Etiket: hukuk eğitimi

  • İkbal Avcıları: Prof. Dr. Aydın Gülan’ın Konuşmasının Düşündürdükleri

    İkbal Avcıları: Prof. Dr. Aydın Gülan’ın Konuşmasının Düşündürdükleri

    Murat Can Dolğun | İstanbul Avukatı

    Hukukta makam hırsının bedelini çoğu zaman hak arayan insanlar ödüyor.

    Prof. Dr. Aydın Gülan’ın 11 Ekim 2026 tarihli “İkbal Avcıları” konuşmasını izledim. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesi olan Aydın Hoca, üzerinde pek konuşmadığımız fakat her çağda bulunan bir insan tipini ele alıyor. Makam isteyen, yükselmek isteyen, bulunduğu yerle yetinmeyen insanı. Daha doğrusu, yükselmek uğruna başkalarının önünü kesmeye razı olanları.

    Aydın Hoca’yı öğrencilik yıllarımdan tanıyorum. Hukuk fakültesinde bizim sınıfımızın idare hukuku derslerine girmiyordu. Buna rağmen teklerde verdiği idare hukuku derslerini takip ederdim. Ayrıca (hafızam bana ihanet etmiyorsa) 2015 yılında başlattığı Hukuk Kültürü Konuşmalarına da katılırdım. Haftalık gerçekleştirilen bu konuşmalar, fakültenin olağan ders programından ayrıydı. Hukuka ilişkin kavramlar, hukukçunun düşünme biçimi ve iyi bir hukukçu (veyahut iyi insan) olabilmek için gerekli nitelikler üzerinde durulurdu. 2018 yılında hukuk fakültesinden mezun oldum. Mezuniyetimden sonra da Hukuk Kültürü Konuşmalarını takip etmeyi sürdürdüm. Pandemi dönemine kadar devam etti bu alışkanlığım. Bugün meslek hayatında karşılaştığım pek çok meseleyi değerlendirirken o konuşmaları daima hatırlıyorum. (Olur mu anımsamamak…)

    İkbal kelimesinin kendisinde bir kötülük yok. Her insan ilerlemek, yaptığı işin karşılığını görmek ister. Bir avukatın bürosunu büyütmesi, bir hakimin mesleğinde yükselmesi, bir savcının daha fazla sorumluluk üstlenmesi veya bir akademisyenin idari görev istemesi kadar tabi bir şey olamaz. Asıl mesele, insanın bu isteklerine ulaşırken nasıl davrandığı. Kendisinden daha başarılı (Aydın Hoca “yetkin” der) birini gördüğünde ne yaptığı. Hak etmediği bir göreve ulaşmak için hangi yollara başvurduğu.. Kendi çıkarıyla mesleğinin gerekleri karşı karşıya geldiğinde hangisini tercih ettiği..

    Aydın Hoca’nın konuşmasındaki en dikkat çekici tespitlerden biri, ikbal avcılarının kendi aralarındaki ilişkileri üzerine. Birbirleriyle yarışan, hatta birbirlerine karşı mücadele eden insanlar, daha nitelikli bir kişi karşılarına çıktığında anlaşabiliyorlar. Dün birbirlerinin yükselmesini engellemek isteyenler, bugün başkasının yükselmesine karşı birlikte hareket edebiliyor. Kişisel menfaatlerin insanları nasıl bir araya getirdiğini anlamak bakımından önemli bir gözlem.

    Hukuk dünyasına bakalım. Bir avukatın mesleki başarısını neyle ölçüyoruz? Üstlendiği dosyalarla mı, yaptığı hukuki çalışmalarla mı, kazandığı davalarla mı? Yoksa tanıdığı insanlarla, katıldığı toplantılarla, sahip olduğu çevreyle mi? Bunların hepsi meslek hayatında belirli ölçüde önem kazanabiliyor. Fakat mesleki yeterliliğin geri plana itilmesi ciddi bir sorun yaratıyor. Özellikle müvekkillerin, hukuki hizmetin niteliğini değerlendirmekte güçlük çektiği bir ortamda.

    Bazı müvekkillerin ilk sorusu, avukatın dosya hakkındaki hukuki görüşü olmuyor. İlgili savcıyı tanıyıp tanımadığını, hakimle görüşüp görüşemeyeceğini, belirli bir kamu görevlisine ulaşıp ulaşamayacağını soruyorlar. Bu soruların kendisi bile hukuk hizmetinin toplumda nasıl algılandığını gösteriyor. Müvekkil, kimi zaman hukuki bilgisinden önce avukatın ilişkilerinden sonuç bekliyor. Daha kötüsü, bu beklentiyi bizzat hukukçular da besleyebiliyor.

    Mesleki tecrübemiz boyunca böyle anlayışlarla karşılaşmamız mümkün. Dosyanın henüz incelenmediği, hukuki ihtimallerin ortaya konulmadığı bir aşamada kişisel ilişkilerden söz edilmesini olağan karşılamamalıyız. Bir avukatın görevi, müvekkilinin haklarını hukuk düzeninin sunduğu imkanlarla korumak. Bunun için bilgi, hazırlık, dikkat ve emek gerekiyor. Kişisel yakınlıkların hukuki güvencenin yerine geçmesi, avukatlık mesleğine duyulan güveni de zedeliyor.

    1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 34. maddesi, avukatın görevini özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmesini öngörüyor. Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları da benzer bir anlayışı benimsiyor. Ne var ki meslek ahlakının gerçek değeri, günlük uygulamada ortaya çıkıyor. Müvekkile karşı dürüst davranmak, meslektaşın emeğine saygı göstermek, üstlenilen işi gereken dikkatle yürütmek. Bunların hiçbiri gösterişli işler sayılmaz. Oysa mesleğe duyulan güveni sağlayan da bunlar.

    Avukatlar arasındaki rekabetin de üzerinde durmak gerekiyor. Aynı alanda çalışan iki avukatın birbirleriyle rekabet etmesi son derece doğal. Ancak bu rekabetin mesleki yeterlilik üzerinden yürütülmesi beklenir. Başka bir avukatın itibarını zedelemek, onun hakkında dayanaksız iddialar yaymak veya müvekkilini elde etmek için meslektaşını kötülemek, meslek ahlakıyla bağdaşmıyor. Bir başkasının başarısını sürekli kendi başarısızlığımızın sebebi olarak görmeye başlarsak, mesleki gelişimimiz de bundan etkilenir.

    Üstelik mesele yalnızca bürolar arasındaki rekabetle sınırlı kalmıyor. Bir hukuk bürosunun kendi içindeki ilişkileri de aynı anlayışla değerlendirilmeli. Genç avukatların emeklerinin karşılığını alabilmesi, stajyerlerin mesleği öğrenebileceği bir ortamda çalışması, görevlerin hakkaniyetli biçimde dağıtılması gerekiyor. Kendi bürosunda bu hususları gözetmeyen bir avukatın başka kurumlarda liyakat araması ne kadar inandırıcı olabilir? Önce kendi davranışlarımızı değerlendirmeliyiz.

    Hakimlik mesleğine geldiğimizde sorumluluk daha da ağırlaşıyor. Hakim, önüne gelen uyuşmazlıkta karar verirken sahip olduğu yetkinin sınırlarını bilmek zorunda. Kararın taraflarından birinin ekonomik gücü, toplumsal konumu veya kamudaki ilişkileri, hukuki değerlendirmeyi etkilememeli. Anayasa’nın 138. maddesindeki hakim bağımsızlığı güvencesinin günlük hayattaki anlamı da burada ortaya çıkıyor.

    Bir hakimin mesleğinde ilerlemek istemesi anlaşılır. Ancak terfi beklentisinin, vereceği kararlara etkide bulunma ihtimali üzerinde ciddiyetle durmak gerekiyor. Özellikle kamuoyunun yakından takip ettiği davalarda hakimin karşı karşıya kalabileceği baskılar çeşitleniyor. Böyle durumlarda önündeki dosyayla sınırlı kalabilmek, kararını delillere ve hukuka dayandırabilmek büyük önem taşıyor. Hukukçunun bağımsızlığı, en çok güç kararlar karşısında sınanıyor.

    Cumhuriyet savcıları bakımından da benzer sorular gündeme geliyor. Soruşturmanın genişliği, şüpheli sayısı veya kamuoyunda yarattığı ilgi, tek başına mesleki başarının göstergesi olabilir mi? Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160. maddesi, Cumhuriyet savcısına maddi gerçeği araştırma ve şüphelinin lehine olan delilleri de toplama yükümlülüğü yüklüyor. Çok temel. Dolayısıyla, bir savcının ikbal saikiyle bir komedyenin yalnızca aleyhine delil topluyor ve delilleri onlara işkence edercesine değerlendiriyor olmaması beklenir. Mesleki başarıyı yalnızca alınan Adalet Bakanlığı üst düzey memurlukları yahut Başsavcı makamlarıyla değerlendiren bir anlayışın, hukukçuluğun amacıyla bağdaşması güç.

    Burada insanın kendisine sorması gereken bir soru var: Yanıldığımızı kabul edebiliyor muyuz? Avukat olarak ileri sürdüğümüz hukuki görüşün eksik olduğunu, savcı olarak değerlendirdiğimiz delilin başka türlü yorumlanabileceğini, hakim olarak benimsediğimiz yaklaşımın isabetli olmayabileceğini kabul etmek kolay mı? Mesleki olgunluğun önemli göstergelerinden biri de bu. İnsanın kendi kanaatini yeniden değerlendirebilmesi.

    Konuşmayı dinlerken aklıma gelen Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından kabul edilen Türk Yargı Etiği Bildirgesi’nde geçen, “bir yargı mensubunun görevi sırasında sergilediği davranış kadar, meslek dışındaki ilişkilerinin yargıya duyulan güven üzerindeki etkisi”. Bu hususu özellikle önemsiyorum. Çünkü bir hakimin veya savcının kişisel ilişkilerinin, taraflar bakımından nasıl bir görünüm oluşturduğu da yargıya duyulan güveni etkileyebilir. Tarafsızlığın korunması, belirli davranışlardan kaçınmayı gerektirebilir.

    Aydın Hoca’nın konuşmasını dinlerken akademik hayatı da düşündüm. Üniversitelerdeki yükselme ve görevlendirme süreçleri, yıllardır tartışılıyor. Bir araştırmacının bilimsel çalışmaları yerine kişisel ilişkilerinin belirleyici hale gelmesi, yalnızca o araştırmacıyı ilgilendirmiyor. Hukuk öğrencilerinin; geleceğin hukukçularının aldığı eğitimi, bilimsel üretimin niteliği ile üniversitenin ve Türk adalet sisteminin geleceğini de etkiliyor.

    Üniversitenin başarılı bir araştırmacıya ihtiyacı var. Bilimsel görüşünü gerekçelendirebilen, araştırma yapan, öğrencisine zaman ayıran, meslektaşlarıyla tartışabilen bir akademisyene. Bu niteliklerin akademik yükselme süreçlerinde yeterince dikkate alınmaması, bilimsel hayatın gelişmesini de güçleştirir. Daha genç ve başarılı bir araştırmacının ilerlemesini engellemek isteyen kişinin, bulunduğu kuruma ne kazandırdığı da ayrıca sorgulanmalı.

    Aydın Hoca’nın idare hukuku derslerini ve Hukuk Kültürü Konuşmalarını hatırlamamın sebeplerinden biri de bu. Her iki çalışmanın biçimi farklıydı. İdare hukuku derslerinde hukuki kurumları ve kavramları ele alırken, Hukuk Kültürü Konuşmalarında daha geniş meseleler üzerinde düşünme imkanı bulurduk. Hukuk dilinin önemi, kavramların anlamı, hukukçunun zihinsel gelişimi ve mesleki yeterliliğin bilgiyle ilişkisi bu konuşmaların kapsamındaydı. Öğrencilik yıllarımda bu çalışmaların değerini hissediyordum. Mesleğe başladıktan sonra ise bazı düşüncelerin uygulamadaki karşılığını daha açık biçimde görmeye başladım. Bir hukukçunun düşüncesini nasıl oluşturduğu, farklı görüşlere ne kadar tahammül ettiği, kendi fikrini hangi gerekçelerle savunduğu da önemli. Hukuk eğitiminin bu yönü üzerinde daha fazla durmamız gerektiğini düşünüyorum.

    Konuşmanın sonunda önem kazanan kavram ise gayret. Aydın Hoca, nitelikli insanların ikbal avcıları karşısında geri çekilmemesi gerektiğini vurguluyor. Bu yaklaşımın üzerinde durmaya değer. Çünkü mesleki yeterliliği bulunan kişilerin görev almaktan kaçınması, kurumların işleyişini de etkileyebilir. İyi yetişmiş bir avukatın baro çalışmalarına katılması, nitelikli bir akademisyenin idari sorumluluk üstlenmesi, meslek hayatına ilişkin tartışmalara katkı sunması önem taşıyor.

    Fakat gayretin sınırlarını da konuşmalıyız. İnsan kendi hakkını ararken başkalarının hakkını gözetmek zorunda. Her mücadeleyi haklı görmek mümkün değil. Mesleki yükselme arzusuyla hareket eden herkesin de ikbal avcısı sayılması doğru olmaz. Böyle bir nitelendirme, kişinin somut davranışları üzerinden yapılmalı. Aksi halde bu kavramın kendisi de insanları haksız yere suçlamak için kullanılabilir.

    Üstelik insanları değerlendirirken kestirmeye gitmek gibi bir alışkanlığımız var. Bir hukukçunun önemli bir göreve gelmesi, geniş bir çevreye sahip olması veya kısa sürede mesleğinde ilerlemesi, onun hakkında olumsuz bir kanaat oluşturmak için yeterli sayılamaz. Başarıya ulaşan kişinin hangi şartlarda çalıştığını, ne kadar emek verdiğini ve hangi sorumlulukları üstlendiğini bilmeden hüküm vermek kolay. Söylentilerin yerini somut bilgiler, kişisel kanaatlerin yerini dikkatli değerlendirmeler almalı. Özellikle hukukçuların bu ayrımı gözetmesi gerekiyor. Başkalarının davranışlarını eleştirirken kendi gözlemlerimizin sınırlarını da bilmeliyiz. Her gördüğümüzden sonuç çıkaramayız; her duyduğumuzu doğru kabul edemeyiz. İkbal avcılığı kavramını yerli yerinde kullanmak, haksız ithamlardan kaçınmayı da gerektiriyor. Aksi halde eleştirdiğimiz davranışlara, bu kez eleştiri adına kendimiz başvurmuş oluruz.

    Bütün bu sorunları kişilerin iyi niyetine bırakmak da yeterli görünmüyor. Kurumların objektif değerlendirme ölçütlerine, şeffaf görevlendirme süreçlerine ve etkili denetime ihtiyacı var. Bir göreve kimin getirileceği konusunda açık ölçütler bulunması, ilgili kişilerin bu ölçütlere göre değerlendirilmesi ve kararların gerekçelendirilebilmesi gerekiyor.

    Hukuk mesleklerinde liyakatten söz ederken meslektaşlık ilişkilerimizi de gözden geçirmeliyiz. Başarılı bir genç avukata imkan tanımak, bir stajyerin çalışmasına değer vermek, meslektaşımızın doğru bir hukuki görüşünü kabul etmek, bir akademisyenin bilimsel başarısını takdir etmek… Bunlar büyük fedakarlıklar gerektirmiyor. Yine de zaman zaman bunları yapmakta zorlanıyoruz. Çünkü başkasının başarısını kabullenmek, kendi eksikliklerimizle de yüzleşmeyi gerektirebiliyor.

    İkbal avcılarından söz ederken insanın kendisini bu tartışmanın dışında tutması kolay. Başkalarının makam hırsını, kibirli davranışlarını, çıkar ilişkilerini uzun uzun anlatabiliriz. Peki kendi davranışlarımız? Bir meslektaşımız başarılı olduğunda ne düşünüyoruz? Bizden daha genç bir hukukçu daha iyi bir hukuki değerlendirme yaptığında bunu kabul edebiliyor muyuz? Bir göreve bizden daha uygun kişinin getirilmesini içtenlikle destekleyebiliyor muyuz? İnsanın kendisine yönelteceği sorular da bunlar olmalı.

    Aydın Hoca’nın konuşmasını değerli bulmamın başat sebebi, bu soruları yeniden kişisel gündemime getirmesi. Hukuk dünyasında makam ve unvanların önemi yadsınamaz. Ancak bunların nasıl elde edildiği, o görevlerin nasıl yerine getirildiği ve başkalarının haklarına ne ölçüde saygı gösterildiği üzerinde daha fazla düşünmeliyiz.

    Meslek hayatı boyunca pek çok dosya sonuçlandıracağız. Davalar kazanacağız, kaybedeceğiz. Kimi zaman haklı olduğumuzu düşündüğümüz halde beklediğimiz sonucu alamayacağız. Bazen başkalarının bizden önce ilerlediğini göreceğiz. Bazen de bizim önümüze fırsatlar çıkacak. İşte bütün bu aşamalarda nasıl davrandığımız, mesleki kimliğimiz hakkında sahip olduğumuz unvanlardan daha fazla şey söyleyebilir.

    Hukuk dünyasının ihtiyacı, nitelikli insanların gayret göstermesi kadar, o gayretin hakkını teslim edebilen kurumlar. Bu sorumluluk yalnızca hakimlere, savcılara, avukatlara veya akademisyenlere ait görünmüyor. Hepimizin payı var.

    Ve sonunda yine aynı soru:

    Mesleğimizde hangi makama ulaştık?

    Daha da önemlisi,

    o makama nasıl ulaştık?

    Av. Murat Can Dolğun
    TD Hukuk ve Danışmanlık

    E-posta:

    Av.muratcandolgun@gmail.com


    Kaynak ve Öneriler

    Gülan, Aydın, İkbal Avcıları, 11 Ekim 2026, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Keşşaf Topluluğu, UKDA, Ankara. Konuşmanın video kaydı.

    Hakimler ve Savcılar Kurulu, Türk Yargı Etiği Bildirgesi, 06.03.2019 tarihinde kabul edilmiş, 14.03.2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Resmi metin.

    Hakimler ve Savcılar Kurulu, Türk Yargı Etiği Bildirgesi Rehberi, 15.10.2025 tarihli ve 2025/1269 sayılı Genel Kurul Kararı. Rehber.

    Hakimler ve Savcılar Kurulu, Bangalor Yargı Etiği İlkeleri, Budapeşte İlkeleri ve Diğer Yargı Etiği Belgeleri. Yargı Etiği Sayfası.

    Türkiye Barolar Birliği, Avukatlık Meslek Kuralları. Meslek Kuralları.

    1136 sayılı Avukatlık Kanunu, m. 34; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 160; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, m. 70 ve m. 138.

    Yayın Notu ve İletişim

    İşbu metin, hukuk mesleklerinde liyakat, meslek ahlakı ve kurumsal sorumluluk üzerine kişisel değerlendirmeler içeriyor. Herhangi bir kişi veya kurum hakkında somut bir hukuka aykırılık isnadı amacı taşıdığını doğrudan reddeder.

    TD Hukuk ve Danışmanlık
    Dünya Ticaret Merkezi, A2 Blok, Kat: 5, No: 206, Bakırköy/İstanbul
    Telefon: +90 212 299 44 22

  • Eğitim Fakültesinde İnsan Hakları Hukuku Öğretmek: Hak Temelli Bir Mesleki Perspektif

    Eğitim Fakültesinde İnsan Hakları Hukuku Öğretmek: Hak Temelli Bir Mesleki Perspektif

    Bir önceki yazıda, Eğitim Hukuku dersine ilişkin yaklaşımımı ve öğretmen adayları bakımından hukuki düşünme becerisinin neden önemli olduğunu ele almıştım.

    Bu yaklaşımın doğal devamını ise İnsan Hakları Hukuku oluşturuyor.

    Eğitim Fakültesi öğrencilerine İnsan Hakları Hukuku anlatırken temel amacın, uluslararası sözleşmelerin veya hak kataloglarının ezberlenmesiyle sınırlı kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Asıl mesele, insan haklarının eğitim ortamında nasıl somutlaştığını; öğretmenin, öğrencinin ve eğitim kurumunun gündelik ilişkilerinde ne şekilde karşılık bulduğunu gösterebilmektir.

    Çünkü insan hakları, yalnızca mahkeme kararlarında veya uluslararası belgelerde karşılaştığımız soyut ilkeler değildir.

    Eğitim ortamının kendisi, insan haklarının en yoğun biçimde görünür hale geldiği alanlardan biridir.

    İnsan Hakları Eğitimi Neden Öğretmen Adayları İçin Önemlidir?

    Bir öğretmen, mesleki yaşamı boyunca yalnızca bilgi aktaran kişi değildir.

    Öğretmen aynı zamanda öğrencinin düşüncesiyle, kişiliğiyle, özel hayatıyla, inancıyla, ailesiyle, farklılıklarıyla ve gelişim süreciyle temas eder.

    Bu nedenle öğretmenin aldığı birçok karar, doğrudan veya dolaylı biçimde temel hak ve özgürlüklerle ilişkilidir.

    Öğrencinin kendisini ifade etmesine ne ölçüde imkan tanındığı, disiplin süreçlerinin nasıl yürütüldüğü, farklı özelliklere sahip öğrenciler arasında nasıl bir yaklaşım benimsendiği, öğrencinin özel hayatına ilişkin bilgilerin nasıl korunduğu veya okul içinde hangi davranışların sınırlandırılabileceği yalnızca pedagojik meseleler değildir.

    Bütün bu alanlarda aynı zamanda hukuki sınırlar ve insan hakları ilkeleri bulunmaktadır.

    Bu nedenle öğretmen adaylarının insan haklarını yalnızca “bilmesi” değil, mesleki kararlarını insan hakları perspektifiyle değerlendirebilmesi gerekir.

    Hak Kavramını Soyutluktan Çıkarmak

    İnsan Hakları Hukuku çoğu zaman geniş kavramlar üzerinden anlatılır:

    İnsan onuru.

    Eşitlik.

    Ayrımcılık yasağı.

    İfade özgürlüğü.

    Özel hayatın korunması.

    Din ve vicdan özgürlüğü.

    Eğitim hakkı.

    Çocuğun üstün yararı.

    Bu kavramların tamamı son derece önemlidir. Ancak yalnızca tanımlar üzerinden anlatıldığında, öğrenciler açısından soyut kalma riski taşırlar.

    Bu nedenle derste üzerinde durmak istediğim temel yöntemlerden biri, insan haklarını somut eğitim ilişkileri üzerinden tartışmak olacaktır.

    Bir öğrencinin sınıfta görüşünü açıklaması hangi noktaya kadar ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir?

    Bir okulun kıyafet düzenlemesi hangi koşullarda meşru kabul edilebilir?

    Bir öğrencinin fotoğrafının paylaşılması bakımından rıza yeterli midir?

    Engelli bir öğrencinin diğer öğrencilerle tamamen aynı koşullarda sınava alınması gerçekten eşitlik midir?

    Bir öğrencinin ailesine, inancına, diline veya sosyal durumuna ilişkin farklılıklar eğitim ortamında nasıl ele alınmalıdır?

    Bu soruların her biri, insan haklarının eğitim alanındaki somut görünüm biçimleridir.

    Dolayısıyla dersin amacı, hakların isimlerini öğrenmekten çok, hangi olayda hangi hakkın gündeme geldiğini fark edebilmektir.

    İnsan Onuru: Başlangıç Noktası

    İnsan hakları hukukunun merkezine yerleştirilmesi gereken temel kavramlardan birinin insan onuru olduğu kanaatindeyim.

    Çünkü pek çok hak, nihayetinde bireyin insan olarak taşıdığı değerin korunmasına yöneliktir.

    Bu yaklaşım eğitim ortamında ayrıca önem taşır.

    Bir öğrencinin küçük düşürülmemesi, aşağılanmaması, kişiliğinin hedef alınmaması veya yalnızca başarısı üzerinden değerlendirilmemesi, meselenin yalnızca pedagojik yönü değildir.

    Aynı zamanda kişinin onurunun korunmasıyla ilgilidir.

    Öğretmenin öğrencisine yaklaşımında olduğu kadar, okul idaresinin öğretmene yaklaşımında da aynı ilke geçerlidir.

    İnsan hakları hukukunu yalnızca öğrenciyi koruyan tek yönlü bir mekanizma olarak görmek de doğru değildir.

    Öğretmenin kişilik hakları, mesleki itibarı, özel hayatı ve ifade özgürlüğü de korunması gereken değerler arasındadır.

    Bu nedenle insan hakları yaklaşımının temelinde taraflardan birini mutlak biçimde üstün tutmak değil, hakları ve yükümlülükleri birlikte değerlendirmek yer almalıdır.

    Eşitlik Her Zaman Aynı Muamele Anlamına Gelmez

    Eğitim ortamında özellikle önem verilmesi gereken konulardan biri eşitlik ve ayrımcılık yasağıdır.

    Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım bulunmaktadır.

    Eşitlik, her öğrenciye her durumda tamamen aynı şekilde davranmak anlamına gelmez.

    Bazı durumlarda gerçek eşitliği sağlayabilmek için farklı ihtiyaçların dikkate alınması gerekir.

    Engelli bir öğrenciye sınavda ek süre tanınması, dil bakımından özel desteğe ihtiyaç duyan bir öğrenci için uyarlama yapılması veya belirli dezavantajların giderilmesine yönelik tedbirlerin alınması ilk bakışta farklı muamele gibi görünebilir.

    Ancak insan hakları hukukunda önemli olan yalnızca biçimsel eşitlik değil, kimi zaman fiili ve etkili eşitliğin sağlanmasıdır.

    Öğretmen adaylarının bu ayrımı kavramasını özellikle önemli buluyorum.

    Çünkü eğitim ortamındaki adalet duygusu, her zaman herkese aynı şekilde davranmakla kurulmaz.

    Bazen adalet, farklılıkları görebilmeyi gerektirir.

    Hakların da Sınırları Vardır

    İnsan hakları eğitimi verilirken kaçınılması gereken bir diğer yaklaşım, temel hakları sınırsız yetkiler gibi sunmaktır.

    İfade özgürlüğü önemlidir ancak mutlak değildir.

    Özel hayatın korunması önemlidir ancak bazı durumlarda meşru müdahaleler mümkün olabilir.

    Eğitim hakkı güvence altındadır ancak eğitim kurumlarının düzen ve güvenliği sağlama yükümlülüğü de bulunmaktadır.

    Burada asıl mesele, bir hakkın sınırlandırılıp sınırlandırılamayacağından çok, bu sınırlandırmanın hangi koşullarda hukuka uygun kabul edilebileceğidir.

    Yetki var mı?

    Meşru bir amaç bulunuyor mu?

    Alınan tedbir gerekli mi?

    Daha hafif bir yöntemle aynı sonuç elde edilebilir miydi?

    Müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir denge kurulmuş mu?

    Bu sorular bizi insan hakları hukukunun en önemli kavramlarından biri olan ölçülülük ilkesine götürür.

    Öğretmen adaylarının ölçülülük yaklaşımını yalnızca hukuki bir test olarak değil, günlük mesleki kararlarında kullanılabilecek bir düşünme yöntemi olarak görmelerini önemli buluyorum.

    Çocuk Hakları Perspektifi

    Eğitim Fakültesinde İnsan Hakları Hukuku anlatılırken çocuk haklarına ayrıca yer verilmesi gerektiği açıktır.

    Çocuk, yalnızca korunması gereken pasif bir birey değildir.

    Aynı zamanda hak sahibidir.

    Görüş bildirme hakkı vardır.

    Kendisini ilgilendiren konularda dinlenme hakkı vardır.

    Özel hayatı vardır.

    Kişisel verileri vardır.

    Gelişim düzeyine uygun biçimde karar süreçlerine katılma hakkı vardır.

    Bu noktada “çocuğun üstün yararı” kavramı özel önem taşımaktadır.

    Ancak bu kavramın da tek başına kullanılan belirsiz bir gerekçe haline getirilmemesi gerekir.

    Çocuğun üstün yararı, yetişkinlerin çocuk adına uygun gördüğü her kararın otomatik olarak hukuka uygun kabul edilmesi anlamına gelmez.

    Aksine çocuğun kişiliği, görüşü, gelişim düzeyi ve somut koşulları dikkate alınarak değerlendirme yapılmasını gerektirir.

    Bu nedenle öğretmenin çocuk hakları konusunda sahip olduğu farkındalık, yalnızca hukuki sorumluluk bakımından değil, mesleki yaklaşım bakımından da belirleyicidir.

    İnsan Hakları Kültürü ve Eğitim

    İnsan hakları hukukunun eğitim fakültelerinde okutulmasının önemini yalnızca öğretmenlerin hukuki sorumluluklarını bilmesiyle açıklamak eksik kalır.

    Daha geniş bir mesele söz konusudur.

    Öğretmen, öğrencinin devlet ve toplumla kurduğu ilişkinin şekillenmesinde önemli bir role sahiptir.

    Öğrenci çoğu zaman eşitlik, adalet, otorite, özgürlük, sorumluluk ve katılım gibi kavramları yalnızca kitaplardan değil, okul deneyiminden öğrenir.

    Bir öğrencinin görüşünün dinlenip dinlenmemesi, farklılıklarına nasıl yaklaşıldığı, disiplin süreçlerinde kendisine nasıl davranıldığı veya kararların hangi gerekçelerle alındığı; onun hukuk ve adalet anlayışının oluşmasında doğrudan etkili olabilir.

    Dolayısıyla insan hakları eğitimi, yalnızca hukuki bilgi aktarmak anlamına gelmez.

    Aynı zamanda bir hak kültürünün oluşmasına katkı sunmak anlamına gelir.

    Dersin Amacı

    Bu nedenle İnsan Hakları Hukuku dersinde hedefim, öğrencilerin yalnızca hangi uluslararası sözleşmede hangi hakkın düzenlendiğini bilmeleri olmayacaktır.

    Elbette anayasal ve uluslararası hukuki çerçeveyi ele alacağız.

    Ancak asıl olarak şu becerilerin gelişmesini önemsiyorum:

    Bir olayda temel hak meselesini fark edebilmek.

    Çatışan hak ve menfaatleri birlikte değerlendirebilmek.

    Bir sınırlamanın gerekçesini sorgulayabilmek.

    Eşitlik ile aynı muamele arasındaki farkı görebilmek.

    Öğrencinin hakları kadar öğretmenin haklarını da dikkate alabilmek.

    Ve en önemlisi, mesleki kararların yalnızca alışkanlıklara veya kurumsal uygulamalara değil, hukuki ve etik gerekçelere dayanması gerektiğini kavrayabilmek.

    Eğitim Hukuku ile İnsan Hakları Hukukunu bu nedenle birbirini tamamlayan iki alan olarak görüyorum.

    İlki eğitim ilişkisinin hukuki yapısını ve sınırlarını anlamamıza yardımcı olurken, ikincisi bu ilişkinin hangi değerler üzerine kurulması gerektiğini gösterir.

    Kanaatimce öğretmenlik mesleğinde hukuk bilgisinin asıl değeri de burada ortaya çıkmaktadır:

    Kuralları bilmekten önce insanı, hakları ve yetkinin sınırlarını görebilmek.

  • Eğitim Fakültesinde Hukuk Öğretmek: Eğitim Hukukuna Dair Bir Yaklaşım

    Eğitim Fakültesinde Hukuk Öğretmek: Eğitim Hukukuna Dair Bir Yaklaşım

    Bu akademik yıl içerisinde Eğitim Fakültesi öğrencileriyle Eğitim Hukuku ve İnsan Hakları Hukuku dersleri kapsamında bir araya geleceğim.

    Bu derslere hazırlanırken benim açımdan temel mesele, hukuk bilgisinin eğitim fakültesi öğrencilerine hangi yöntem ve bakış açısıyla aktarılması gerektiği oldu. Zira öğretmen adaylarına verilecek hukuk eğitiminin, hukuk fakültelerinde verilen klasik hukuk öğretiminin daha sade bir biçiminden ibaret olmaması gerektiğini düşünüyorum.

    Eğitim Fakültesinde hukuk öğretiminin amacı, öğrencileri hukukçu haline getirmek değildir. Asıl amaç; mesleki yaşamlarında karşılaşacakları hukuki meseleleri fark edebilen, hak ve yükümlülüklerinin sınırlarını bilen, kamu gücü ile bireysel haklar arasındaki ilişkiyi değerlendirebilen ve gerektiğinde hukuki düşünme yöntemlerinden yararlanabilen öğretmenlerin yetişmesine katkı sunmaktır.

    Eğitim, Aynı Zamanda Hukuki Bir İlişkidir

    Eğitim çoğu zaman pedagojik, psikolojik ve sosyolojik boyutları üzerinden ele alınmaktadır. Oysa eğitim faaliyeti aynı zamanda yoğun biçimde hukuki sonuçlar doğuran bir alandır.

    Bir öğretmenin öğrenciyle kurduğu ilişki; öğrencinin eğitim hakkı, kişilik hakları, özel hayatının korunması, eşitlik ilkesi, ifade özgürlüğü, ayrımcılık yasağı, disiplin süreçleri ve idarenin yetkileri gibi çok sayıda hukuki meseleyle doğrudan bağlantılıdır.

    Benzer şekilde öğretmenin kendisi de yalnızca birtakım yükümlülüklerin muhatabı değildir. Öğretmenin çalışma hakkı, mesleki itibarı, kişilik hakları, ifade özgürlüğü ve idarenin hukuka aykırı işlemlerine karşı korunma hakkı bulunmaktadır.

    Dolayısıyla eğitim hukukunun yalnızca öğrencinin haklarından veya öğretmenin sorumluluğundan ibaret olduğu düşüncesi eksiktir.

    Eğitim hukuku; öğrenci, öğretmen, veli, okul yönetimi ve kamu idaresi arasındaki hukuki ilişkilerin bütününü konu edinmektedir.

    Mevzuatı Ezberlemek Değil, Hukuki Düşünmeyi Öğrenmek

    Eğitim Hukuku dersinde benim için temel hedef, öğrencilerin mümkün olduğunca fazla kanun veya yönetmelik maddesi ezberlemesi olmayacaktır.

    Mevzuat değişebilir.

    Yönetmelikler yürürlükten kaldırılabilir, yeni düzenlemeler kabul edilebilir, idari uygulamalar zaman içerisinde farklılaşabilir. Buna karşılık hukuki bir sorunun nasıl tespit edileceğini, bir normun nasıl yorumlanacağını ve farklı haklar arasında nasıl denge kurulacağını öğrenmek daha kalıcı bir kazanımdır.

    Bu nedenle derslerde öğrencilerin öncelikle bir olayın içerisindeki hukuki problemi görebilmelerini önemsiyorum.

    Örneğin bir öğrencinin cep telefonuna geçici olarak el konulması, sınavının geçersiz sayılması, disiplin cezası verilmesi, fotoğrafının okulun sosyal medya hesabında yayımlanması veya kişisel bilgilerinin üçüncü kişilerle paylaşılması ilk bakışta günlük okul hayatına ilişkin sıradan meseleler olarak görülebilir.

    Ancak bu örneklerin her biri; yetki, ölçülülük, özel hayatın korunması, kişisel verilerin korunması, eğitim hakkı veya idarenin sorumluluğu bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken hukuki sorunlar doğurabilir.

    Dolayısıyla önemli olan yalnızca “hangi kural uygulanır?” sorusunu sormak değildir.

    Öncelikle “burada hukuken korunması gereken değer nedir?” sorusunu sorabilmek gerekir.

    Hukuk, Yalnızca Sınırlandıran Değil Koruyan Bir Mekanizmadır

    Öğretmen adaylarına hukuk anlatılırken yalnızca yasaklar, disiplin yaptırımları veya hukuki sorumluluklar üzerinden hareket edilmesini doğru bulmuyorum.

    Böyle bir yaklaşım, hukuku öğretmenin mesleki faaliyetini sürekli sınırlandıran veya tehdit eden bir alanmış gibi gösterebilir.

    Oysa hukuk yalnızca sınır çizmez.

    Aynı zamanda hakları güvence altına alır.

    Öğrencinin haklarını koruduğu kadar öğretmenin de haklarını korur. İdarenin yetkilerini düzenlediği kadar bu yetkilerin sınırlarını da belirler. Kamu hizmetinin düzenli biçimde yürütülmesini sağlarken aynı zamanda keyfiliğin önüne geçmeye çalışır.

    Bu sebeple eğitim hukukunun doğru anlaşılabilmesi için hak, yetki, sorumluluk ve sınır kavramlarının birlikte ele alınması gerektiği kanaatindeyim.

    Somut Olaylar Üzerinden Hukuki Muhakeme

    Dersin önemli bir bölümünde somut olaylardan hareket etmeyi planlıyorum.

    Çünkü hukuk kurallarını öğrenmek ile bu kuralları gerçek bir uyuşmazlığa uygulayabilmek aynı şey değildir.

    Bir olayda öğretmenin, öğrencinin, velinin ve okul yönetiminin farklı hukuki iddiaları bulunabilir. Bunların tamamını değerlendirebilmek için yalnızca mevzuatı bilmek yeterli değildir; farklı menfaatleri ve hakları birlikte değerlendirebilmek gerekir.

    Bu noktada öğrencilerin kimi zaman öğretmenin, kimi zaman öğrencinin, kimi zaman idarenin ve kimi zaman karar vermek zorunda olan bir hakimin perspektifinden meseleye yaklaşmasını faydalı buluyorum.

    Amaç tek bir doğru cevabı ezberletmekten ziyade, hukuki gerekçe üretme becerisini geliştirmektir.

    Bir görüşe katılmak kadar o görüşe gerekçeli biçimde itiraz edebilmek de hukuk eğitiminin önemli bir parçasıdır.

    Eğitim Hukukunun Merkezinde İnsan Vardır

    Eğitim hukuku yalnızca eğitim kurumlarının işleyişini düzenleyen teknik kurallar bütünü değildir.

    Bu alanın merkezinde insan bulunmaktadır.

    Öğrenci, öğretmen, veli ve diğer eğitim çalışanları hukuki ilişkinin öznesidir. Dolayısıyla eğitim sistemini değerlendirirken yalnızca kurumların işleyişine veya idari düzenlemelere değil, bu düzenlemelerin insan üzerindeki etkilerine de bakmak gerekir.

    Bu yaklaşım doğal olarak bizi İnsan Hakları Hukukuna götürmektedir.

    Çünkü eğitim hakkı, eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı, özel hayatın korunması, ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü veya çocuğun üstün yararı gibi meseleler, yalnızca eğitim hukukunun değil aynı zamanda insan hakları hukukunun temel konuları arasındadır.

    Bu nedenle Eğitim Hukuku ve İnsan Hakları Hukuku derslerini birbirinden tamamen bağımsız iki alan olarak değil; birbirini tamamlayan iki ders olarak değerlendirmeyi tercih ediyorum.

    Eğitim Hukuku daha somut ve kurumsal çerçeveyi ortaya koyarken, İnsan Hakları Hukuku bu ilişkinin temelindeki değerleri ve hak sistemini anlamamıza imkan verir.

    Bu yıl derslerde ulaşmak istediğim temel sonuç da budur:

    Mevzuatı bilen değil yalnızca; hukuki problemi fark edebilen, haklar ile yetkiler arasındaki sınırı görebilen ve mesleki kararlarını hukukun temel ilkeleriyle birlikte değerlendirebilen öğretmen adaylarının yetişmesine katkıda bulunmak.

    Bir sonraki yazıda ise bu yaklaşımın ikinci boyutunu ele alarak, İnsan Hakları Hukukunun Eğitim Fakültesi öğrencileri bakımından neden ayrıca önemli olduğunu ve bu dersin hangi yöntemle ele alınması gerektiğini değerlendireceğim.

  • Tarih Boyunca Kaybolan veya Dönüşen Meslekler

    Tarih Boyunca Kaybolan veya Dönüşen Meslekler

    İnsanlık tarihi yalnızca devletlerin, savaşların veya büyük siyasi dönüşümlerin tarihi değildir; aynı zamanda mesleklerin de tarihidir. Toplumların ekonomik yapısı, teknolojik imkanları ve günlük hayatın ihtiyaçları değiştikçe insanların yaptığı işler de değişmiştir. Bir dönem toplumun vazgeçilmez parçası olan birçok meslek zaman içinde ortadan kalkmış, bazıları ise farklı biçimlere dönüşmüştür. Bugün bize sıradan veya hatta anlaşılması güç gelen birçok meslek, geçmişte şehir hayatının ve ekonomik düzenin temel unsurlarından biriydi.

    Örneğin bir zamanlar şehirlerde suyu evlere taşıyan su taşıyıcıları, sokak lambalarını akşamları yakıp sabahları söndüren gaz lambası görevlileri veya telgraf hatları üzerinden mesaj ileten operatörler günlük hayatın vazgeçilmez aktörleriydi. Ancak teknoloji ilerledikçe ve toplumların ihtiyaçları değiştikçe bu meslekler yavaş yavaş ortadan kalkmış ya da başka mesleklere dönüşmüştür. Sanayi devrimi, elektriğin yaygınlaşması, dijitalleşme ve son olarak yapay zeka teknolojileri bu dönüşümün en önemli aşamalarını oluşturmuştur.

    Mesleklerin tarihsel dönüşümü yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda toplumların düşünme biçimini, eğitim sistemlerini ve hatta hukuk düzenlerini de etkileyen bir süreçtir. Çünkü her yeni teknoloji, üretim ve iletişim biçimlerini değiştirdiği gibi hukuki ilişkileri de yeniden şekillendirir. Bu nedenle mesleklerin tarihsel gelişimini incelemek, yalnızca geçmişi anlamak açısından değil, geleceği öngörebilmek açısından da önem taşır.

    Bu yazıda insanlık tarihinde farklı dönemlerde ortaya çıkan ve zaman içinde kaybolan ya da dönüşen yüz meslek incelenmektedir. Amaç yalnızca bir liste sunmak değil; aynı zamanda mesleklerin hangi koşullar altında ortaya çıktığını, neden ortadan kalktığını ve bu dönüşümün toplumsal yapıyla nasıl bağlantılı olduğunu ortaya koymaktır. Böylece mesleklerin tarihsel serüveni üzerinden daha geniş bir soruya da ışık tutulabilir: İnsanlık ilerledikçe işler nasıl değişir ve bu değişim toplumun geleceğini nasıl şekillendirir?

    • Su Taşıyıcısı – Antik Roma’dan 19. yüzyıla kadar şehirlerde suyu kuyulardan veya kaynaklardan taşıyan kişilerdi. Modern şehir su şebekeleri 1800’lerin sonunda yaygınlaşınca bu meslek tamamen ortadan kalktı.
    • Köy Tellalı – Osmanlı ve Avrupa şehirlerinde resmi duyuruları halka sözlü olarak ileten kişiydi. 20. yüzyılda radyo ve gazetelerin yayılmasıyla meslek kayboldu.
    • Mum Yapımcısı – Elektrik öncesi dönemde evlerin ana aydınlatma kaynağı mumdu. 1880’lerden sonra elektrikli aydınlatma sistemleri yaygınlaşınca bu meslek büyük ölçüde ortadan kalktı.
    • Gaz Lambası Yakıcısı – 19. yüzyıl şehirlerinde sokak lambalarını her akşam yakıp sabah söndüren görevlilerdi. Elektrik aydınlatmasının yayılmasıyla 20. yüzyıl başında kayboldu.
    • Buz Kesiciler – 18. ve 19. yüzyılda göllerden kesilen buzları şehirlerde satmak için çalışan işçilerdi. 20. yüzyılda buzdolabının yaygınlaşmasıyla meslek ortadan kalktı.
    • Atlı Postacı – 18. ve 19. yüzyıllarda posta taşımacılığı atlı kuryelerle yapılırdı. Demiryolu ve otomobil ulaşımı gelişince 20. yüzyılda bu meslek dönüşerek modern lojistik sistemlerine evrildi.
    • Tren Kömürcüsü – Buharlı trenlerde kazanları beslemek için sürekli kömür atan işçilerdi. Dizel ve elektrikli trenlerin yaygınlaşmasıyla 1950’lerden sonra ortadan kalktı.
    • Telgraf Operatörü – 19. yüzyılda Morse kodu ile mesaj ileten iletişim uzmanlarıydı. Telefon ve internet teknolojileri 20. yüzyıl sonunda bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Daktilo Yazmanı – Büro metinlerini profesyonel şekilde yazan çalışanlardı. 1980’lerden sonra bilgisayar ve kelime işlem programlarının yayılmasıyla bu meslek ortadan kalktı.
    • Telefon Santrali Operatörü – İlk telefon sistemlerinde çağrıları manuel olarak bağlayan çalışanlardı. Otomatik santraller 1960’lardan sonra bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Haber Güvercini Eğiticisi – Antik dönemden 19. yüzyıla kadar uzun mesafe mesaj taşımak için güvercin eğiten kişilerdi. Telgraf teknolojisinin gelişmesiyle bu meslek kayboldu.
    • Berber Cerrah – Orta Çağ’da berberler aynı zamanda küçük cerrahi işlemler yapardı. Modern tıp ve cerrahinin gelişmesiyle bu meslek iki ayrı alana ayrıldı.
    • Sülük Doktoru – 18. ve 19. yüzyıllarda hastalıkların tedavisinde sülük kullanımı yaygındı. Modern tıp yöntemleri yaygınlaşınca meslek ortadan kalktı.
    • Kılıç Ustası – Orta Çağ savaşlarında kullanılan kılıçları üreten zanaatkârlardı. Ateşli silahların yayılmasıyla bu meslek büyük ölçüde ortadan kalktı.
    • Zırh Ustası – Şövalyeler için metal zırh üreten ustalardı. Ateşli silah teknolojisinin gelişmesiyle 17. yüzyıldan sonra meslek kayboldu.
    • At Arabası Tekerlekçisi – Arabaların tekerleklerini üreten ustalardı. Otomobillerin yayılmasıyla 20. yüzyılda meslek ortadan kalktı.
    • Gazete Dizgicisi – Matbaada harfleri elle dizerek gazete sayfalarını hazırlayan işçilerdi. Dijital yayıncılık teknolojileri 1990’larda bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Harita Çizim Kartografı – Haritaları elle çizen uzmanlardı. Uydu görüntüleri ve GIS yazılımları nedeniyle meslek dönüşüme uğradı.
    • Film Fotoğraf Laboratuvarı Çalışanı – Analog fotoğraf makinelerinden çıkan filmleri banyo eden teknisyenlerdi. Dijital fotoğraf teknolojisi nedeniyle 2000’lerde kayboldu.
    • Video Kaset Kiralama Çalışanı – 1980-2000 arasında VHS kaset kiralama mağazalarında çalışan kişilerdi. Streaming platformlarının ortaya çıkmasıyla sektör ortadan kalktı.

    • Deniz Feneri Bekçisi – 18. ve 19. yüzyıllarda gemilerin güvenli şekilde limanlara ulaşmasını sağlamak için deniz fenerlerini sürekli kontrol eden görevlilerdi. 20. yüzyılın sonlarından itibaren otomatik sistemler ve GPS navigasyonu nedeniyle bu meslek büyük ölçüde ortadan kalktı.
    • Atlı Tramvay Sürücüsü – 19. yüzyılda şehir içi ulaşımda kullanılan tramvaylar başlangıçta atlarla çekiliyordu. Elektrikli tramvay sistemlerinin ortaya çıkmasıyla bu meslek 1900’lerin başında kayboldu.
    • Balina Yağı Avcısı – 18. ve 19. yüzyıllarda lambalar için kullanılan balina yağını elde etmek amacıyla balina avcılığı yapılırdı. Petrol ve elektrik enerjisinin yaygınlaşmasıyla bu meslek ekonomik önemini kaybetti.
    • Kömür Taşıyıcısı – Sanayi devrimi sırasında evlere ve fabrikalara kömür taşıyan işçilerdi. Doğal gaz ve elektrikli ısınma sistemlerinin yaygınlaşmasıyla bu meslek azaldı.
    • Elle Yün Eğiricisi – Tekstil üretiminde iplik üretimi el tezgahlarıyla yapılırdı. 18. yüzyıldaki sanayi devrimiyle birlikte iplik makineleri bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Elle Halı Dövücüsü – Halı ve kilimleri temizlemek için fiziksel olarak döven kişilerdi. Elektrikli süpürgelerin yayılmasıyla bu meslek ortadan kalktı.
    • Kuyudan Su Çeken İşçi – Şehirlerde kuyulardan su çıkararak dağıtan kişilerdi. Modern su şebekelerinin kurulmasıyla bu meslek 19. yüzyıl sonunda kayboldu.
    • Gramofon Teknisyeni – Gramofon cihazlarının bakım ve ayarını yapan ustalardı. Modern müzik çalar sistemleri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Plak Basım Teknisyeni – Vinil plak üretiminde çalışan uzmanlardı. Kaset ve CD teknolojilerinin yayılmasıyla 1980’lerde büyük ölçüde ortadan kalktı.
    • Teleks Operatörü – 20. yüzyılda şirketler arası yazılı mesajlaşma için kullanılan teleks sistemlerini yöneten operatörlerdi. E-posta ve internet iletişimi nedeniyle meslek ortadan kalktı.
    • Harita Kitap Basımcısı – Basılı şehir haritaları ve atlaslar hazırlayan yayıncılar ve teknik çalışanlardı. GPS ve dijital haritalama sistemleri nedeniyle bu meslek büyük ölçüde ortadan kalktı.
    • Telefon Rehberi Basımcısı – Şehirlerdeki tüm telefon numaralarının basılı rehberlerini hazırlayan sektör çalışanlarıydı. İnternet arama motorları ve akıllı telefonlar nedeniyle bu sektör ortadan kalktı.
    • Gazete Sokak Satıcısı – Gazeteleri sokaklarda bağırarak satan kişilerdi. Dijital haber sitelerinin yaygınlaşmasıyla bu meslek büyük ölçüde azaldı.
    • Fotoğraf Negatif Arşivcisi – Fotoğraf stüdyolarında çekilen negatifleri düzenleyen çalışanlardı. Dijital fotoğraf sistemleri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Analog Film Montajcısı – Sinema filmlerini fiziksel film şeritlerini kesip birleştirerek düzenleyen teknisyenlerdi. Dijital video montaj yazılımları bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Faks Operatörü – Şirketlerde gelen ve giden faksları yöneten çalışanlardı. E-posta ve dijital belge sistemleri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Kart Katalog Kütüphanecisi – Kütüphanelerde kitapları kart sistemleriyle sınıflandıran görevlilerdi. Dijital kütüphane veri tabanları nedeniyle meslek ortadan kalktı.
    • Mikrofilm Operatörü – Belgeleri mikrofilm teknolojisiyle arşivleyen çalışanlardı. Dijital arşivleme sistemleri nedeniyle bu meslek kayboldu.
    • SMS Merkezi Operatörü – Telekom şirketlerinde SMS trafiğini yöneten teknik çalışanlardı. Internet mesajlaşma uygulamalarının yayılmasıyla bu meslek ortadan kalktı.
    • CD Üretim Teknisyeni – 1990’larda müzik CD’lerinin üretiminde çalışan uzmanlardı. Streaming ve dijital müzik platformlarının yükselişiyle bu sektör büyük ölçüde ortadan kalktı.

    • Video Kaset Mağazası Çalışanı – 1980–2000 arasında VHS ve DVD kiralama mağazalarında çalışan kişilerdi. Netflix ve diğer streaming platformlarının ortaya çıkmasıyla 2010’lardan itibaren bu sektör neredeyse tamamen ortadan kalktı.
    • İnsan Bilgisayar – 20. yüzyılın ortalarına kadar karmaşık matematiksel hesaplamaları elle yapan uzmanlara verilen isimdi. Elektronik bilgisayarların gelişmesiyle bu meslek tamamen ortadan kalktı.
    • Hava Durumu Gözlem Kulesi Görevlisi – Meteoroloji verilerini manuel gözlemle toplayan çalışanlardı. Uydu meteorolojisi ve otomatik sensör sistemleri bu mesleği büyük ölçüde ortadan kaldırdı.
    • Şehir Kapısı Bekçisi – Orta Çağ şehirlerinde gece kapıları kapatıp güvenliği sağlayan görevlilerdi. Modern şehir planlaması ve polis teşkilatlarının kurulmasıyla bu meslek ortadan kalktı.
    • Telgraf Hattı Tamircisi – Telgraf hatlarının bakımını yapan teknisyenlerdi. Telefon ve internet altyapılarının gelişmesiyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Radyo Tüp Teknisyeni – Vakum tüplü radyo cihazlarını tamir eden ustalardı. Transistör teknolojisinin ortaya çıkmasıyla bu meslek ortadan kalktı.
    • Sinema Projektör Operatörü – Film makaralarını projektörlere yerleştirip gösterimi yöneten kişilerdi. Dijital sinema sistemleri nedeniyle bu meslek büyük ölçüde ortadan kalktı.
    • Analog Fotoğraf Makinesi Tamircisi – Mekanik fotoğraf makinelerini onaran ustalardı. Dijital kameraların yaygınlaşmasıyla bu meslek çok dar bir alana sıkıştı.
    • Gazete Dizgi Ustası – Kurşun harfleri tek tek dizerek gazete sayfalarını hazırlayan matbaa işçileriydi. Dijital baskı teknolojileri nedeniyle bu meslek 1990’larda ortadan kalktı.
    • Harita Ölçüm Gezginleri – Büyük bölgeleri yürüyerek ölçen kartograf ekipleriydi. Uydu ölçüm teknolojileri ve GPS sistemleri bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Posta Arabası Sürücüsü – 18. ve 19. yüzyıllarda şehirler arası mektupları at arabalarıyla taşıyan kişilerdi. Demiryolları ve modern lojistik sistemleri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Kütük Telefon Operatörü – İlk telefon ağlarında çağrıları manuel kablolarla bağlayan görevlilerdi. Otomatik telefon santralleri bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Gaz Lambası Temizleyicisi – Sokak lambalarının camlarını temizleyen ve bakımını yapan çalışanlardı. Elektrikli sokak lambalarının yayılmasıyla bu meslek ortadan kalktı.
    • Elle Muhasebe Defteri Yazmanı – Şirket hesaplarını büyük defterlere elle yazan muhasebe çalışanlarıydı. Bilgisayar muhasebe programlarının yaygınlaşmasıyla bu meslek ortadan kalktı.
    • Film Negatif Kesim Teknisyeni – Sinema filmlerinin fiziksel negatiflerini kesip düzenleyen uzmanlardı. Dijital montaj teknolojileri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Fotoğraf Film Banyosu Uzmanı – Fotoğraf stüdyolarında film banyosu yapan teknisyenlerdi. Dijital fotoğraf makineleri nedeniyle bu meslek büyük ölçüde ortadan kalktı.
    • Kaset Tamircisi – Manyetik kasetleri onaran elektronik ustalardı. CD ve dijital müzik teknolojileri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • CD Kiralama Dükkanı Çalışanı – 1990’larda film ve müzik CD’lerini kiralayan mağazalarda çalışan kişilerdi. Streaming platformları nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Telefon Rehberi Dağıtıcısı – Basılı telefon rehberlerini evlere dağıtan çalışanlardı. Dijital arama motorları nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Televizyon Anten Kurulumcusu – Analog televizyon yayınları için anten kuran teknisyenlerdi. Dijital yayın sistemleri ve internet televizyonu nedeniyle bu meslek büyük ölçüde azaldı.

    • Saray Astrologu – Antik çağlardan Orta Çağ’a kadar hükümdarlara yıldızlara bakarak siyasi ve askeri kararlar konusunda tavsiye veren kişilerdi. Bilimsel astronominin gelişmesi ve rasyonel devlet yönetiminin güçlenmesiyle bu meslek 18. yüzyıldan itibaren ortadan kalktı.
    • Kraliyet Tadımcısı – Kralların ve hükümdarların yemeklerinin zehirli olup olmadığını kontrol eden görevlilerdi. Modern gıda güvenliği sistemleri ve devlet protokollerinin değişmesiyle bu meslek büyük ölçüde ortadan kalktı.
    • Buz Dağı Gözcüsü – Özellikle 19. ve 20. yüzyılın başlarında gemilerde buz dağlarını gözlemleyen mürettebat göreviydi. Radar ve uydu navigasyonu teknolojileri nedeniyle bu görev modern sistemlere devredildi.
    • Tren İstasyonu Çağırıcıları – Tren istasyonlarında yolculara tren saatlerini ve peronları yüksek sesle duyuran görevlilerdi. Elektronik anons sistemlerinin gelişmesiyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Mekanik Hesap Makinesi Operatörü – 19. ve 20. yüzyılın başlarında karmaşık hesaplamaları mekanik hesap makineleriyle yapan çalışanlardı. Elektronik hesap makineleri ve bilgisayarların yayılmasıyla bu meslek ortadan kalktı.
    • Gazete Telgraf Editörü – Telgrafla gelen haberleri gazeteye uyarlayan editörlerdi. Modern haber ajansları ve internet haber sistemleri bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Askeri Balon Gözlemcisi – 19. yüzyılda savaş alanlarını gözlemlemek için balonlardan gözlem yapan askerlerdi. Uçaklar, radar ve drone teknolojileri nedeniyle bu görev ortadan kalktı.
    • Elle Sinyal Veren Tren Görevlisi – Trenlerin hareketini bayrak ve lambalarla yöneten görevlilerdi. Otomatik sinyalizasyon sistemleri bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Şehir Saati Kurucusu – Büyük şehir saatlerini düzenli olarak kuran ve bakımını yapan görevlilerdi. Elektronik saat sistemleri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Elle Yazı Kopyalayan Katip – Matbaa öncesi dönemde kitapları ve belgeleri elle çoğaltan katiplerdi. Matbaanın yaygınlaşmasıyla bu meslek ortadan kalktı.
    • Şehir Kapısı Vergi Tahsildarı – Orta Çağ şehirlerinde ticaret yapanlardan giriş vergisi toplayan görevlilerdi. Modern gümrük ve vergi sistemleri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Posta Güvercini Mesaj Yazıcısı – Güvercinlerle gönderilen mesajları hazırlayan görevlilerdi. Telgraf ve telefon teknolojileri bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Elle Harita Gravürcüsü – Haritaları bakır plakalar üzerine işleyen sanatkarlar ve teknisyenlerdi. Dijital haritalama teknolojileri bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Kömür Fırın Ateşçisi – Fabrika ve tren kazanlarını sürekli kömürle besleyen işçilerdi. Elektrik ve otomatik enerji sistemleri bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Gazete Fotoğraf Plakası Hazırlayıcısı – Fotoğrafları matbaada basılabilir hale getiren teknisyenlerdi. Dijital baskı sistemleri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • El Yazısı Mektup Yazarı – Okuma yazma bilmeyen kişiler için mektuplar yazan profesyonellerdi. Okuryazarlığın artmasıyla bu meslek ortadan kalktı.
    • Elle Telefon Kablosu Döşeyicisi – İlk telefon ağlarının kurulmasında kabloları manuel olarak döşeyen işçilerdi. Modern fiber altyapı ve makine sistemleri bu mesleği dönüştürdü.
    • Manuel Tren Bileti Kesicisi – Tren istasyonlarında kağıt biletleri keserek kontrol eden görevlilerdi. Dijital bilet sistemleri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Elle Film Boyayıcısı – Sessiz sinema döneminde filmleri elle renklendiren sanatçılardı. Renkli film teknolojisinin gelişmesiyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Analog Ses Kayıt Teknisyeni – Manyetik bant sistemleriyle ses kaydı yapan teknisyenlerdi. Dijital ses kayıt teknolojileri nedeniyle bu meslek büyük ölçüde ortadan kalktı.

    • Video Kaset Tamircisi – 1980–2000 arasında VHS kaset oynatıcılarını tamir eden teknisyenlerdi. DVD ve dijital video teknolojilerinin gelişmesiyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Disket Veri Taşıyıcısı – 1980 ve 1990’larda bilgisayar verilerini disketlerle taşıyan kişilerdi. İnternet, bulut depolama ve USB teknolojileri bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • İnternet Kafe Görevlisi – 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında internet erişimi sağlayan kafelerde çalışan görevlilerdi. Akıllı telefonların yayılmasıyla bu meslek büyük ölçüde azaldı.
    • Gazete Dağıtım Şoförü – Basılı gazeteleri şehir içinde dağıtan çalışanlardı. Dijital haber platformlarının yaygınlaşmasıyla bu meslek büyük ölçüde azaldı.
    • Analog Televizyon Tamircisi – Tüplü televizyonları tamir eden ustalardı. LCD ve dijital televizyon teknolojileri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Kaset Çoğaltma Teknisyeni – Manyetik ses kasetlerini çoğaltan üretim çalışanlarıydı. CD ve dijital müzik teknolojileri nedeniyle bu sektör ortadan kalktı.
    • Film Rulosu Taşıyıcısı – Sinema salonlarına fiziksel film makaralarını taşıyan lojistik çalışanlardı. Dijital sinema dağıtımı nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Analog Fotoğraf Stüdyosu Baskı Teknisyeni – Fotoğrafları kimyasal yöntemlerle kağıda basan teknisyenlerdi. Dijital fotoğraf baskı sistemleri nedeniyle bu meslek büyük ölçüde ortadan kalktı.
    • Telefon Kulübesi Bakım Görevlisi – Şehirlerdeki telefon kulübelerinin bakımını yapan çalışanlardı. Cep telefonlarının yaygınlaşmasıyla bu meslek ortadan kalktı.
    • Basılı Harita Satıcısı – Turistlere ve sürücülere basılı şehir haritaları satan kişilerdi. GPS ve dijital navigasyon sistemleri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Gazete Fotoğraf Filmi Kurutucusu – Gazetelerde kullanılacak fotoğrafların film banyosu sonrası kurutulmasını sağlayan çalışanlardı. Dijital fotoğraf teknolojisi bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Elle Bilet Kontrolcüsü – Kağıt biletleri fiziksel olarak kontrol eden görevlilerdi. QR kod ve dijital bilet sistemleri bu mesleği büyük ölçüde azalttı.
    • Telefon Mesaj Notu Operatörü – Telefonla alınan mesajları manuel olarak kaydeden ve ileten çalışanlardı. Sesli mesaj ve dijital iletişim sistemleri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Analog Ses Montajcısı – Manyetik bantları keserek ses montajı yapan teknisyenlerdi. Dijital ses düzenleme yazılımları bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Posta Kartı Renklendiricisi – Siyah beyaz fotoğrafları elle boyayarak turistik kartpostallar hazırlayan sanatçılardı. Renkli fotoğraf teknolojisinin gelişmesiyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Elle Yazılmış Telefon Rehberi Hazırlayıcısı – Telefon numaralarını el ile düzenleyerek rehber hazırlayan çalışanlardı. Dijital veri tabanları nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Gazete Baskı Kurşun Harf Dökücüsü – Matbaa için kurşun harf kalıpları üreten ustalardı. Dijital baskı teknolojileri bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Elle Banka Hesap Defteri Yazarı – Banka hesaplarını büyük defterlere manuel olarak kaydeden çalışanlardı. Bankacılık yazılımları bu mesleği ortadan kaldırdı.
    • Manyetik Bant Veri Arşivcisi – Bilgisayar verilerini manyetik bantlarda saklayan teknisyenlerdi. Bulut depolama ve modern veri merkezleri nedeniyle bu meslek ortadan kalktı.
    • Manuel Daktilo Tamircisi – Daktiloların bakımını yapan ustalardı. Bilgisayar ve yazılım teknolojileri nedeniyle bu meslek büyük ölçüde ortadan kalktı.

    Sonuç: Hukuk Öğrencileri İçin Bir Değerlendirme

    Tarih bize açık bir gerçeği gösterir: Meslekler sabit değildir. İnsanlık tarihi boyunca teknolojik gelişmeler, ekonomik dönüşümler ve toplumsal ihtiyaçların değişmesi birçok mesleğin ortadan kalkmasına, bir kısmının ise farklı biçimlere dönüşmesine neden olmuştur. Bugün geriye dönüp baktığımızda su taşıyıcılığı, telgraf operatörlüğü, gaz lambası yakıcılığı veya tren kömürcülüğü gibi mesleklerin bir dönem toplum hayatının vazgeçilmez parçaları olduğunu görürüz. Ancak teknoloji ilerledikçe bu meslekler ya tamamen ortadan kalkmış ya da başka mesleklere dönüşmüştür.

    Hukuk dünyası da bu dönüşümden bağımsız değildir. Hukuk fakültelerinde öğrenim gören birçok öğrenci mesleğini sabit ve değişmeyen bir alan olarak düşünebilir. Oysa hukuk mesleği de zaman içinde dönüşmüş ve dönüşmeye devam etmektedir. Mahkemelerin işleyişi, delil toplama yöntemleri, hukuki araştırma araçları ve karar yazım teknikleri bile teknolojik gelişmelerden etkilenmektedir. Günümüzde dijitalleşme, veri analizi ve yapay zeka gibi teknolojiler hukuk mesleğinin çalışma biçimini giderek daha fazla değiştirmektedir.

    Bu nedenle hukuk öğrencileri için önemli olan yalnızca kanun metinlerini öğrenmek değildir. Aynı zamanda değişen dünyayı doğru okuyabilmek, toplumsal dönüşümleri anlayabilmek ve hukukun bu dönüşüm içindeki yerini kavrayabilmektir. Hukuk eğitimi sadece mevzuat bilgisi kazandırmaz; aynı zamanda analitik düşünme, yorum yapma ve toplumsal gerçekliği değerlendirme becerisi de kazandırır. Tarihte kaybolan meslekler bize şunu hatırlatır: Asıl kalıcı olan meslekler değil, insanın düşünme ve uyum sağlama yeteneğidir.

    Bu yazıyı kaleme alırken amacım yalnızca tarihsel bir liste sunmak değildir. Aynı zamanda hukuk öğrencilerine mesleklerinin geleceğini farklı bir perspektiften değerlendirme imkanı sunmaktır. Çünkü hukuk yalnızca geçmişte oluşturulmuş kuralların uygulanması değil, aynı zamanda toplumun geleceğini şekillendiren bir disiplindir.

    Ben Av. Murat Can Dolğun. İstanbul Dünya Ticaret Merkezi’nde faaliyet gösteren TD Hukuk ve Danışmanlık bünyesinde avukatlık yapıyor, aynı zamanda uluslararası özel hukuk başta olmak üzere çeşitli alanlarda akademik çalışmalarımı sürdürüyorum. Hukukun yalnızca mevcut düzeni koruyan bir alan değil, aynı zamanda toplumsal değişimi yönlendiren önemli bir araç olduğuna inanıyorum.

    Bu nedenle hukuk öğrencilerine önerim şudur: Tarihi inceleyin, teknolojik gelişmeleri takip edin ve hukuku yalnızca bugünün mesleği olarak değil, geleceğin toplumsal düzenini kuran bir alan olarak değerlendirin. Çünkü tarih boyunca kaybolan mesleklerin hikayesi bize şu gerçeği öğretir: Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.

  • Doç. Dr. Abdurrahman Savaş’ın Hukukun Genel İlkeleri Kitabı Üzerine Notlar, Yazar: Av. Murat Can Dolğun

    Doç. Dr. Abdurrahman Savaş’ın Hukukun Genel İlkeleri Kitabı Üzerine Notlar, Yazar: Av. Murat Can Dolğun

    Geçtiğimiz günlerde ofise Doç. Dr. Abdurrahman Savaş’ın Roma Hukukundan Günümüze Hukukun Genel İlkeleri(Filiz Kitabevi 2026) adlı kitabını getirdim. Kırmızı kapağıyla masanın üzerinde duruyordu. Ofisteki meslektaşlardan biri kitabı eline aldı, kapağına baktı ve bıyık altından hafif müstehzi bir tebessümle “Roma hukuku… geçip gitmek için verilen ders” dedi. Cümle kısa, tonu ise oldukça tanıdıktı. Fakültede birçok kişinin zihnindeki o klasik yaklaşımın küçük bir özeti gibiydi: Hukukun genel ilkeleri, regulae, küllî kaideler… Bunlar sınavı geçmek için okunur ama gerçek hukuk dediğimiz pratik’in dışında kalır.

    Oysa benim fakültedeki yaklaşımım biraz farklıydı. Hukukun genel ilkelerinin okutulduğu herhangi bir dersi her zaman ciddiye alanlardan biriydim. Çünkü daha o yıllarda, hukukun yalnızca maddelerden ibaret olmadığını sezdiren bir tarafı olduğunu hissediyordum. Kanun metinleri değişebilir, içtihatlar dönüşebilir, ama onların temel mantığı daima, hukukçuların elinde yoğrulur. Modern hukuk sistemleri, hukukun genel ilkeleriyle; aslında hakimiyle, avukatıyla aynı zihinsel damar üzerinde yükselir.

    Meslek hayatımın çok erken başlangıcında, staj döneminde bunun karşılığını net gördüğüm bir anı var.

    Bir dönem ofiste birlikte çalıştığımız stajyer bir meslektaşımız vardı. Kendisi hukukun genel ilkelerine gerçekten hâkim bir hukukçuydu. Bazen şu ilginç durum ortaya çıkardı: Birimiz bir konuya dört gün çalışır, mevzuatı tarar, Yargıtay kararlarını inceler, doktrini didik didik ederek bir dilekçe hazırlar; o ise aynı meseleye çok daha kısa bir sürede bakar ve neredeyse aynı kalitede bir sonuca ulaşırdı. Bir soruyla tüm bildiklerimiz yerle bir edebilir, hiç düşünmediğimiz noktaların tüketilmediğini gösteriverirdi.

    İlk başta bunun nasıl mümkün olduğunu anlamakta zorlandım. Sonra fark ettim ki mesele yalnızca bilgi miktarı değildi. Mesele düşünme yöntemi idi. O meslektaşımız meseleye çoğu zaman kanun maddesinden değil, hukuk ilkesinden başlıyordu. Bu ilkeler onun zihninde bir tür navigasyon sistemi gibi çalışıyordu. Dosyanın merkezini çok hızlı bulabiliyordu. Bilhassa duruşma anlarında bu fark daha belirgin olurdu. Dosya bir anda beklenmedik bir noktaya gittiğinde, hâkim beklenmedik bir soru sorduğunda ya da karşı taraf argümanı farklı bir yere çektiğinde, genel ilkeleri daha iyi bilen kişinin refleksi çok daha güçlü oluyordu. Çünkü o kişi yalnızca kanuna değil, hukukun mantığına dayanıyordu.

    Bu da doğal olarak başka bir şeye dönüşüyordu: hukukçu sezgisine.

    Bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha net görüyorum. Hukukun genel ilkeleri yalnızca akademik bir başlık değildir. Aslında hukuki düşünme mantığının omurgasıdır. Kanunların yazılma biçimi değişebilir ama hukukun içindeki adalet fikri, hakkaniyet arayışı ve temel prensipler çok daha kalıcıdır.

    Belki de bu yüzden iyi avukatlar ve hakimler çoğu zaman aynı özellikte birleşir: Kanunu herkes bilebilir ama hukukun mantığını okuyabilmek hukukçuluktur.

    Doç. Dr. Abdurrahman Savaş’ın bu kitabı da tam olarak bu damarı hatırlatan bir çalışma. Roma hukukundan İslam hukukuna, Osmanlı küllî kaidelerinden modern Türk hukukuna uzanan bir düşünce hattını gösteriyor. Aslında bize şunu söylüyor: Hukukun bugünkü dili yeni olabilir ama düşüncesi çok eskidir.

    Duruşma salonlarında, mevzuat bilgi eksiliğinde, kriz anlarında ve hukuki boşluklarda en güçlü argümanlar kanun maddeleri kadar, hukukun genel ilkelerinden doğar.