçiş hükmüdür.

      Yeni düzenlemeler, 7589 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra meydana gelen haksız fiiller veya zarar doğuran olaylar bakımından uygulanacaktır.

      Değişiklikten önce meydana gelen olaylarda ise eski hükümlerin uygulanmasına devam edilecektir.

      (Mevzuat: 7589 sayılı Kanun, geçiş hükümleri, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

      Dolayısıyla burada kritik tarih her zaman dava tarihi değildir.

      Örneğin zarar doğuran olay 2025 yılında meydana gelmiş ancak dava 2027 yılında açılmışsa, yalnızca dava tarihinden hareket edilerek yeni TBK m.55 hükümlerinin uygulanacağı sonucuna varılmamalıdır.

      Öncelikle zarar doğuran olayın tarihi kontrol edilmelidir.

      Bilirkişi Raporlarında Yeni Kontrol Alanı

      Yeni düzenlemeler özellikle aktüerya ve hesap bilirkişisi raporlarının daha ayrıntılı denetlenmesini gerektiriyor.

      Bir rapor incelenirken en azından şu soruların cevaplandırılması gerekir:

      • Uygulanan faiz türü doğru mu?
      • Kanuni faiz uygulanacaksa ilgili dönemlerde doğru oran kullanılmış mı?
      • Faiz başlangıç tarihi doğru belirlenmiş mi?
      • Çalışma gücü kaybı veya destekten yoksun kalma hesabında bilinen ve bilinemeyen kazanç dönemleri ayrılmış mı?
      • Bu dönemlere doğru faiz başlangıç tarihleri uygulanmış mı?
      • Daha önce ödeme yapılmışsa oransal mahsup doğru hesaplanmış mı?
      • Yeni TBK m.55 hükümleri olay tarihi itibarıyla gerçekten uygulanabilir mi?

      Ana tazminat hesabının doğru olması, faiz veya mahsup yöntemindeki hatayı ortadan kaldırmaz.

      Özellikle yüksek tutarlı dosyalarda faiz başlangıç tarihindeki veya uygulanacak orandaki bir hata, hükmedilecek toplam tutarda ciddi farklılık yaratabilir.

      Değişikliğin Anayasal Arka Planı

      Yeni kanuni faiz sistemini değerlendirirken düzenlemenin ortaya çıktığı anayasal tartışmayı da gözden kaçırmamak gerekir.

      Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Caner Şafak başvurusunda, uzun süren bir yargılama sonunda tahsil edilen alacağın enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybetmesini mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirdi.

      Buradaki temel mesele yalnızca alacağa faiz uygulanıp uygulanmaması değildi.

      Asıl sorun, uygulanan faize rağmen alacağın reel değerindeki önemli kaybın alacaklının üzerinde bırakılmasıydı.

      (Karar: Caner Şafak, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, B. No: 2024/41763, çevrimiçi, 08.07.2025, URL: https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2024/41763)

      Bu bireysel başvuru kararının hemen ardından kanuni faiz düzenlemesi norm denetiminde de Anayasa Mahkemesinin önüne geldi.

      Anayasa Mahkemesi, E.2024/24, K.2025/164 sayılı kararında 3095 sayılı Kanun’un 1. maddesindeki sistemi sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti.

      Mahkemenin değerlendirmesinde de alacağın enflasyon karşısında uğradığı değer kaybını karşılayabilecek etkili bir mekanizmanın bulunup bulunmadığı belirleyici unsurlardan biri oldu.

      (Karar: Anayasa Mahkemesi, E.2024/24, K.2025/164, çevrimiçi, 22.07.2025, URL: https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/ND/2025/164)

      7589 sayılı Kanun ile getirilen değişken faiz sistemi bu anayasal tartışmanın ardından yürürlüğe girmiştir.

      Ancak yeni düzenleme başka bir soruyu beraberinde getiriyor:

      Yeni Sistem Alacağın Reel Değerini Gerçekten Koruyor mu?

      Kanuni faizin sabit bir oran yerine ekonomik bir göstergeye bağlanması, eski sisteme göre önemli bir değişikliktir.

      Reeskont oranı değiştikçe kanuni faizin de belirli aralıklarla değişebilmesi, sabit bir oranın yıllarca ekonomik gerçeklikten kopması riskini azaltmaktadır.

      Ancak buradan alacağın reel değerinin artık her koşulda korunacağı sonucu çıkarılamaz.

      Çünkü kanunun referans aldığı reeskont oranı ile enflasyon aynı ekonomik gösterge değildir.

      Nitekim yeni düzenlemeye yönelik ilk akademik eleştiriler de bu noktada yoğunlaşmaktadır.

      H. Burak Gemalmaz’ın Eleştirisi: Reeskont Oranı Enflasyon Değildir

      Prof. Dr. H. Burak Gemalmaz, yeni kanuni faiz sistemine ilişkin değerlendirmesinde değişken faiz sistemine geçilmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendirmekle birlikte, kullanılan ölçütün alacağın reel değerini korumak bakımından yeterliliğini sorgulamaktadır.

      Eleştirinin temelinde oldukça basit fakat önemli bir ayrım bulunmaktadır:

      Reeskont oranı, enflasyon oranı değildir.

      Reeskont oranı TCMB tarafından para politikası ve ekonomik koşullar dikkate alınarak belirlenmektedir. Dolayısıyla ekonomik ve parasal tercihlere bağlı olarak reeskont oranının enflasyonun altında kalması mümkündür.

      Gemalmaz, bunun yalnızca teorik bir ihtimal olmadığını geçmiş veriler üzerinden göstermektedir. Değerlendirmesinde özellikle 2021-2023 döneminde reeskont oranlarının resmi enflasyonun altında kaldığına; 2022 yılında resmi enflasyon yüzde 64,27 iken reeskont oranının yüzde 9,75 düzeyinde bulunduğuna dikkat çekmektedir.

      Üstelik yeni düzenleme reeskont oranının tamamını değil, yüzde seksenini kanuni faiz olarak kabul etmektedir.

      Bu nedenle reeskont oranının enflasyonun gerisinde kaldığı bir ekonomik ortamda, kanuni faizin de alacağın reel değer kaybını karşılamakta yetersiz kalması mümkündür.

      (Yazı: “Yeni Kanuni Faiz Oranı, Alacağın Enflasyon Karşısında Değer Kaybetmesini Engelleyecek Mi?”, H. Burak Gemalmaz, LinkedIn, çevrimiçi, 19.08.2026, URL: https://tr.linkedin.com/posts/h-burak-gemalmaz-668b1134_yeni-kanuni-faiz-oran%C4%B1-alaca%C4%9F%C4%B1n-enflasyon-activity-7490285467121115136-mlmm)

      Gemalmaz bu nedenle alternatif modeller üzerinde de durmaktadır. Reeskont oranının belirli bir yüzdesinin alınması yerine reeskont oranına belirli bir puan eklenmesi veya doğrudan enflasyonla bağlantılı bir hesaplama yönteminin benimsenmesi, alacağın reel değerinin korunması bakımından daha güçlü seçenekler olarak tartışılabilir.

      Yeni Düzenleme Sorunu Çözdü mü?

      Kanaatimizce burada iki farklı soruya iki farklı cevap verilmesi gerekir.

      İlk soru şudur:

      Yeni sistem, önceki sabit kanuni faiz sisteminden daha işlevsel midir?

      Kanaatimizce evet.

      Ekonomik göstergelere bağlı olarak değişebilen bir faiz oranı, uzun süre değişmeden kalan sabit bir orana kıyasla ekonomik koşullara daha duyarlı bir mekanizma oluşturmaktadır.

      Ancak ikinci soru daha zordur:

      Yeni sistem, alacağın enflasyon karşısındaki reel değerinin korunmasını garanti ediyor mu?

      Buna aynı kesinlikle olumlu cevap vermek mümkün değildir.

      Reeskont oranı ile enflasyon arasında zorunlu ve birebir bir bağlantı bulunmamaktadır. Dolayısıyla reeskont oranının enflasyonun önemli ölçüde altında kaldığı dönemlerde, kanuni faiz matematiksel olarak doğru uygulanmasına rağmen alacaklı yine reel kayba uğrayabilir.

      Bu nedenle 7589 sayılı Kanun ile getirilen modeli, Anayasa Mahkemesinin işaret ettiği sorunu kesin olarak ortadan kaldıran nihai bir çözümden ziyade, önceki sisteme göre ekonomik gelişmelere daha duyarlı fakat başarısı uygulamada görülecek bir mekanizma olarak değerlendirmek daha ihtiyatlıdır.

      Munzam Zarar Tartışması Devam Edebilir

      Yeni sistemle birlikte dikkat edilmesi gereken başka bir mesele de kanuni faizi aşan zararların gelecekte nasıl değerlendirileceğidir.

      Kanuni faiz uygulanmasına rağmen alacağın reel değerinde önemli bir kayıp meydana gelmesi halinde, alacaklının bu kaybı hangi koşullarda ayrıca talep edebileceği sorunu ortadan kalkmış değildir.

      Özellikle TBK m.122 kapsamındaki aşkın (munzam) zarar ile Anayasa Mahkemesinin mülkiyet hakkı yaklaşımı arasındaki ilişkinin yeni faiz sistemi altında nasıl şekilleneceği, önümüzdeki dönemde Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla daha belirgin hale gelecektir.

      Bu nedenle bugün için yeni sistem hakkında kesin olarak söylenebilecek husus şudur:

      7589 sayılı Kanun kanuni faiz tartışmasını sona erdirmedi; tartışmanın merkezini değiştirdi.

      Eski sistemde temel problem sabit kanuni faiz oranının ekonomik gerçeklikten kopmasıydı.

      Yeni dönemde ise temel soru şudur:

      Reeskont oranının yüzde seksenine bağlı değişken faiz sistemi, alacağın reel değerini korumaya gerçekten yeterli olacak mı?

      Bu sorunun cevabı yalnızca kanun metninden değil, önümüzdeki yıllardaki enflasyon-reeskont ilişkisi ve yüksek mahkemelerin yeni sisteme ilişkin içtihatlarından ortaya çıkacaktır.

      Uygulamacı Açısından Sonuç

      1. Yargı Paketi sonrasında faiz hesabının dava sonunda yapılan mekanik bir işlem olarak görülmemesi gerekir.

      Bir para alacağı bakımından öncelikle;

      hangi faiz türünün uygulanacağı,

      faizin hangi tarihten başlayacağı,

      hangi dönem bakımından hangi oranın geçerli olduğu

      ve

      uyuşmazlıkta özel bir faiz düzenlemesinin bulunup bulunmadığı

      tespit edilmelidir.

      Çalışma gücü kaybı ve destekten yoksun kalma tazminatlarında ise buna başka bir ayrım daha eklenmiştir:

      Zararın hangi bölümü bilinen kazanç dönemine, hangi bölümü gelecekteki bilinmeyen kazanç dönemine aittir?

      Dolayısıyla uygulamacının soracağı soru artık yalnızca:

      “Alacak veya tazminat ne kadar?”

      olmamalıdır.

      Bunun hemen ardından şu sorunun da cevaplandırılması gerekir:

      “Bu alacağa hangi faiz, hangi tarihten ve hangi dönemsel oran üzerinden uygulanacak; yapılan hesap alacağın gerçek ekonomik sonucunu doğru biçimde yansıtıyor mu?”

      İlgili Mevzuat, Kararlar ve Akademik Değerlendirmeler

      7589 sayılı Kanun
      Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, 16.07.2026.
      URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm

      Anayasa Mahkemesi – Caner Şafak
      AYM Genel Kurulu, B. No: 2024/41763, 08.07.2025.
      URL: https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2024/41763

      Anayasa Mahkemesi – Kanuni Faiz İptal Kararı
      AYM, E.2024/24, K.2025/164, 22.07.2025.
      URL: https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/ND/2025/164

      H. Burak Gemalmaz – Yeni Kanuni Faiz Sistemine İlişkin Değerlendirme
      “Yeni Kanuni Faiz Oranı, Alacağın Enflasyon Karşısında Değer Kaybetmesini Engelleyecek Mi?”, LinkedIn, 19.08.2026.
      URL: https://tr.linkedin.com/posts/h-burak-gemalmaz-668b1134_yeni-kanuni-faiz-oran%C4%B1-alaca%C4%9F%C4%B1n-enflasyon-activity-7490285467121115136-mlmm

      Somut Dosyanız Bakımından İnceleme

      Kanuni faiz hesabının, tazminatta faiz başlangıç tarihinin veya bilirkişi raporunda kullanılan faiz ve mahsup yönteminin dosyanız bakımından doğru olup olmadığı, yalnızca raporun sonuç kısmındaki rakama bakılarak değerlendirilemez.

      Özellikle yüksek miktarlı veya uzun süren uyuşmazlıklarda birkaç puanlık faiz farkı, yanlış faiz başlangıç tarihi veya hatalı mahsup yöntemi dosyanın ekonomik sonucunu önemli ölçüde değiştirebilir.

      Dolğun Hukuk Bürosu, alacak ve tazminat uyuşmazlıklarında dava öncesi hukuki değerlendirme, bilirkişi raporlarının hukuki yönden incelenmesi, rapora itirazların hazırlanması, faiz ve tazminat hesabının denetlenmesi ile istinaf ve temyiz süreçlerinde hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

      Dosya incelemesi talep edilirken dava dilekçesi, cevap dilekçesi, bilirkişi ve ek bilirkişi raporları, varsa daha önce yapılan ödemelere ilişkin belgeler ve mahkeme kararının birlikte sunulması, değerlendirmenin dosya bütünlüğü içerisinde yapılabilmesi açısından önemlidir.

      İletişim:
      Telefon: 0212 299 44 22
      E-posta: av.muratcandolgun@gmail.com
      Web: dolgun.av.tr

      Bilgi ve Sorumluluk Notu

      Bu yazı genel hukuki bilgilendirme ve akademik değerlendirme amacıyla hazırlanmıştır. Yazıda yer verilen açıklama ve değerlendirmeler herhangi bir somut uyuşmazlık bakımından hukuki mütalaa, dava stratejisi, sonuç garantisi veya belirli bir hukuki işlemin yapılması yönünde tavsiye niteliğinde değildir.

      Uygulanacak faiz türü ve oranı; borcun hukuki kaynağına, tarafların sıfatına, sözleşme hükümlerine, temerrüt tarihine, özel kanun hükümlerine, olay ve dava tarihine ve somut uyuşmazlığın özelliklerine göre değişebilir. Ticari temerrüt faizi, yabancı para borçları, kamu alacakları ve özel mevzuatta düzenlenen faiz türleri ayrıca değerlendirilmelidir.

      Tazminat hesaplarında zarar türü, olay tarihi, kusur, kazanç verileri, destek ilişkisi, daha önce yapılan ödemeler ve aktüeryal hesap esasları somut olay özelinde incelenmelidir. Mevzuat ve yüksek mahkeme içtihatlarında meydana gelebilecek değişiklikler de burada yapılan değerlendirmelerin sonucunu etkileyebilir.

      Bu nedenle yalnızca bu yazıdaki açıklamalara dayanılarak dava açılması, faiz veya tazminat talebinin oluşturulması, bilirkişi raporunun kabul veya reddedilmesi, kanun yoluna başvurulması ya da herhangi bir hukuki işlemden vazgeçilmesi önerilmez.

      Web sitesindeki içeriğin okunması, elektronik posta gönderilmesi veya büro ile iletişime geçilmesi tek başına avukat-müvekkil ilişkisi oluşturmaz. Hukuki hizmet ilişkisi, somut dosyanın ayrıca değerlendirilmesi ve taraflar arasında vekalet veya hukuki hizmet ilişkisinin kurulmasıyla başlar.

    1. 12. Yargı Paketi Sonrası Birleştirme Kararları ve BAM Kararlarının Temyizi

      12. Yargı Paketi Sonrası Birleştirme Kararları ve BAM Kararlarının Temyizi

      7589 sayılı Kanun ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun kanun yollarına ilişkin bazı hükümlerinde önemli değişiklikler yapıldı. Ancak bu değişiklikleri yalnızca “istinaf ve temyiz sisteminde yenilik” şeklinde okumak, düzenlemenin nedenini ve uygulamadaki etkisini açıklamak bakımından yeterli değildir.

      Yeni hükümlerin önemli bir bölümü, Anayasa Mahkemesinin kanun yolu denetimine erişim konusunda verdiği iki kararın ardından ortaya çıktı.

      Bunlardan ilki davaların birleştirilmesine, ikincisi ise bölge adliye mahkemesinin ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak yeniden esas hakkında hüküm kurduğu durumlarda temyiz hakkına ilişkindir.

      Her iki değişikliğin arkasında da benzer bir sorun bulunmaktadır:

      Bir mahkemenin tarafların yargılamadaki durumunu önemli ölçüde etkileyen kararının etkili bir kanun yolu denetiminin dışında kalması.

      Birleştirme Kararlarında Sorun Neydi?

      HMK m.166 uyarınca, aynı yargı çevresinde bulunan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış ve aralarında bağlantı bulunan davalar birleştirilebilir.

      Eski sistemde ikinci davanın açıldığı mahkemenin verdiği birleştirme kararı, ilk davanın açıldığı mahkemeyi bağlıyordu.

      Ancak önemli bir sorun vardı.

      Birleştirme kararına karşı bağımsız olarak kanun yoluna başvurulamıyor; bu konudaki itiraz ancak esas hükümle birlikte ileri sürülebiliyordu.

      Bunun sonucu olarak bir mahkeme, başka bir mahkemenin verdiği birleştirme kararı nedeniyle kendisine gönderilen davaya bakmak zorunda kalabiliyor; fakat birleştirme kararının hukuka uygunluğu o aşamada üst mahkeme tarafından denetlenemiyordu.

      Anayasa Mahkemesi bu sistemi kanuni hakim güvencesi bakımından sorunlu buldu.

      AYM Kararından Sonra Sistem Nasıl Değişti?

      7589 sayılı Kanun ile HMK m.166 ve m.168 birlikte değiştirildi.

      Yeni sistemin mantığı iki aşamalıdır.

      İlk olarak, aynı yargı çevresinde bulunan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemeleri arasında verilen birleştirme kararına karşı artık esas hükmü beklemeksizin istinaf yoluna başvurulabilir.

      İkinci olarak, ilk davanın açıldığı mahkeme birleştirme kararı verildiği anda değil, birleştirme kararının kesinleşmesinden itibaren bu kararla bağlı hale gelir.

      Bu iki değişiklik birbirinden bağımsız değildir.

      Kanun koyucu önce birleştirme kararını doğrudan denetlenebilir hale getirmiş, ardından diğer mahkemenin bu kararla bağlı olmasını kararın kesinleşmesine bağlamıştır.

      Böylece birleştirme kararının hukuka uygunluğu konusunda önce kanun yolu denetimi yapılabilmesi mümkün hale gelmiştir.

      Uygulamacı İçin Asıl Yenilik: Esas Hükmü Beklememek

      Değişikliğin pratik sonucu burada ortaya çıkıyor.

      Örneğin aynı yargı çevresindeki iki asliye ticaret mahkemesinde görülen iki dava arasında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle ikinci davanın ilk dava ile birleştirilmesine karar verildiğini düşünelim.

      Birleştirmenin hukuka aykırı olduğunu düşünen taraf artık yargılamanın tamamlanmasını beklemek zorunda değildir.

      Birleştirme kararının kendisine karşı istinaf yoluna gidebilir.

      Dolayısıyla avukat bakımından birleştirme kararı artık yalnızca dosyanın hangi mahkemede devam edeceğini gösteren teknik bir ara işlem olarak görülmemelidir.

      Karar tebliğ edildiğinde bağımsız bir kanun yolu değerlendirmesi yapılması gerekir.

      Ayırma Kararlarında Aynı Değişiklik Yapılmadı

      Burada önemli bir ayrım bulunmaktadır.

      Kanun koyucu birleştirme kararlarını bağımsız istinafa açarken ayırma kararları bakımından aynı yolu benimsemedi.

      İlk derece mahkemesinin verdiği ayırma kararına karşı istinaf yoluna ancak esas hükümle birlikte başvurulabilir.

      Bölge adliye mahkemesinin verdiği birleştirme ve ayırma kararlarına karşı temyiz bakımından da esas hükmün beklenmesi gerekir.

      Üstelik birleştirme veya ayırma konusundaki hukuka aykırılık tek başına BAM’da hükmün kaldırılması veya Yargıtayda bozma nedeni oluşturmaz.

      Dolayısıyla yeni rejimde özellikle şu ayrım önemlidir:

      İlk derece mahkemesinin birleştirme kararı → bağımsız istinaf mümkündür.

      İlk derece mahkemesinin ayırma kararı → ancak hükümle birlikte istinaf edilebilir.

      Bu ayrım, kanun yolu süresinin kaçırılmaması bakımından uygulamada önem taşıyacaktır.

      İkinci Önemli Değişiklik: BAM’ın İlk Defa Kurduğu Hükmün Denetlenmesi

      7589 sayılı Kanun’un kanun yolları bakımından daha önemli değişikliği ise HMK m.362’de yapılmıştır.

      Bu değişikliğin anlaşılabilmesi için önce bölge adliye mahkemesinin istinaf incelemesinde verebileceği kararlar arasındaki farkı görmek gerekir.

      BAM, ilk derece mahkemesinin kararını hukuka uygun bularak istinaf başvurusunu reddedebilir.

      Ancak bazı durumlarda istinaf başvurusunu kabul ederek ilk derece mahkemesinin kararını kaldırır ve uyuşmazlığın esası hakkında kendisi yeni bir hüküm kurar.

      İşte tartışma tam olarak burada ortaya çıkmıştır.

      Neden Anayasal Bir Sorun Ortaya Çıktı?

      Eski HMK m.362/1-a uyarınca belirli parasal sınırın altında kalan uyuşmazlıklarda BAM kararları temyiz edilemiyordu.

      Bu kural, BAM’ın yalnızca ilk derece mahkemesinin kararını onayladığı durumlarda değil; ilk derece kararını kaldırıp tamamen farklı bir hüküm kurduğu durumlarda da uygulanabiliyordu.

      Böylece teorik olarak şu durum ortaya çıkabiliyordu:

      İlk derece mahkemesi davayı reddediyor.

      Davacı istinafa başvuruyor.

      BAM istinafı kabul ediyor, ilk derece kararını kaldırıyor ve davayı kabul ediyor.

      Ancak BAM’ın ilk kez kurduğu bu yeni hüküm, parasal kesinlik sınırı nedeniyle Yargıtay tarafından hiç incelenemiyordu.

      Anayasa Mahkemesi 26 Şubat 2026 tarihli kararında bu durumu hükmün denetlenmesini talep etme hakkı bakımından değerlendirdi ve düzenlemeyi istinaf başvurusunun kısmen veya tamamen kabul edildiği durumlar yönünden Anayasa’ya aykırı buldu.

      7589 Sayılı Kanun Ne Getirdi?

      Bu kararın ardından HMK m.362’ye yeni üçüncü fıkra eklendi.

      Yeni sistemde BAM’ın;

      istinaf başvurusunu kısmen veya tamamen kabul etmesi,

      ilk derece mahkemesi kararını kaldırması

      ve

      yeniden esas hakkında karar vermesi

      halinde, temyiz edilebilirlik bakımından özel bir rejim uygulanmaktadır.

      Temel kural şudur:

      BAM tarafından yeniden esas hakkında verilen kararın kabul veya reddedilen kısmı, miktar veya değer itibarıyla HMK m.341/2’deki istinaf parasal sınırının üzerindeyse, karar temyiz edilebilir.

      Bu nokta önemlidir.

      Normal temyiz sınırı ile BAM’ın kaldırma üzerine yeniden esas hakkında verdiği kararlar bakımından getirilen sınır aynı değildir.

      Kanun koyucu burada daha düşük olan istinaf parasal sınırını esas alarak Yargıtay denetiminin alanını genişletmiştir.

      Neden İstinaf Sınırı Esas Alınıyor?

      Düzenlemenin arkasındaki düşünce, BAM’ın bu durumda yalnızca bir denetim mahkemesi gibi hareket etmemesidir.

      İlk derece hükmünü kaldırıp yerine yeni bir hüküm kurduğunda BAM, uyuşmazlık hakkında tarafları doğrudan etkileyen yeni bir karar vermektedir.

      Bu nedenle kanun koyucu, BAM’ın ilk kez kurduğu bu hükmün Yargıtay denetimine erişimini klasik temyiz sınırından daha geniş tutmuştur.

      Başka bir ifadeyle:

      Bir karar ilk defa BAM tarafından kurulmuşsa, tarafların bu yeni hükmü bir üst mahkemeye taşıyabilme imkanının daha geniş olması amaçlanmıştır.

      Bu yaklaşım aynı zamanda Anayasa Mahkemesinin hükmün denetlenmesini talep etme hakkına ilişkin değerlendirmesinin kanuna yansımasıdır.

      Ancak Her Kaldırma Kararı Otomatik Olarak Temyiz Edilebilir Değil

      Yeni düzenleme “BAM ilk derece kararını kaldırdıysa karar mutlaka temyiz edilir” anlamına gelmez.

      Öncelikle BAM’ın yeniden esas hakkında hüküm kurmuş olması gerekir.

      Ardından kararın kabul veya reddedilen kısmının miktar veya değeri kontrol edilmelidir.

      Kanun ayrıca temyiz sınırının altında kalan bazı kararlar bakımından ilk derece mahkemesi kararı ile BAM kararı arasındaki parasal farkı dikkate alan özel bir sınırlama da getirmiştir.

      Dolayısıyla artık BAM kararlarının temyiz edilebilirliği tek bir parasal sınır kontrolüyle belirlenemez.

      Kararın nasıl oluştuğu da incelenmelidir.

      Uygulamada Bir BAM Kararı Geldiğinde Ne Yapılmalı?

      Yeni sistemde bir BAM kararının kanun yolu incelemesi kanaatimizce şu sırayla yapılmalıdır:

      Öncelikle istinaf başvurusunun reddedilip reddedilmediğine bakılmalıdır.

      Başvuru kabul edilmişse, ilk derece hükmünün kaldırılıp kaldırılmadığı belirlenmelidir.

      Kaldırılmışsa BAM’ın dosyayı geri gönderip göndermediği veya kendisinin yeniden esas hakkında hüküm kurup kurmadığı tespit edilmelidir.

      BAM yeniden hüküm kurmuşsa bu kez HMK m.362/3’teki özel temyiz rejimi uygulanmalıdır.

      Son aşamada ise kararın kabul ve ret miktarı, ilgili yılın parasal sınırları ve kanundaki özel istisnalar birlikte değerlendirilmelidir.

      Bu sıra önemlidir. Çünkü yeni düzenlemeden sonra yalnızca uyuşmazlığın toplam değerine bakarak “temyize tabi” veya “kesin” sonucuna ulaşmak hatalı olabilir.

      Karardaki “Kesin” İbaresi Tek Başına Belirleyici Değildir

      Uygulamada kararların hüküm kısmında kanun yoluna ilişkin açıklamalar bulunmaktadır.

      Ancak mahkemenin kararında “kesin” ifadesinin bulunması, kanunen açık olan bir kanun yolunu ortadan kaldırmaz.

      Aynı şekilde yanlışlıkla temyiz yolunun açık olduğunun belirtilmesi de kanunun kesin saydığı bir kararı temyize açık hale getirmez.

      Bu nedenle özellikle 7589 sayılı Kanun sonrasında verilen BAM kararlarında kanun yolu bildiriminin HMK m.362’nin güncel haliyle ayrıca karşılaştırılması gerekir.

      Yeni düzenlemenin henüz çok yeni olması da bu kontrolü daha önemli hale getirmektedir.

      İki Değişikliğin Ortak Noktası: Kararın Denetlenebilirliği

      Birleştirme kararları ile BAM’ın yeniden esas hakkında verdiği kararlar ilk bakışta birbirinden oldukça farklı iki konu gibi görünebilir.

      Ancak 12. Yargı Paketi bakımından bunları aynı başlık altında önemli hale getiren ortak bir düşünce vardır:

      Yargılamanın sonucunu veya görüleceği mahkemeyi önemli biçimde etkileyen bir kararın etkili bir üst mahkeme denetiminden tamamen yoksun bırakılmaması.

      Birleştirme kararında sorun, başka bir mahkemeyi bağlayan kararın bağımsız olarak denetlenememesiydi.

      BAM kararında ise sorun, ilk derece hükmünü ortadan kaldırarak ilk kez yeni bir hüküm kuran istinaf mahkemesi kararının bazı durumlarda Yargıtay denetimine hiç ulaşamamasıydı.

      Her iki konuda da Anayasa Mahkemesi kararları kanun koyucunun müdahalesini tetikledi.

      Bu nedenle 7589 sayılı Kanun’un bu hükümlerini yalnızca teknik bir “kanun yolu değişikliği” olarak değil, mahkeme kararlarının denetlenebilirliği ile kanuni hakim ve hak arama özgürlüğü arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi olarak okumak daha doğru olacaktır.

      Sonuç

      12. Yargı Paketi hukuk yargılamasında bütün istinaf ve temyiz sistemini değiştirmemiştir. Ancak iki önemli noktada mevcut sistemin sınırlarını yeniden çizmiştir.

        Birincisi, aynı yargı çevresindeki aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemeleri arasında verilen birleştirme kararlarının bağımsız olarak istinaf edilebilmesidir. Bunun doğal sonucu olarak ilk davanın açıldığı mahkemenin birleştirme kararıyla bağlı olması da kararın kesinleşmesine bağlanmıştır.

        İkincisi ve uygulamada daha geniş etki doğurabilecek değişiklik ise BAM’ın istinaf başvurusunu kabul ederek ilk derece hükmünü kaldırdığı ve yeniden esas hakkında karar verdiği dosyalarda temyiz imkanının genişletilmesidir.

        Bu nedenle yeni dönemde bir BAM kararını incelerken yalnızca “uyuşmazlığın değeri temyiz sınırını geçiyor mu?” sorusunu sormak yeterli değildir.

        Bundan önce sorulması gereken soru şudur:

        Bölge adliye mahkemesi bu dosyada yalnızca ilk derece kararını mı denetledi, yoksa ilk derece hükmünü kaldırarak uyuşmazlık hakkında yeni bir hüküm mü kurdu?

        Bu ayrım, 7589 sayılı Kanun sonrasında hukuk yargılamasında kanun yolu stratejisinin temel kontrol noktalarından biri haline gelmiştir.


        İlgili Kararlar ve Mevzuat

        Bu yazıda ele alınan değişikliklerin değerlendirilmesinde özellikle aşağıdaki düzenleme ve kararlar önem taşımaktadır:

        • 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.166, m.168 ve m.362
        • 7589 sayılı Kanun
        • Anayasa Mahkemesi, E.2024/237, K.2025/137, 17.06.2025: HMK m.166/1’de yer alan ve birleştirme kararının diğer mahkemeyi doğrudan bağlamasını öngören düzenlemeye ilişkin iptal kararı. Anayasa Mahkemesi, düzenlemeyi özellikle kanuni hakim güvencesi ve birleştirme kararının etkili biçimde denetlenebilmesi yönünden değerlendirmiştir. (Norm Kararlar Bilgi Bankası)
        • Anayasa Mahkemesi, E.2026/49, K.2026/48, 26.02.2026: Bölge adliye mahkemesinin istinaf başvurusunu kabul ederek ilk derece kararını kaldırdığı ve yeniden esas hakkında hüküm kurduğu durumlarda temyiz imkanının sınırlandırılmasına ilişkin karar. Karar, hükmün denetlenmesini talep etme hakkı bakımından önem taşımaktadır. (Norm Kararlar Bilgi Bankası)

        Somut Dosyalar Bakımından Ne Yapılmalı?

        7589 sayılı Kanun sonrasında özellikle birleştirme kararları ile bölge adliye mahkemelerinin verdiği kararların kanun yolu bakımından otomatik biçimde değerlendirilmemesi gerekir.

        Bir dosyada;

        kararın hangi tarihte verildiği, ilk derece veya bölge adliye mahkemesi kararı olup olmadığı, BAM’ın ilk derece kararını kaldırıp kaldırmadığı, yeniden esas hakkında hüküm kurulup kurulmadığı, uyuşmazlığın parasal değeri ve ilgili yılın kanun yolu sınırları ayrı ayrı incelenmelidir.

        Özellikle bir kararın hüküm kısmında “kesin” olduğunun belirtilmiş bulunması, kanun yolu incelemesini sona erdiren tek başına yeterli bir veri değildir. Kanun yolu hakkının bulunup bulunmadığı, yürürlükteki usul hükümleri ve somut kararın niteliği üzerinden ayrıca değerlendirilmelidir.

        Hukuki Değerlendirme ve Başvuru

        Bölge adliye mahkemesi kararınızın temyize açık olup olmadığı, birleştirme veya ayırma kararına karşı hangi aşamada başvuru yapılabileceği ya da 7589 sayılı Kanun’un mevcut dosyanıza etkisi konusunda tereddüt bulunması halinde, karar ve dosya evrakı üzerinden bireysel hukuki inceleme yapılması mümkündür.

        Avukat Murat Can Dolğun, hukuk yargılamasında istinaf ve temyiz süreçleri, kanun yolu stratejisinin belirlenmesi ve yüksek mahkeme başvurularının hazırlanması konularında hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

        Başvuru öncesinde özellikle ilk derece mahkemesi kararı, bölge adliye mahkemesi kararı, tebliğ belgesi ve mevcutsa daha önce sunulmuş kanun yolu dilekçelerinin birlikte iletilmesi, kanun yolu süresi ve başvuru imkanının sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi açısından önemlidir.

        Bilgi ve Sorumluluk Notu

        Bu içerik yalnızca genel hukuki bilgilendirme ve akademik değerlendirme amacıyla hazırlanmıştır. Buradaki açıklamalar herhangi bir somut uyuşmazlık bakımından hukuki görüş, danışmanlık, dava veya kanun yolu stratejisi olarak kabul edilmemelidir.

        Kanun yolu süreleri ve başvuru imkanları; kararın türüne, karar ve tebliğ tarihine, uyuşmazlığın değerine, tarafların taleplerine, geçiş hükümlerine ve somut dosyanın özelliklerine göre değişebilir. Mevzuat ve yargı içtihatlarında sonradan meydana gelebilecek değişiklikler de değerlendirmeyi etkileyebilir.

        Bu nedenle yalnızca bu yazıdaki bilgilere dayanılarak işlem yapılması, dava açılması, kanun yoluna başvurulması veya bir başvurudan vazgeçilmesi önerilmez. Somut dosya bakımından süre ve hak kaybı ihtimali bulunuyorsa ilgili evrakların bir hukukçu tarafından ayrıca incelenmesi gerekir.

        Bu web sitesindeki içeriklerin okunması veya iletişim formu üzerinden bilgi gönderilmesi, tek başına avukat-müvekkil ilişkisi kurmaz. Avukatlık hizmeti ancak somut dosyanın değerlendirilmesi ve taraflar arasında ayrıca vekalet veya hukuki hizmet ilişkisinin kurulmasıyla başlar.

      1. Belirsiz Alacak Davasından Kısmi Davaya: 12. Yargı Paketi Sonrası Dava Stratejisi

        Belirsiz Alacak Davasından Kısmi Davaya: 12. Yargı Paketi Sonrası Dava Stratejisi

        31 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanan 7589 sayılı Kanun ile hukuk yargılamasında alacak davalarının kuruluşunu doğrudan etkileyen önemli bir değişiklik yapıldı. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun belirsiz alacak davasını düzenleyen 107. maddesi yürürlükten kaldırılırken, kısmi davaya ilişkin 109. maddeye yeni bir fıkra eklendi.

        Bu değişiklik ilk bakışta bir dava türünün kaldırılması ve diğerinin kapsamının genişletilmesi şeklinde okunabilir. Ancak uygulamadaki etkisi bundan daha geniştir. Yeni düzenleme; dava açılırken talep sonucunun nasıl belirleneceğini, bilirkişi incelemesi sonrasında talebin nasıl artırılacağını ve özellikle zamanaşımı riskinin nasıl yönetileceğini yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor.

        Belirsiz Alacak Davası Neden Önemliydi?

        Belirsiz alacak davasının temel işlevi, davacının dava açıldığı anda alacağının miktarını veya değerini tam ve kesin olarak belirlemesinin kendisinden beklenemediği durumlarda ortaya çıkıyordu.

        Özellikle zararın veya alacağın gerçek miktarının bilirkişi incelemesi, karşı tarafın kayıtları ya da yargılama sırasında toplanacak deliller sonucunda ortaya çıkabildiği uyuşmazlıklarda bu kurum önemli bir usuli imkan sağlıyordu.

        Tazminat davaları, bazı işçilik alacakları ve hesaplamanın teknik inceleme gerektirdiği uyuşmazlıklar bunun tipik örnekleri arasındaydı.

        7589 sayılı Kanun ise HMK m.107’yi bütünüyle yürürlükten kaldırdı. Dolayısıyla 31 Temmuz 2026 sonrasında açılan davalarda artık HMK anlamında belirsiz alacak davası bulunmuyor.

        Bu noktada değişikliğin yalnızca terminolojik olmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Uygulamacının artık dava açarken farklı bir usul stratejisi kurması gerekiyor.

        Yeni Sistemin Merkezinde Kısmi Dava Var

        Kanun koyucu belirsiz alacak davasını kaldırırken, HMK m.109’da düzenlenen kısmi davaya yeni bir imkan ekledi.

        Yeni hükme göre, alacağın yalnızca bir kısmının dava edildiği durumlarda davacı talebini aynı dava içerisinde bir defaya mahsus olmak üzere ve tahkikat sona erinceye kadar artırabilecek.

        Üstelik bu artırım, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmayacak.

        Bunun pratik sonucu önemlidir.

        Örneğin davacı, miktarı henüz kesin olarak ortaya çıkmamış bir alacağının belirli bir bölümünü dava konusu yapabilir. Yargılama sırasında bilirkişi incelemesi veya diğer deliller sonucunda gerçek alacak miktarı ortaya çıktığında talebini artırabilir.

        Ancak burada önemli bir sınırlama bulunmaktadır:

        Bu imkan aynı dava içerisinde yalnızca bir kez kullanılabilir.

        Dolayısıyla yeni sistem uygulamacıya bir imkan sağlarken, aynı zamanda talep artırımının zamanlamasını dava stratejisinin önemli bir parçası haline getiriyor.

        Talep Artırımında Acele Etmemek Gerekebilir

        Yeni düzenlemenin uygulamada en fazla dikkat gerektiren yönlerinden biri kanaatimizce budur.

        Bir dosyada ilk bilirkişi raporunun alınmış olması, her zaman alacağın nihai miktarının ortaya çıktığı anlamına gelmez. Rapora itiraz edilebilir, ek rapor alınabilir veya yeni deliller sonucunda hesaplama değişebilir.

        Buna karşılık HMK m.109 kapsamında getirilen talep artırma hakkı bir defaya mahsustur.

        Bu nedenle ilk hesaplama ortaya çıkar çıkmaz talebin artırılması her dosyada doğru strateji olmayabilir.

        Uygulamacının;

        • tahkikatın hangi aşamada bulunduğunu,
        • bilirkişi raporunun yeterli olup olmadığını,
        • ek rapor alınma ihtimalini,
        • karşı tarafın rapora yönelik itirazlarını,
        • dosyaya henüz kazandırılmamış delilleri

        birlikte değerlendirmesi gerekir.

        Yeni sistemde mesele yalnızca “talebimi artırabilir miyim?” sorusu değildir.

        Asıl soru, “talebimi ne zaman artırmalıyım?” olacaktır.

        Zamanaşımı Bakımından Önemli Güvence

        Kısmi davanın uygulamadaki en önemli sorunlarından biri, dava edilmeyen bölüm bakımından zamanaşımının devam etmesiydi.

        7589 sayılı Kanun bu konuda önemli bir değişiklik yaptı.

        Yeni HMK m.109/4 uyarınca talep sonradan artırıldığında, artırılan kısım bakımından da zamanaşımı dava tarihinden itibaren kesilmiş sayılacak.

        Bu hüküm, yeni sistemin en önemli unsurlarından biridir.

        Örneğin 1.000.000 TL olduğu düşünülen ancak kesin hesabı henüz yapılamayan bir alacağın 100.000 TL’lik kısmının dava edildiğini varsayalım. Yargılama sonucunda alacağın 850.000 TL olduğunun ortaya çıkması ve talebin kanundaki şartlara uygun şekilde artırılması halinde, artırılan bölüm bakımından zamanaşımının kesilmesi artırım tarihinde değil, ilk davanın açıldığı tarihte gerçekleşmiş kabul edilecektir.

        Böylece kısmi davanın geçmişte yarattığı en önemli risklerden biri önemli ölçüde azaltılmış olmaktadır.

        Kısmi Dava Artık Belirsiz Alacak Davasının Aynısı mı?

        Hayır.

        Yeni düzenlemenin belirsiz alacak davasının gördüğü işlevlerin önemli bir bölümünü kısmi dava üzerinden karşılamaya çalıştığı söylenebilir. Ancak iki kurumun tamamen aynı olduğu sonucuna varmak doğru olmaz.

        Belirsiz alacak davasında davacı, hukuki niteliği itibarıyla alacağının tamamını dava konusu yapmakta; ancak dava başlangıcında bunun miktarını kesin olarak gösterememekteydi.

        Kısmi davada ise davacı, bölünebilir bir alacağın yalnızca belirli bir bölümünü dava etmektedir.

        Dolayısıyla yeni sistemde dava dilekçesinin hazırlanması sırasında hangi miktarın dava konusu edildiğinin ve geriye kalan alacak bölümünün hukuki durumunun açık biçimde ortaya konulması daha da önemli hale gelmektedir.

        Bu ayrım özellikle harç, kesin hüküm, talep sonucu ve vekalet ücreti gibi konularda ileride ortaya çıkabilecek uygulama tartışmaları bakımından gözden kaçırılmamalıdır.

        Dava Dilekçeleri de Yeni Sisteme Göre Kurulmalı

        Değişiklik, yalnızca yargılama sırasında yapılacak işlemleri değil, dava dilekçelerinin hazırlanma biçimini de etkiliyor.

        31 Temmuz 2026 sonrasında açılacak bir alacak davasında artık alışkanlıkla “fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla belirsiz alacak davası” şeklinde bir nitelendirme yapılması mümkün değildir.

        Bunun yerine öncelikle şu sorular cevaplanmalıdır:

        Alacak bölünebilir nitelikte midir? Dava tarihinde hesaplanabilen bölüm nedir? Hangi miktar dava konusu yapılacaktır? Kalan bölümün belirlenmesi için hangi delillerin toplanması gerekmektedir? Talep artırımının hangi aşamada yapılması öngörülmektedir?

        Bu değerlendirme, dava açılmadan önce yapılmalıdır.

        Başka bir ifadeyle yeni düzenleme, talep sonucunun belirlenmesini dava dilekçesinin sonunda yazılan bir rakam olmaktan çıkarıp dava stratejisinin merkezine yerleştirmektedir.

        Eski Dosyalar Bakımından Durum Farklı

        7589 sayılı Kanun’un geçiş hükmü ayrıca önem taşıyor.

        HMK m.107’nin kaldırılması ve HMK m.109’da yapılan değişiklik, 31 Temmuz 2026 tarihinden önce açılmış davalarda uygulanmayacak.

        Dolayısıyla halihazırda görülmekte olan belirsiz alacak davalarının yeni düzenleme nedeniyle kendiliğinden kısmi davaya dönüşmesi söz konusu değildir.

        Bu nedenle uygulamada bir süre iki farklı rejim birlikte varlığını sürdürecektir:

        31 Temmuz 2026’dan önce açılmış davalarda eski hükümler, bu tarihten sonra açılmış davalarda ise yeni sistem esas alınacaktır.

        Özellikle devam eden dosyalarda yalnızca yürürlükteki HMK metnine bakılması bu nedenle yanıltıcı olabilir. Davanın açılış tarihi mutlaka kontrol edilmelidir.

        Uygulamacı Açısından Ne Değişti?

          Eskiden tartışmanın önemli bir bölümü “belirsiz alacak davası mı, kısmi dava mı?” sorusu etrafında şekillenirken, yeni dönemde farklı sorular öne çıkacaktır:

          Alacağın hangi bölümü dava edilmeli? Talep artırımı hangi aşamada yapılmalı? Bilirkişi raporunun kesinleşmesi beklenmeli mi? Bir defalık artırım hakkı ne zaman kullanılmalı?

          Özellikle yüksek miktarlı ticari alacaklar ve tazminat uyuşmazlıklarında bu kararların ekonomik sonuçları da küçümsenmemelidir. Başlangıçta dava edilen miktar harç yükünü etkilerken, talep artırımının zamanlaması ise davacının daha sonra hareket edebileceği alanı doğrudan belirleyebilir.

          Bu nedenle yeni sistemde kısmi dava artık yalnızca “alacağın bir bölümünü dava etmek” şeklinde basit bir usul tercihi olarak değerlendirilmemelidir.

          Sonuç

          7589 sayılı Kanun ile belirsiz alacak davasının kaldırılması, hukuk yargılamasında önemli bir yaklaşım değişikliğine işaret ediyor.

          Kanun koyucu bir taraftan HMK m.107’yi sistemden çıkarırken, diğer taraftan kısmi davada talebin tahkikat sona erinceye kadar bir defaya mahsus artırılmasına ve artırılan kısım bakımından zamanaşımının dava tarihinde kesilmiş sayılmasına imkan tanıdı.

          Yeni düzenleme davacı açısından önemli kolaylıklar sağlıyor. Buna karşılık bir defalık talep artırımı, uygulamacının dosyanın gelişimini daha dikkatli takip etmesini zorunlu kılıyor.

          Bu nedenle 31 Temmuz 2026 sonrasında açılacak alacak davalarında temel mesele artık yalnızca hangi dava türünün seçileceği değildir. Dava edilen miktarın belirlenmesi, delillerin toplanma sırası, bilirkişi incelemesi ve talep artırımının zamanı birlikte düşünülmelidir.

          Kısacası, belirsiz alacak davasının kaldırılmasıyla alacak davalarında strateji ortadan kalkmadı; aksine stratejinin ağırlık merkezi kısmi davaya taşındı.


          Bilgi Notu: Bu yazı genel hukuki bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Somut uyuşmazlıklarda uygulanacak usul hükümleri, davanın açılış tarihi, talebin niteliği, zamanaşımı süresi ve ilgili geçiş hükümleri ayrıca değerlendirilmelidir.