Etiket: Anayasa Mahkemesi

  • Kanuni Faiz ve Tazminat Hesabında Yeni Dönem: 12. Yargı Paketi Ne Değiştirdi?

    Kanuni Faiz ve Tazminat Hesabında Yeni Dönem: 12. Yargı Paketi Ne Değiştirdi?

    7589 sayılı Kanun, para alacakları ve tazminat hesapları bakımından uygulamada doğrudan sonuç doğuracak iki önemli değişiklik getirdi.

    Bunlardan ilki kanuni faizin belirlenme yönteminin değiştirilmesi, ikincisi ise çalışma gücü kaybı ve destekten yoksun kalma tazminatlarında faizin başlangıç tarihi ile yapılan ödemelerin mahsup yönteminin yeniden düzenlenmesi oldu.

    Bu değişiklikler ilk bakışta hesaplamaya ilişkin teknik hükümler gibi görünebilir. Oysa uzun süren bir yargılamada faiz oranı ve faizin başlangıç tarihi, ana para kadar önemli ekonomik sonuçlar doğurabilir.

    Bu nedenle yeni düzenlemeyi yalnızca “kanuni faiz oranı değişti” şeklinde okumak yeterli değildir. Asıl mesele; dava açılırken, bilirkişi raporu incelenirken, hüküm kurulurken ve ilam icraya konulurken hangi faiz sisteminin uygulanacağının doğru belirlenmesidir.

    (Mevzuat: 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)


    Bu Yazıda

    On İkinci Yargı Paketi’nin faiz ve tazminat hukukuna etkisini üç aşamada ele alacağız. Önce yeni düzenlemenin ne getirdiğini ve uygulamada hesaplamaların nasıl değişeceğini inceleyecek; ardından değişikliğin anayasal arka planına ve yeni sisteme yöneltilen eleştirilere geçeceğiz.

      I. Kanuni Faizde Yeni Sistem

      • Sabit kanuni faiz sisteminden değişken faiz sistemine geçiş
      • TCMB reeskont oranının %80’i üzerinden yeni hesaplama yöntemi
      • 30 Haziran kontrolü ve yıl içinde faiz oranının değişmesi
      • Bilirkişi ve icra hesaplarına etkisi

      II. Çalışma Gücü Kaybı ve Destekten Yoksun Kalma Tazminatları

      • TBK m.55’te yapılan değişiklik
      • Bilinen ve bilinemeyen kazanç dönemlerinin ayrılması
      • Olay tarihinden ve karar tarihinden faiz ayrımı
      • Erken ödemelerde oransal mahsup
      • Yeni hükümlerin hangi olaylara uygulanacağı

      III. Değişikliğin Anayasal Arka Planı

      • Anayasa Mahkemesinin Caner Şafak kararı
      • AYM’nin 3095 sayılı Kanun’a ilişkin iptal kararı
      • Alacağın nominal değeri ile reel değerinin korunması arasındaki fark

      IV. Yeni Sisteme Yönelik Eleştiriler

      • Reeskont oranı ile enflasyon arasındaki ilişki
      • H. Burak Gemalmaz’ın yeni sisteme yönelik eleştirileri
      • Reeskont oranının %80’inin yeterliliği sorunu
      • Yeni sistemin alacağın reel değerini koruyup korumadığı
      • Munzam zarar tartışmasının geleceği

      V. Uygulamacı Açısından Sonuç

      • Dava açılırken faiz türünün doğru belirlenmesi
      • Bilirkişi raporlarının yeni sisteme göre denetlenmesi
      • Faiz başlangıç tarihi ve dönemsel oranların kontrolü
      • Somut dosyada eski ve yeni düzenlemenin uygulanabilirliği

      Yazının sonunda ayrıca ilgili mevzuat, Anayasa Mahkemesi kararları ve akademik değerlendirmelere açık URL’leriyle birlikte yer verilecek; somut uyuşmazlıkların değerlendirilmesine ilişkin başvuru yolu ve genel hukuki bilgilendirme notu paylaşılacaktır.


      Kanuni Faizde Sabit Oran Dönemi Sona Erdi

      7589 sayılı Kanun’un 10. maddesiyle 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 1. maddesi yeniden düzenlendi.

      Yeni düzenlemeye göre Türk Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu uyarınca faiz ödenmesi gereken ve faiz miktarının sözleşmeyle belirlenmediği hallerde kanuni faiz artık uzun süre aynı kalan sabit bir oran üzerinden uygulanmayacak.

      Kanuni faiz oranı, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranının yüzde sekseni esas alınarak belirlenecek.

      Kanun bunun yanında yıl ortasında ikinci bir kontrol mekanizması öngörüyor.

      30 Haziran tarihinde geçerli reeskont oranı, önceki yılın 31 Aralık tarihindeki reeskont oranından beş puan veya daha fazla farklılaşmışsa, yılın ikinci yarısında 30 Haziran tarihindeki reeskont oranının yüzde sekseni uygulanacak.

      Böylelikle kanuni faiz, ekonomik göstergelerde meydana gelen değişikliklere belirli ölçüde tepki verebilen değişken bir faiz sistemine dönüştürülmüş oldu.

      (Mevzuat: 7589 sayılı Kanun m.10, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

      Yeni Sistem Uygulamada Nasıl Çalışacak?

      Sistemin temel mantığı iki aşamalıdır.

      Öncelikle ilgili yıl bakımından bir önceki yılın 31 Aralık tarihindeki TCMB reeskont oranı tespit edilir. Bu oranın yüzde sekseni, yeni yılın kanuni faiz oranını oluşturur.

      Ardından 30 Haziran tarihindeki reeskont oranı kontrol edilir.

      İki tarih arasındaki fark beş puandan azsa yılın başında belirlenen oran uygulanmaya devam eder.

      Ancak fark beş puan veya daha fazlaysa yılın ikinci yarısı için faiz oranı yeniden belirlenir.

      Bunun doğal sonucu şudur:

      Aynı alacağa, farklı zaman dilimleri bakımından farklı kanuni faiz oranlarının uygulanması mümkün hale gelmiştir.

      Bu durum özellikle birkaç yıl süren davalarda önemlidir. Faiz hesabının başlangıç tarihinden tahsil tarihine kadar tek bir oran kullanılarak yapılması artık her dosyada doğru sonuç vermeyebilir.

      Uygulamacı Açısından Ne Değişti?

      Yeni düzenlemenin avukatlık pratiğindeki en önemli sonuçlarından biri bilirkişi raporlarının denetlenmesinde ortaya çıkacaktır.

      Örneğin birkaç yıl süren bir alacak davasında bilirkişi raporunda yalnızca toplam faiz miktarının gösterilmesi yeterli görülmemelidir.

      Raporda;

      • hangi dönem bakımından hangi kanuni faiz oranının uygulandığı,
      • yıl içerisinde oran değişikliği meydana gelip gelmediği,
      • faiz başlangıç tarihinin doğru belirlenip belirlenmediği,
      • alacağa gerçekten kanuni faiz uygulanmasının gerekip gerekmediği

      ayrıca kontrol edilmelidir.

      Aynı durum ilamlı icra bakımından da geçerlidir.

      Mahkeme hükmünde yalnızca “kanuni faiz uygulanmasına” karar verilmiş olması halinde, icra aşamasındaki faiz hesabının da ilgili dönemlerde geçerli oranlar dikkate alınarak yapılması gerekir.

      Bu nedenle yeni sistemde faiz hesabı artık dosyanın sonunda yapılan yardımcı bir matematik işlemi değil, ayrı bir hukuki inceleme alanıdır.

      Tazminat Hukukunda İkinci Değişiklik: TBK m.55

      7589 sayılı Kanun’un 18. maddesiyle Türk Borçlar Kanunu’nun 55. maddesine iki yeni fıkra eklendi.

      Ancak burada kapsamın doğru belirlenmesi gerekir.

      Düzenleme bütün maddi tazminat davalarına uygulanacak genel bir faiz rejimi getirmemektedir. Yeni hükümler özellikle;

      çalışma gücünün azalması veya yitirilmesinden doğan kayıplar

      ile

      ölüm nedeniyle destekten yoksun kalma zararlarını

      düzenlemektedir.

      (Mevzuat: 7589 sayılı Kanun m.18, TBK m.55 değişikliği, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

      Bilinen Kazanç Dönemi İçin Olay Tarihinden Faiz

      Yeni düzenleme tazminat hesabında kazancın bilindiği ve bilinemediği dönemleri birbirinden ayırmaktadır.

      Zarar görenin veya desteğin kazancının bilindiği döneme ilişkin hesaplanan tazminata haksız fiilin veya zarar doğuran olayın meydana geldiği tarihten itibaren kanuni faiz uygulanacaktır.

      Örneğin trafik kazası nedeniyle çalışma gücü kaybına uğrayan bir kişinin olay tarihinden hesaplama tarihine kadar gerçekleşmiş ve belirlenebilir kazançları bulunuyorsa, bu döneme ilişkin zarar bakımından faiz olay tarihinden başlayacaktır.

      Geleceğe İlişkin Zarar İçin Karar Tarihinden Faiz

      Kazancın bilinemediği dönem bakımından ise kanun farklı bir faiz başlangıç tarihi benimsemiştir.

      Geleceğe ilişkin varsayımsal kazanç üzerinden hesaplanan tazminat bölümüne karar tarihinden itibaren kanuni faiz uygulanacaktır.

      Böylelikle aynı tazminat hesabının içerisinde farklı faiz başlangıç tarihlerinin bulunması mümkün hale gelmiştir.

      Bu ayrım özellikle aktüerya raporlarının hazırlanması ve denetlenmesi bakımından önemlidir.

      Bir bilirkişi raporunda yalnızca toplam tazminat rakamının gösterilmesi yerine, tazminatın hangi bölümünün bilinen kazanç dönemine, hangi bölümünün geleceğe ilişkin bilinmeyen kazanç dönemine ait olduğunun da anlaşılabilir olması gerekir.

      Destekten Yoksun Kalma Tazminatında Aynı Sistem

      Ölüm nedeniyle destekten yoksun kalan kişilerin zararlarında da aynı ayrım uygulanacaktır.

      Burada değerlendirme desteğin kazancı üzerinden yapılır.

      Desteğin kazancının bilindiği döneme ilişkin tazminat bakımından faiz zarar doğuran olay tarihinden; kazancın bilinemediği geleceğe ilişkin dönem bakımından ise karar tarihinden başlayacaktır.

      Özellikle uzun süren yargılamalarda bu ayrım, hükmedilecek toplam tutar üzerinde önemli sonuçlar doğurabilir.

      Erken Ödemelerde Oransal Mahsup

      TBK m.55’e eklenen diğer önemli düzenleme, tazminat sorumlusu tarafından yargılama öncesinde veya yargılamanın erken aşamasında yapılan ödemelerle ilgilidir.

      Kanun, çalışma gücü kaybı ve destekten yoksun kalma tazminatlarında ifa amacıyla tahkikat başlayıncaya kadar yapılan ödemenin, ödeme tarihine göre belirlenecek tazminat miktarından oransal olarak mahsup edilmesini öngörmektedir.

      Burada önemli olan yalnızca daha önce ödenmiş paranın nominal miktarı değildir.

      Ödemenin, yapıldığı tarihte hesaplanabilecek tazminatın ne kadarına karşılık geldiği önem kazanmıştır.

      Özellikle yüksek enflasyon ortamında olaydan kısa süre sonra yapılan ödemenin yıllar sonra hesaplanan tazminattan nominal olarak çıkarılması ile oransal mahsup edilmesi arasında önemli farklar ortaya çıkabilir.

      Geçiş Hükmü: Dava Tarihinden Önce Olay Tarihine Bakılmalı

      TBK m.55 değişikliğinin uygulamasında en önemli konulardan biri geçiş hükmüdür.

      Yeni düzenlemeler, 7589 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra meydana gelen haksız fiiller veya zarar doğuran olaylar bakımından uygulanacaktır.

      Değişiklikten önce meydana gelen olaylarda ise eski hükümlerin uygulanmasına devam edilecektir.

      (Mevzuat: 7589 sayılı Kanun, geçiş hükümleri, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

      Dolayısıyla burada kritik tarih her zaman dava tarihi değildir.

      Örneğin zarar doğuran olay 2025 yılında meydana gelmiş ancak dava 2027 yılında açılmışsa, yalnızca dava tarihinden hareket edilerek yeni TBK m.55 hükümlerinin uygulanacağı sonucuna varılmamalıdır.

      Öncelikle zarar doğuran olayın tarihi kontrol edilmelidir.

      Bilirkişi Raporlarında Yeni Kontrol Alanı

      Yeni düzenlemeler özellikle aktüerya ve hesap bilirkişisi raporlarının daha ayrıntılı denetlenmesini gerektiriyor.

      Bir rapor incelenirken en azından şu soruların cevaplandırılması gerekir:

      • Uygulanan faiz türü doğru mu?
      • Kanuni faiz uygulanacaksa ilgili dönemlerde doğru oran kullanılmış mı?
      • Faiz başlangıç tarihi doğru belirlenmiş mi?
      • Çalışma gücü kaybı veya destekten yoksun kalma hesabında bilinen ve bilinemeyen kazanç dönemleri ayrılmış mı?
      • Bu dönemlere doğru faiz başlangıç tarihleri uygulanmış mı?
      • Daha önce ödeme yapılmışsa oransal mahsup doğru hesaplanmış mı?
      • Yeni TBK m.55 hükümleri olay tarihi itibarıyla gerçekten uygulanabilir mi?

      Ana tazminat hesabının doğru olması, faiz veya mahsup yöntemindeki hatayı ortadan kaldırmaz.

      Özellikle yüksek tutarlı dosyalarda faiz başlangıç tarihindeki veya uygulanacak orandaki bir hata, hükmedilecek toplam tutarda ciddi farklılık yaratabilir.

      Değişikliğin Anayasal Arka Planı

      Yeni kanuni faiz sistemini değerlendirirken düzenlemenin ortaya çıktığı anayasal tartışmayı da gözden kaçırmamak gerekir.

      Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Caner Şafak başvurusunda, uzun süren bir yargılama sonunda tahsil edilen alacağın enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybetmesini mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirdi.

      Buradaki temel mesele yalnızca alacağa faiz uygulanıp uygulanmaması değildi.

      Asıl sorun, uygulanan faize rağmen alacağın reel değerindeki önemli kaybın alacaklının üzerinde bırakılmasıydı.

      (Karar: Caner Şafak, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, B. No: 2024/41763, çevrimiçi, 08.07.2025, URL: https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2024/41763)

      Bu bireysel başvuru kararının hemen ardından kanuni faiz düzenlemesi norm denetiminde de Anayasa Mahkemesinin önüne geldi.

      Anayasa Mahkemesi, E.2024/24, K.2025/164 sayılı kararında 3095 sayılı Kanun’un 1. maddesindeki sistemi sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti.

      Mahkemenin değerlendirmesinde de alacağın enflasyon karşısında uğradığı değer kaybını karşılayabilecek etkili bir mekanizmanın bulunup bulunmadığı belirleyici unsurlardan biri oldu.

      (Karar: Anayasa Mahkemesi, E.2024/24, K.2025/164, çevrimiçi, 22.07.2025, URL: https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/ND/2025/164)

      7589 sayılı Kanun ile getirilen değişken faiz sistemi bu anayasal tartışmanın ardından yürürlüğe girmiştir.

      Ancak yeni düzenleme başka bir soruyu beraberinde getiriyor:

      Yeni Sistem Alacağın Reel Değerini Gerçekten Koruyor mu?

      Kanuni faizin sabit bir oran yerine ekonomik bir göstergeye bağlanması, eski sisteme göre önemli bir değişikliktir.

      Reeskont oranı değiştikçe kanuni faizin de belirli aralıklarla değişebilmesi, sabit bir oranın yıllarca ekonomik gerçeklikten kopması riskini azaltmaktadır.

      Ancak buradan alacağın reel değerinin artık her koşulda korunacağı sonucu çıkarılamaz.

      Çünkü kanunun referans aldığı reeskont oranı ile enflasyon aynı ekonomik gösterge değildir.

      Nitekim yeni düzenlemeye yönelik ilk akademik eleştiriler de bu noktada yoğunlaşmaktadır.

      H. Burak Gemalmaz’ın Eleştirisi: Reeskont Oranı Enflasyon Değildir

      Prof. Dr. H. Burak Gemalmaz, yeni kanuni faiz sistemine ilişkin değerlendirmesinde değişken faiz sistemine geçilmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendirmekle birlikte, kullanılan ölçütün alacağın reel değerini korumak bakımından yeterliliğini sorgulamaktadır.

      Eleştirinin temelinde oldukça basit fakat önemli bir ayrım bulunmaktadır:

      Reeskont oranı, enflasyon oranı değildir.

      Reeskont oranı TCMB tarafından para politikası ve ekonomik koşullar dikkate alınarak belirlenmektedir. Dolayısıyla ekonomik ve parasal tercihlere bağlı olarak reeskont oranının enflasyonun altında kalması mümkündür.

      Gemalmaz, bunun yalnızca teorik bir ihtimal olmadığını geçmiş veriler üzerinden göstermektedir. Değerlendirmesinde özellikle 2021-2023 döneminde reeskont oranlarının resmi enflasyonun altında kaldığına; 2022 yılında resmi enflasyon yüzde 64,27 iken reeskont oranının yüzde 9,75 düzeyinde bulunduğuna dikkat çekmektedir.

      Üstelik yeni düzenleme reeskont oranının tamamını değil, yüzde seksenini kanuni faiz olarak kabul etmektedir.

      Bu nedenle reeskont oranının enflasyonun gerisinde kaldığı bir ekonomik ortamda, kanuni faizin de alacağın reel değer kaybını karşılamakta yetersiz kalması mümkündür.

      (Yazı: “Yeni Kanuni Faiz Oranı, Alacağın Enflasyon Karşısında Değer Kaybetmesini Engelleyecek Mi?”, H. Burak Gemalmaz, LinkedIn, çevrimiçi, 19.08.2026, URL: https://tr.linkedin.com/posts/h-burak-gemalmaz-668b1134_yeni-kanuni-faiz-oran%C4%B1-alaca%C4%9F%C4%B1n-enflasyon-activity-7490285467121115136-mlmm)

      Gemalmaz bu nedenle alternatif modeller üzerinde de durmaktadır. Reeskont oranının belirli bir yüzdesinin alınması yerine reeskont oranına belirli bir puan eklenmesi veya doğrudan enflasyonla bağlantılı bir hesaplama yönteminin benimsenmesi, alacağın reel değerinin korunması bakımından daha güçlü seçenekler olarak tartışılabilir.

      Yeni Düzenleme Sorunu Çözdü mü?

      Kanaatimizce burada iki farklı soruya iki farklı cevap verilmesi gerekir.

      İlk soru şudur:

      Yeni sistem, önceki sabit kanuni faiz sisteminden daha işlevsel midir?

      Kanaatimizce evet.

      Ekonomik göstergelere bağlı olarak değişebilen bir faiz oranı, uzun süre değişmeden kalan sabit bir orana kıyasla ekonomik koşullara daha duyarlı bir mekanizma oluşturmaktadır.

      Ancak ikinci soru daha zordur:

      Yeni sistem, alacağın enflasyon karşısındaki reel değerinin korunmasını garanti ediyor mu?

      Buna aynı kesinlikle olumlu cevap vermek mümkün değildir.

      Reeskont oranı ile enflasyon arasında zorunlu ve birebir bir bağlantı bulunmamaktadır. Dolayısıyla reeskont oranının enflasyonun önemli ölçüde altında kaldığı dönemlerde, kanuni faiz matematiksel olarak doğru uygulanmasına rağmen alacaklı yine reel kayba uğrayabilir.

      Bu nedenle 7589 sayılı Kanun ile getirilen modeli, Anayasa Mahkemesinin işaret ettiği sorunu kesin olarak ortadan kaldıran nihai bir çözümden ziyade, önceki sisteme göre ekonomik gelişmelere daha duyarlı fakat başarısı uygulamada görülecek bir mekanizma olarak değerlendirmek daha ihtiyatlıdır.

      Munzam Zarar Tartışması Devam Edebilir

      Yeni sistemle birlikte dikkat edilmesi gereken başka bir mesele de kanuni faizi aşan zararların gelecekte nasıl değerlendirileceğidir.

      Kanuni faiz uygulanmasına rağmen alacağın reel değerinde önemli bir kayıp meydana gelmesi halinde, alacaklının bu kaybı hangi koşullarda ayrıca talep edebileceği sorunu ortadan kalkmış değildir.

      Özellikle TBK m.122 kapsamındaki aşkın (munzam) zarar ile Anayasa Mahkemesinin mülkiyet hakkı yaklaşımı arasındaki ilişkinin yeni faiz sistemi altında nasıl şekilleneceği, önümüzdeki dönemde Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla daha belirgin hale gelecektir.

      Bu nedenle bugün için yeni sistem hakkında kesin olarak söylenebilecek husus şudur:

      7589 sayılı Kanun kanuni faiz tartışmasını sona erdirmedi; tartışmanın merkezini değiştirdi.

      Eski sistemde temel problem sabit kanuni faiz oranının ekonomik gerçeklikten kopmasıydı.

      Yeni dönemde ise temel soru şudur:

      Reeskont oranının yüzde seksenine bağlı değişken faiz sistemi, alacağın reel değerini korumaya gerçekten yeterli olacak mı?

      Bu sorunun cevabı yalnızca kanun metninden değil, önümüzdeki yıllardaki enflasyon-reeskont ilişkisi ve yüksek mahkemelerin yeni sisteme ilişkin içtihatlarından ortaya çıkacaktır.

      Uygulamacı Açısından Sonuç

      1. Yargı Paketi sonrasında faiz hesabının dava sonunda yapılan mekanik bir işlem olarak görülmemesi gerekir.

      Bir para alacağı bakımından öncelikle;

      hangi faiz türünün uygulanacağı,

      faizin hangi tarihten başlayacağı,

      hangi dönem bakımından hangi oranın geçerli olduğu

      ve

      uyuşmazlıkta özel bir faiz düzenlemesinin bulunup bulunmadığı

      tespit edilmelidir.

      Çalışma gücü kaybı ve destekten yoksun kalma tazminatlarında ise buna başka bir ayrım daha eklenmiştir:

      Zararın hangi bölümü bilinen kazanç dönemine, hangi bölümü gelecekteki bilinmeyen kazanç dönemine aittir?

      Dolayısıyla uygulamacının soracağı soru artık yalnızca:

      “Alacak veya tazminat ne kadar?”

      olmamalıdır.

      Bunun hemen ardından şu sorunun da cevaplandırılması gerekir:

      “Bu alacağa hangi faiz, hangi tarihten ve hangi dönemsel oran üzerinden uygulanacak; yapılan hesap alacağın gerçek ekonomik sonucunu doğru biçimde yansıtıyor mu?”

      İlgili Mevzuat, Kararlar ve Akademik Değerlendirmeler

      7589 sayılı Kanun
      Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, 16.07.2026.
      URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm

      Anayasa Mahkemesi – Caner Şafak
      AYM Genel Kurulu, B. No: 2024/41763, 08.07.2025.
      URL: https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2024/41763

      Anayasa Mahkemesi – Kanuni Faiz İptal Kararı
      AYM, E.2024/24, K.2025/164, 22.07.2025.
      URL: https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/ND/2025/164

      H. Burak Gemalmaz – Yeni Kanuni Faiz Sistemine İlişkin Değerlendirme
      “Yeni Kanuni Faiz Oranı, Alacağın Enflasyon Karşısında Değer Kaybetmesini Engelleyecek Mi?”, LinkedIn, 19.08.2026.
      URL: https://tr.linkedin.com/posts/h-burak-gemalmaz-668b1134_yeni-kanuni-faiz-oran%C4%B1-alaca%C4%9F%C4%B1n-enflasyon-activity-7490285467121115136-mlmm

      Somut Dosyanız Bakımından İnceleme

      Kanuni faiz hesabının, tazminatta faiz başlangıç tarihinin veya bilirkişi raporunda kullanılan faiz ve mahsup yönteminin dosyanız bakımından doğru olup olmadığı, yalnızca raporun sonuç kısmındaki rakama bakılarak değerlendirilemez.

      Özellikle yüksek miktarlı veya uzun süren uyuşmazlıklarda birkaç puanlık faiz farkı, yanlış faiz başlangıç tarihi veya hatalı mahsup yöntemi dosyanın ekonomik sonucunu önemli ölçüde değiştirebilir.

      Dolğun Hukuk Bürosu, alacak ve tazminat uyuşmazlıklarında dava öncesi hukuki değerlendirme, bilirkişi raporlarının hukuki yönden incelenmesi, rapora itirazların hazırlanması, faiz ve tazminat hesabının denetlenmesi ile istinaf ve temyiz süreçlerinde hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

      Dosya incelemesi talep edilirken dava dilekçesi, cevap dilekçesi, bilirkişi ve ek bilirkişi raporları, varsa daha önce yapılan ödemelere ilişkin belgeler ve mahkeme kararının birlikte sunulması, değerlendirmenin dosya bütünlüğü içerisinde yapılabilmesi açısından önemlidir.

      İletişim:
      Telefon: 0212 299 44 22
      E-posta: av.muratcandolgun@gmail.com
      Web: dolgun.av.tr

      Bilgi ve Sorumluluk Notu

      Bu yazı genel hukuki bilgilendirme ve akademik değerlendirme amacıyla hazırlanmıştır. Yazıda yer verilen açıklama ve değerlendirmeler herhangi bir somut uyuşmazlık bakımından hukuki mütalaa, dava stratejisi, sonuç garantisi veya belirli bir hukuki işlemin yapılması yönünde tavsiye niteliğinde değildir.

      Uygulanacak faiz türü ve oranı; borcun hukuki kaynağına, tarafların sıfatına, sözleşme hükümlerine, temerrüt tarihine, özel kanun hükümlerine, olay ve dava tarihine ve somut uyuşmazlığın özelliklerine göre değişebilir. Ticari temerrüt faizi, yabancı para borçları, kamu alacakları ve özel mevzuatta düzenlenen faiz türleri ayrıca değerlendirilmelidir.

      Tazminat hesaplarında zarar türü, olay tarihi, kusur, kazanç verileri, destek ilişkisi, daha önce yapılan ödemeler ve aktüeryal hesap esasları somut olay özelinde incelenmelidir. Mevzuat ve yüksek mahkeme içtihatlarında meydana gelebilecek değişiklikler de burada yapılan değerlendirmelerin sonucunu etkileyebilir.

      Bu nedenle yalnızca bu yazıdaki açıklamalara dayanılarak dava açılması, faiz veya tazminat talebinin oluşturulması, bilirkişi raporunun kabul veya reddedilmesi, kanun yoluna başvurulması ya da herhangi bir hukuki işlemden vazgeçilmesi önerilmez.

      Web sitesindeki içeriğin okunması, elektronik posta gönderilmesi veya büro ile iletişime geçilmesi tek başına avukat-müvekkil ilişkisi oluşturmaz. Hukuki hizmet ilişkisi, somut dosyanın ayrıca değerlendirilmesi ve taraflar arasında vekalet veya hukuki hizmet ilişkisinin kurulmasıyla başlar.

    1. 12. Yargı Paketi Sonrası Birleştirme Kararları ve BAM Kararlarının Temyizi

      12. Yargı Paketi Sonrası Birleştirme Kararları ve BAM Kararlarının Temyizi

      7589 sayılı Kanun ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun kanun yollarına ilişkin bazı hükümlerinde önemli değişiklikler yapıldı. Ancak bu değişiklikleri yalnızca “istinaf ve temyiz sisteminde yenilik” şeklinde okumak, düzenlemenin nedenini ve uygulamadaki etkisini açıklamak bakımından yeterli değildir.

      Yeni hükümlerin önemli bir bölümü, Anayasa Mahkemesinin kanun yolu denetimine erişim konusunda verdiği iki kararın ardından ortaya çıktı.

      Bunlardan ilki davaların birleştirilmesine, ikincisi ise bölge adliye mahkemesinin ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak yeniden esas hakkında hüküm kurduğu durumlarda temyiz hakkına ilişkindir.

      Her iki değişikliğin arkasında da benzer bir sorun bulunmaktadır:

      Bir mahkemenin tarafların yargılamadaki durumunu önemli ölçüde etkileyen kararının etkili bir kanun yolu denetiminin dışında kalması.

      Birleştirme Kararlarında Sorun Neydi?

      HMK m.166 uyarınca, aynı yargı çevresinde bulunan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış ve aralarında bağlantı bulunan davalar birleştirilebilir.

      Eski sistemde ikinci davanın açıldığı mahkemenin verdiği birleştirme kararı, ilk davanın açıldığı mahkemeyi bağlıyordu.

      Ancak önemli bir sorun vardı.

      Birleştirme kararına karşı bağımsız olarak kanun yoluna başvurulamıyor; bu konudaki itiraz ancak esas hükümle birlikte ileri sürülebiliyordu.

      Bunun sonucu olarak bir mahkeme, başka bir mahkemenin verdiği birleştirme kararı nedeniyle kendisine gönderilen davaya bakmak zorunda kalabiliyor; fakat birleştirme kararının hukuka uygunluğu o aşamada üst mahkeme tarafından denetlenemiyordu.

      Anayasa Mahkemesi bu sistemi kanuni hakim güvencesi bakımından sorunlu buldu.

      AYM Kararından Sonra Sistem Nasıl Değişti?

      7589 sayılı Kanun ile HMK m.166 ve m.168 birlikte değiştirildi.

      Yeni sistemin mantığı iki aşamalıdır.

      İlk olarak, aynı yargı çevresinde bulunan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemeleri arasında verilen birleştirme kararına karşı artık esas hükmü beklemeksizin istinaf yoluna başvurulabilir.

      İkinci olarak, ilk davanın açıldığı mahkeme birleştirme kararı verildiği anda değil, birleştirme kararının kesinleşmesinden itibaren bu kararla bağlı hale gelir.

      Bu iki değişiklik birbirinden bağımsız değildir.

      Kanun koyucu önce birleştirme kararını doğrudan denetlenebilir hale getirmiş, ardından diğer mahkemenin bu kararla bağlı olmasını kararın kesinleşmesine bağlamıştır.

      Böylece birleştirme kararının hukuka uygunluğu konusunda önce kanun yolu denetimi yapılabilmesi mümkün hale gelmiştir.

      Uygulamacı İçin Asıl Yenilik: Esas Hükmü Beklememek

      Değişikliğin pratik sonucu burada ortaya çıkıyor.

      Örneğin aynı yargı çevresindeki iki asliye ticaret mahkemesinde görülen iki dava arasında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle ikinci davanın ilk dava ile birleştirilmesine karar verildiğini düşünelim.

      Birleştirmenin hukuka aykırı olduğunu düşünen taraf artık yargılamanın tamamlanmasını beklemek zorunda değildir.

      Birleştirme kararının kendisine karşı istinaf yoluna gidebilir.

      Dolayısıyla avukat bakımından birleştirme kararı artık yalnızca dosyanın hangi mahkemede devam edeceğini gösteren teknik bir ara işlem olarak görülmemelidir.

      Karar tebliğ edildiğinde bağımsız bir kanun yolu değerlendirmesi yapılması gerekir.

      Ayırma Kararlarında Aynı Değişiklik Yapılmadı

      Burada önemli bir ayrım bulunmaktadır.

      Kanun koyucu birleştirme kararlarını bağımsız istinafa açarken ayırma kararları bakımından aynı yolu benimsemedi.

      İlk derece mahkemesinin verdiği ayırma kararına karşı istinaf yoluna ancak esas hükümle birlikte başvurulabilir.

      Bölge adliye mahkemesinin verdiği birleştirme ve ayırma kararlarına karşı temyiz bakımından da esas hükmün beklenmesi gerekir.

      Üstelik birleştirme veya ayırma konusundaki hukuka aykırılık tek başına BAM’da hükmün kaldırılması veya Yargıtayda bozma nedeni oluşturmaz.

      Dolayısıyla yeni rejimde özellikle şu ayrım önemlidir:

      İlk derece mahkemesinin birleştirme kararı → bağımsız istinaf mümkündür.

      İlk derece mahkemesinin ayırma kararı → ancak hükümle birlikte istinaf edilebilir.

      Bu ayrım, kanun yolu süresinin kaçırılmaması bakımından uygulamada önem taşıyacaktır.

      İkinci Önemli Değişiklik: BAM’ın İlk Defa Kurduğu Hükmün Denetlenmesi

      7589 sayılı Kanun’un kanun yolları bakımından daha önemli değişikliği ise HMK m.362’de yapılmıştır.

      Bu değişikliğin anlaşılabilmesi için önce bölge adliye mahkemesinin istinaf incelemesinde verebileceği kararlar arasındaki farkı görmek gerekir.

      BAM, ilk derece mahkemesinin kararını hukuka uygun bularak istinaf başvurusunu reddedebilir.

      Ancak bazı durumlarda istinaf başvurusunu kabul ederek ilk derece mahkemesinin kararını kaldırır ve uyuşmazlığın esası hakkında kendisi yeni bir hüküm kurar.

      İşte tartışma tam olarak burada ortaya çıkmıştır.

      Neden Anayasal Bir Sorun Ortaya Çıktı?

      Eski HMK m.362/1-a uyarınca belirli parasal sınırın altında kalan uyuşmazlıklarda BAM kararları temyiz edilemiyordu.

      Bu kural, BAM’ın yalnızca ilk derece mahkemesinin kararını onayladığı durumlarda değil; ilk derece kararını kaldırıp tamamen farklı bir hüküm kurduğu durumlarda da uygulanabiliyordu.

      Böylece teorik olarak şu durum ortaya çıkabiliyordu:

      İlk derece mahkemesi davayı reddediyor.

      Davacı istinafa başvuruyor.

      BAM istinafı kabul ediyor, ilk derece kararını kaldırıyor ve davayı kabul ediyor.

      Ancak BAM’ın ilk kez kurduğu bu yeni hüküm, parasal kesinlik sınırı nedeniyle Yargıtay tarafından hiç incelenemiyordu.

      Anayasa Mahkemesi 26 Şubat 2026 tarihli kararında bu durumu hükmün denetlenmesini talep etme hakkı bakımından değerlendirdi ve düzenlemeyi istinaf başvurusunun kısmen veya tamamen kabul edildiği durumlar yönünden Anayasa’ya aykırı buldu.

      7589 Sayılı Kanun Ne Getirdi?

      Bu kararın ardından HMK m.362’ye yeni üçüncü fıkra eklendi.

      Yeni sistemde BAM’ın;

      istinaf başvurusunu kısmen veya tamamen kabul etmesi,

      ilk derece mahkemesi kararını kaldırması

      ve

      yeniden esas hakkında karar vermesi

      halinde, temyiz edilebilirlik bakımından özel bir rejim uygulanmaktadır.

      Temel kural şudur:

      BAM tarafından yeniden esas hakkında verilen kararın kabul veya reddedilen kısmı, miktar veya değer itibarıyla HMK m.341/2’deki istinaf parasal sınırının üzerindeyse, karar temyiz edilebilir.

      Bu nokta önemlidir.

      Normal temyiz sınırı ile BAM’ın kaldırma üzerine yeniden esas hakkında verdiği kararlar bakımından getirilen sınır aynı değildir.

      Kanun koyucu burada daha düşük olan istinaf parasal sınırını esas alarak Yargıtay denetiminin alanını genişletmiştir.

      Neden İstinaf Sınırı Esas Alınıyor?

      Düzenlemenin arkasındaki düşünce, BAM’ın bu durumda yalnızca bir denetim mahkemesi gibi hareket etmemesidir.

      İlk derece hükmünü kaldırıp yerine yeni bir hüküm kurduğunda BAM, uyuşmazlık hakkında tarafları doğrudan etkileyen yeni bir karar vermektedir.

      Bu nedenle kanun koyucu, BAM’ın ilk kez kurduğu bu hükmün Yargıtay denetimine erişimini klasik temyiz sınırından daha geniş tutmuştur.

      Başka bir ifadeyle:

      Bir karar ilk defa BAM tarafından kurulmuşsa, tarafların bu yeni hükmü bir üst mahkemeye taşıyabilme imkanının daha geniş olması amaçlanmıştır.

      Bu yaklaşım aynı zamanda Anayasa Mahkemesinin hükmün denetlenmesini talep etme hakkına ilişkin değerlendirmesinin kanuna yansımasıdır.

      Ancak Her Kaldırma Kararı Otomatik Olarak Temyiz Edilebilir Değil

      Yeni düzenleme “BAM ilk derece kararını kaldırdıysa karar mutlaka temyiz edilir” anlamına gelmez.

      Öncelikle BAM’ın yeniden esas hakkında hüküm kurmuş olması gerekir.

      Ardından kararın kabul veya reddedilen kısmının miktar veya değeri kontrol edilmelidir.

      Kanun ayrıca temyiz sınırının altında kalan bazı kararlar bakımından ilk derece mahkemesi kararı ile BAM kararı arasındaki parasal farkı dikkate alan özel bir sınırlama da getirmiştir.

      Dolayısıyla artık BAM kararlarının temyiz edilebilirliği tek bir parasal sınır kontrolüyle belirlenemez.

      Kararın nasıl oluştuğu da incelenmelidir.

      Uygulamada Bir BAM Kararı Geldiğinde Ne Yapılmalı?

      Yeni sistemde bir BAM kararının kanun yolu incelemesi kanaatimizce şu sırayla yapılmalıdır:

      Öncelikle istinaf başvurusunun reddedilip reddedilmediğine bakılmalıdır.

      Başvuru kabul edilmişse, ilk derece hükmünün kaldırılıp kaldırılmadığı belirlenmelidir.

      Kaldırılmışsa BAM’ın dosyayı geri gönderip göndermediği veya kendisinin yeniden esas hakkında hüküm kurup kurmadığı tespit edilmelidir.

      BAM yeniden hüküm kurmuşsa bu kez HMK m.362/3’teki özel temyiz rejimi uygulanmalıdır.

      Son aşamada ise kararın kabul ve ret miktarı, ilgili yılın parasal sınırları ve kanundaki özel istisnalar birlikte değerlendirilmelidir.

      Bu sıra önemlidir. Çünkü yeni düzenlemeden sonra yalnızca uyuşmazlığın toplam değerine bakarak “temyize tabi” veya “kesin” sonucuna ulaşmak hatalı olabilir.

      Karardaki “Kesin” İbaresi Tek Başına Belirleyici Değildir

      Uygulamada kararların hüküm kısmında kanun yoluna ilişkin açıklamalar bulunmaktadır.

      Ancak mahkemenin kararında “kesin” ifadesinin bulunması, kanunen açık olan bir kanun yolunu ortadan kaldırmaz.

      Aynı şekilde yanlışlıkla temyiz yolunun açık olduğunun belirtilmesi de kanunun kesin saydığı bir kararı temyize açık hale getirmez.

      Bu nedenle özellikle 7589 sayılı Kanun sonrasında verilen BAM kararlarında kanun yolu bildiriminin HMK m.362’nin güncel haliyle ayrıca karşılaştırılması gerekir.

      Yeni düzenlemenin henüz çok yeni olması da bu kontrolü daha önemli hale getirmektedir.

      İki Değişikliğin Ortak Noktası: Kararın Denetlenebilirliği

      Birleştirme kararları ile BAM’ın yeniden esas hakkında verdiği kararlar ilk bakışta birbirinden oldukça farklı iki konu gibi görünebilir.

      Ancak 12. Yargı Paketi bakımından bunları aynı başlık altında önemli hale getiren ortak bir düşünce vardır:

      Yargılamanın sonucunu veya görüleceği mahkemeyi önemli biçimde etkileyen bir kararın etkili bir üst mahkeme denetiminden tamamen yoksun bırakılmaması.

      Birleştirme kararında sorun, başka bir mahkemeyi bağlayan kararın bağımsız olarak denetlenememesiydi.

      BAM kararında ise sorun, ilk derece hükmünü ortadan kaldırarak ilk kez yeni bir hüküm kuran istinaf mahkemesi kararının bazı durumlarda Yargıtay denetimine hiç ulaşamamasıydı.

      Her iki konuda da Anayasa Mahkemesi kararları kanun koyucunun müdahalesini tetikledi.

      Bu nedenle 7589 sayılı Kanun’un bu hükümlerini yalnızca teknik bir “kanun yolu değişikliği” olarak değil, mahkeme kararlarının denetlenebilirliği ile kanuni hakim ve hak arama özgürlüğü arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi olarak okumak daha doğru olacaktır.

      Sonuç

      12. Yargı Paketi hukuk yargılamasında bütün istinaf ve temyiz sistemini değiştirmemiştir. Ancak iki önemli noktada mevcut sistemin sınırlarını yeniden çizmiştir.

        Birincisi, aynı yargı çevresindeki aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemeleri arasında verilen birleştirme kararlarının bağımsız olarak istinaf edilebilmesidir. Bunun doğal sonucu olarak ilk davanın açıldığı mahkemenin birleştirme kararıyla bağlı olması da kararın kesinleşmesine bağlanmıştır.

        İkincisi ve uygulamada daha geniş etki doğurabilecek değişiklik ise BAM’ın istinaf başvurusunu kabul ederek ilk derece hükmünü kaldırdığı ve yeniden esas hakkında karar verdiği dosyalarda temyiz imkanının genişletilmesidir.

        Bu nedenle yeni dönemde bir BAM kararını incelerken yalnızca “uyuşmazlığın değeri temyiz sınırını geçiyor mu?” sorusunu sormak yeterli değildir.

        Bundan önce sorulması gereken soru şudur:

        Bölge adliye mahkemesi bu dosyada yalnızca ilk derece kararını mı denetledi, yoksa ilk derece hükmünü kaldırarak uyuşmazlık hakkında yeni bir hüküm mü kurdu?

        Bu ayrım, 7589 sayılı Kanun sonrasında hukuk yargılamasında kanun yolu stratejisinin temel kontrol noktalarından biri haline gelmiştir.


        İlgili Kararlar ve Mevzuat

        Bu yazıda ele alınan değişikliklerin değerlendirilmesinde özellikle aşağıdaki düzenleme ve kararlar önem taşımaktadır:

        • 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.166, m.168 ve m.362
        • 7589 sayılı Kanun
        • Anayasa Mahkemesi, E.2024/237, K.2025/137, 17.06.2025: HMK m.166/1’de yer alan ve birleştirme kararının diğer mahkemeyi doğrudan bağlamasını öngören düzenlemeye ilişkin iptal kararı. Anayasa Mahkemesi, düzenlemeyi özellikle kanuni hakim güvencesi ve birleştirme kararının etkili biçimde denetlenebilmesi yönünden değerlendirmiştir. (Norm Kararlar Bilgi Bankası)
        • Anayasa Mahkemesi, E.2026/49, K.2026/48, 26.02.2026: Bölge adliye mahkemesinin istinaf başvurusunu kabul ederek ilk derece kararını kaldırdığı ve yeniden esas hakkında hüküm kurduğu durumlarda temyiz imkanının sınırlandırılmasına ilişkin karar. Karar, hükmün denetlenmesini talep etme hakkı bakımından önem taşımaktadır. (Norm Kararlar Bilgi Bankası)

        Somut Dosyalar Bakımından Ne Yapılmalı?

        7589 sayılı Kanun sonrasında özellikle birleştirme kararları ile bölge adliye mahkemelerinin verdiği kararların kanun yolu bakımından otomatik biçimde değerlendirilmemesi gerekir.

        Bir dosyada;

        kararın hangi tarihte verildiği, ilk derece veya bölge adliye mahkemesi kararı olup olmadığı, BAM’ın ilk derece kararını kaldırıp kaldırmadığı, yeniden esas hakkında hüküm kurulup kurulmadığı, uyuşmazlığın parasal değeri ve ilgili yılın kanun yolu sınırları ayrı ayrı incelenmelidir.

        Özellikle bir kararın hüküm kısmında “kesin” olduğunun belirtilmiş bulunması, kanun yolu incelemesini sona erdiren tek başına yeterli bir veri değildir. Kanun yolu hakkının bulunup bulunmadığı, yürürlükteki usul hükümleri ve somut kararın niteliği üzerinden ayrıca değerlendirilmelidir.

        Hukuki Değerlendirme ve Başvuru

        Bölge adliye mahkemesi kararınızın temyize açık olup olmadığı, birleştirme veya ayırma kararına karşı hangi aşamada başvuru yapılabileceği ya da 7589 sayılı Kanun’un mevcut dosyanıza etkisi konusunda tereddüt bulunması halinde, karar ve dosya evrakı üzerinden bireysel hukuki inceleme yapılması mümkündür.

        Avukat Murat Can Dolğun, hukuk yargılamasında istinaf ve temyiz süreçleri, kanun yolu stratejisinin belirlenmesi ve yüksek mahkeme başvurularının hazırlanması konularında hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

        Başvuru öncesinde özellikle ilk derece mahkemesi kararı, bölge adliye mahkemesi kararı, tebliğ belgesi ve mevcutsa daha önce sunulmuş kanun yolu dilekçelerinin birlikte iletilmesi, kanun yolu süresi ve başvuru imkanının sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi açısından önemlidir.

        Bilgi ve Sorumluluk Notu

        Bu içerik yalnızca genel hukuki bilgilendirme ve akademik değerlendirme amacıyla hazırlanmıştır. Buradaki açıklamalar herhangi bir somut uyuşmazlık bakımından hukuki görüş, danışmanlık, dava veya kanun yolu stratejisi olarak kabul edilmemelidir.

        Kanun yolu süreleri ve başvuru imkanları; kararın türüne, karar ve tebliğ tarihine, uyuşmazlığın değerine, tarafların taleplerine, geçiş hükümlerine ve somut dosyanın özelliklerine göre değişebilir. Mevzuat ve yargı içtihatlarında sonradan meydana gelebilecek değişiklikler de değerlendirmeyi etkileyebilir.

        Bu nedenle yalnızca bu yazıdaki bilgilere dayanılarak işlem yapılması, dava açılması, kanun yoluna başvurulması veya bir başvurudan vazgeçilmesi önerilmez. Somut dosya bakımından süre ve hak kaybı ihtimali bulunuyorsa ilgili evrakların bir hukukçu tarafından ayrıca incelenmesi gerekir.

        Bu web sitesindeki içeriklerin okunması veya iletişim formu üzerinden bilgi gönderilmesi, tek başına avukat-müvekkil ilişkisi kurmaz. Avukatlık hizmeti ancak somut dosyanın değerlendirilmesi ve taraflar arasında ayrıca vekalet veya hukuki hizmet ilişkisinin kurulmasıyla başlar.

      1. Yabancılar Hukukunda Özgürlük ve Güvenlik Hakkı: İdari Gözetim İşlemlerine Karşı Hukuki Yolda Aile Birliği ve Alternatif Yükümlülükler

        *


        Yabancı uyruklu bireyler hakkında uygulanan sınır dışı etme (deport) kararları ve buna bağlı idari gözetim tedbirleri, yalnızca idari bir işlem değil; özü itibarıyla kişinin “Kişi Hürriyeti ve Güvenliği” hakkına yönelik ağır bir müdahaledir. Bu nedenle söz konusu tedbirler, yalnızca 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) çerçevesinde değil, hiyerarşik olarak daha üstün olan T.C. Anayasası ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ekseninde değerlendirilmelidir.

        Ofisimizce takip edilen süreçlerde İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimliği ve Edirne 2. Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilen güncel emsal kararlar; idari gözetimin “istisnai” bir tedbir olduğunu ve özgürlüğün asıl olduğunu bir kez daha tescillemiştir.

        Bu makalede; Anayasa, AİHS ve ilgili yönetmelikler ışığında idari gözetim kararlarına itirazın hukuki temellerini ve tahliye getiren kritik “ölçülülük” kriterlerini inceleyeceğiz.

        1. Normlar Hiyerarşisi: Özgürlük Asıl, Gözetim İstisnadır

        İdari gözetim kararları, hukuki dayanağını YUKK m. 57/2’den alsa da, bu yetkinin sınırları uluslararası sözleşmelerle çizilmiştir.

        AİHS Madde 5 ve Anayasa Madde 19: Herkesin kişi hürriyeti ve güvenliğine hakkı vardır. Bir yabancının sınır dışı edilmek üzere tutulması, ancak keyfilikten uzak, yasal ve zorunlu hallerde mümkündür.

        AİHS Madde 8 ve Anayasa Madde 41: “Aile hayatına saygı hakkı” ve “Ailenin korunması” ilkesi, idari gözetim kararlarında hayati bir rol oynar.

        Mahkemeler, idarenin “kamu düzeni” gerekçesini öne sürdüğü durumlarda dahi, bu anayasal hakları gözeterek şu tespiti yapmaktadır:

        …bir an için idari gözetim işleminin yerinde olduğu düşünülse de…”.

        Bu ifade, YUKK hükümlerinin Anayasa ve AİHS’deki temel hakların önüne geçemeyeceğinin yargısal ilanıdır.

        Emsal Karar’dan


        2. Aile Bütünlüğünün Korunması ve “Çocuğun Üstün Yararı”

        YUKK Uygulama Yönetmeliği ve uluslararası içtihatlar, hassas grupların ve çocuklu ailelerin durumunun ayrıca değerlendirilmesini emreder.

        İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimliği, hakkında terör örgütü iltisakı şüphesi veya kamu düzeni tehdidi iddiası bulunan yabancılar için dahi, “bakıma muhtaç çocuğun varlığı” nedeniyle idari gözetimi “ölçüsüz ve orantısız” bulmuştur.  

        Cinsiyet Eşitliği: Babalar İçin Emsal Karar

        Hukuki pratikte genellikle anneler üzerinden yürüyen bu süreçte, ofisimizce alınan emsal kararda Tacikistan uyruklu erkek müvekkilimiz A.S. için de, çocuğun bakım yükümlülüğü ve aile birliği (AİHS m.8) gerekçe gösterilerek tahliye kararı verilmiştir. Bu karar, babaların da idari gözetimden “aile birliği” ilkesiyle kurtulabileceğinin ispatıdır.  

        3. İdari Gözetime Alternatif Yükümlülükler Yönetmeliği’nin Uygulanması

        6458 sayılı Kanun’un 57/4. maddesi ve İdari Gözetime Alternatif Yükümlülükler Hakkında Yönetmelik, idareye kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmadan denetleme imkanları sunar (Elektronik izleme, bildirimde bulunma vb.).

        Mahkemeler, kişinin sabit bir ikametgahı (Örneğin Başakşehir gibi ulaşılabilir bir adres) bulunduğunda, idari gözetim yerine bu alternatif tedbirlerin uygulanması gerektiğine hükmetmektedir.

        Kararlarda şu ifade açıkça yer alır:  

        …alternatif tedbirlerle de idari gözetimden umulan faydanın elde edilebileceği…”. 

        Bu durum, “Ölçülülük İlkesi” (Anayasa m. 13) gereğidir. Daha hafif bir tedbirle (imza vs.) amaçlanan kamu yararı sağlanabiliyorsa, kişiyi Geri Gönderme Merkezi’nde tutmak hukuka aykırıdır.

        4. Masumiyet Karinesi ve Adli Süreçler

        Edirne 2. Sulh Ceza Hakimliği’nin verdiği kararda, yabancı hakkında adli bir soruşturma başlatılmış olsa bile, savcılıkça verilen Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar (KYOK) sonrası idari gözetimin devam etmesi “hakkaniyete aykırı” bulunmuştur.  

        Karardan

        Bu karar, Anayasa m. 38’de düzenlenen “Masumiyet Karinesi”nin idari hukuk alanındaki yansımasıdır. Kişi hakkında kesinleşmiş bir mahkumiyet yoksa ve adli süreç lehine sonuçlanmışsa, idari gözetim cezalandırma aracı olarak kullanılamaz.

        Sonuç: Hukuki Destek Neden Şarttır?

        İdari gözetim kararlarına itiraz, sadece bir dilekçe süreci değildir. Bu süreç; Anayasa, AİHS, YUKK ve İdari Gözetime Alternatif Yükümlülükler Hakkında Yönetmelik hükümlerinin harmanlandığı, üst düzey bir hukuki argümantasyon gerektirir.

        Avukatınız, güncel Sulh Ceza Hakimliği kararları ışığında;

        • Müvekkillerin AİHS kapsamındaki aile hayatı haklarını,

        • Alternatif yükümlülüklerin uygulanabilirliğini,

        • İdari gözetimin “son çare” olması gerektiğini savunarak özgürlüğün önünü açmaktadır.

        Unutmayın: Hürriyet asıl, kısıtlama istisnadır.

        MURAT CAN DOLĞUN

        Avukat – TD Hukuk ve Danışmanlık Ofisi