Etiket: hukuk muhakemesi

  • 12. Yargı Paketi Sonrası Birleştirme Kararları ve BAM Kararlarının Temyizi

    12. Yargı Paketi Sonrası Birleştirme Kararları ve BAM Kararlarının Temyizi

    7589 sayılı Kanun ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun kanun yollarına ilişkin bazı hükümlerinde önemli değişiklikler yapıldı. Ancak bu değişiklikleri yalnızca “istinaf ve temyiz sisteminde yenilik” şeklinde okumak, düzenlemenin nedenini ve uygulamadaki etkisini açıklamak bakımından yeterli değildir.

    Yeni hükümlerin önemli bir bölümü, Anayasa Mahkemesinin kanun yolu denetimine erişim konusunda verdiği iki kararın ardından ortaya çıktı.

    Bunlardan ilki davaların birleştirilmesine, ikincisi ise bölge adliye mahkemesinin ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak yeniden esas hakkında hüküm kurduğu durumlarda temyiz hakkına ilişkindir.

    Her iki değişikliğin arkasında da benzer bir sorun bulunmaktadır:

    Bir mahkemenin tarafların yargılamadaki durumunu önemli ölçüde etkileyen kararının etkili bir kanun yolu denetiminin dışında kalması.

    Birleştirme Kararlarında Sorun Neydi?

    HMK m.166 uyarınca, aynı yargı çevresinde bulunan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış ve aralarında bağlantı bulunan davalar birleştirilebilir.

    Eski sistemde ikinci davanın açıldığı mahkemenin verdiği birleştirme kararı, ilk davanın açıldığı mahkemeyi bağlıyordu.

    Ancak önemli bir sorun vardı.

    Birleştirme kararına karşı bağımsız olarak kanun yoluna başvurulamıyor; bu konudaki itiraz ancak esas hükümle birlikte ileri sürülebiliyordu.

    Bunun sonucu olarak bir mahkeme, başka bir mahkemenin verdiği birleştirme kararı nedeniyle kendisine gönderilen davaya bakmak zorunda kalabiliyor; fakat birleştirme kararının hukuka uygunluğu o aşamada üst mahkeme tarafından denetlenemiyordu.

    Anayasa Mahkemesi bu sistemi kanuni hakim güvencesi bakımından sorunlu buldu.

    AYM Kararından Sonra Sistem Nasıl Değişti?

    7589 sayılı Kanun ile HMK m.166 ve m.168 birlikte değiştirildi.

    Yeni sistemin mantığı iki aşamalıdır.

    İlk olarak, aynı yargı çevresinde bulunan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemeleri arasında verilen birleştirme kararına karşı artık esas hükmü beklemeksizin istinaf yoluna başvurulabilir.

    İkinci olarak, ilk davanın açıldığı mahkeme birleştirme kararı verildiği anda değil, birleştirme kararının kesinleşmesinden itibaren bu kararla bağlı hale gelir.

    Bu iki değişiklik birbirinden bağımsız değildir.

    Kanun koyucu önce birleştirme kararını doğrudan denetlenebilir hale getirmiş, ardından diğer mahkemenin bu kararla bağlı olmasını kararın kesinleşmesine bağlamıştır.

    Böylece birleştirme kararının hukuka uygunluğu konusunda önce kanun yolu denetimi yapılabilmesi mümkün hale gelmiştir.

    Uygulamacı İçin Asıl Yenilik: Esas Hükmü Beklememek

    Değişikliğin pratik sonucu burada ortaya çıkıyor.

    Örneğin aynı yargı çevresindeki iki asliye ticaret mahkemesinde görülen iki dava arasında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle ikinci davanın ilk dava ile birleştirilmesine karar verildiğini düşünelim.

    Birleştirmenin hukuka aykırı olduğunu düşünen taraf artık yargılamanın tamamlanmasını beklemek zorunda değildir.

    Birleştirme kararının kendisine karşı istinaf yoluna gidebilir.

    Dolayısıyla avukat bakımından birleştirme kararı artık yalnızca dosyanın hangi mahkemede devam edeceğini gösteren teknik bir ara işlem olarak görülmemelidir.

    Karar tebliğ edildiğinde bağımsız bir kanun yolu değerlendirmesi yapılması gerekir.

    Ayırma Kararlarında Aynı Değişiklik Yapılmadı

    Burada önemli bir ayrım bulunmaktadır.

    Kanun koyucu birleştirme kararlarını bağımsız istinafa açarken ayırma kararları bakımından aynı yolu benimsemedi.

    İlk derece mahkemesinin verdiği ayırma kararına karşı istinaf yoluna ancak esas hükümle birlikte başvurulabilir.

    Bölge adliye mahkemesinin verdiği birleştirme ve ayırma kararlarına karşı temyiz bakımından da esas hükmün beklenmesi gerekir.

    Üstelik birleştirme veya ayırma konusundaki hukuka aykırılık tek başına BAM’da hükmün kaldırılması veya Yargıtayda bozma nedeni oluşturmaz.

    Dolayısıyla yeni rejimde özellikle şu ayrım önemlidir:

    İlk derece mahkemesinin birleştirme kararı → bağımsız istinaf mümkündür.

    İlk derece mahkemesinin ayırma kararı → ancak hükümle birlikte istinaf edilebilir.

    Bu ayrım, kanun yolu süresinin kaçırılmaması bakımından uygulamada önem taşıyacaktır.

    İkinci Önemli Değişiklik: BAM’ın İlk Defa Kurduğu Hükmün Denetlenmesi

    7589 sayılı Kanun’un kanun yolları bakımından daha önemli değişikliği ise HMK m.362’de yapılmıştır.

    Bu değişikliğin anlaşılabilmesi için önce bölge adliye mahkemesinin istinaf incelemesinde verebileceği kararlar arasındaki farkı görmek gerekir.

    BAM, ilk derece mahkemesinin kararını hukuka uygun bularak istinaf başvurusunu reddedebilir.

    Ancak bazı durumlarda istinaf başvurusunu kabul ederek ilk derece mahkemesinin kararını kaldırır ve uyuşmazlığın esası hakkında kendisi yeni bir hüküm kurar.

    İşte tartışma tam olarak burada ortaya çıkmıştır.

    Neden Anayasal Bir Sorun Ortaya Çıktı?

    Eski HMK m.362/1-a uyarınca belirli parasal sınırın altında kalan uyuşmazlıklarda BAM kararları temyiz edilemiyordu.

    Bu kural, BAM’ın yalnızca ilk derece mahkemesinin kararını onayladığı durumlarda değil; ilk derece kararını kaldırıp tamamen farklı bir hüküm kurduğu durumlarda da uygulanabiliyordu.

    Böylece teorik olarak şu durum ortaya çıkabiliyordu:

    İlk derece mahkemesi davayı reddediyor.

    Davacı istinafa başvuruyor.

    BAM istinafı kabul ediyor, ilk derece kararını kaldırıyor ve davayı kabul ediyor.

    Ancak BAM’ın ilk kez kurduğu bu yeni hüküm, parasal kesinlik sınırı nedeniyle Yargıtay tarafından hiç incelenemiyordu.

    Anayasa Mahkemesi 26 Şubat 2026 tarihli kararında bu durumu hükmün denetlenmesini talep etme hakkı bakımından değerlendirdi ve düzenlemeyi istinaf başvurusunun kısmen veya tamamen kabul edildiği durumlar yönünden Anayasa’ya aykırı buldu.

    7589 Sayılı Kanun Ne Getirdi?

    Bu kararın ardından HMK m.362’ye yeni üçüncü fıkra eklendi.

    Yeni sistemde BAM’ın;

    istinaf başvurusunu kısmen veya tamamen kabul etmesi,

    ilk derece mahkemesi kararını kaldırması

    ve

    yeniden esas hakkında karar vermesi

    halinde, temyiz edilebilirlik bakımından özel bir rejim uygulanmaktadır.

    Temel kural şudur:

    BAM tarafından yeniden esas hakkında verilen kararın kabul veya reddedilen kısmı, miktar veya değer itibarıyla HMK m.341/2’deki istinaf parasal sınırının üzerindeyse, karar temyiz edilebilir.

    Bu nokta önemlidir.

    Normal temyiz sınırı ile BAM’ın kaldırma üzerine yeniden esas hakkında verdiği kararlar bakımından getirilen sınır aynı değildir.

    Kanun koyucu burada daha düşük olan istinaf parasal sınırını esas alarak Yargıtay denetiminin alanını genişletmiştir.

    Neden İstinaf Sınırı Esas Alınıyor?

    Düzenlemenin arkasındaki düşünce, BAM’ın bu durumda yalnızca bir denetim mahkemesi gibi hareket etmemesidir.

    İlk derece hükmünü kaldırıp yerine yeni bir hüküm kurduğunda BAM, uyuşmazlık hakkında tarafları doğrudan etkileyen yeni bir karar vermektedir.

    Bu nedenle kanun koyucu, BAM’ın ilk kez kurduğu bu hükmün Yargıtay denetimine erişimini klasik temyiz sınırından daha geniş tutmuştur.

    Başka bir ifadeyle:

    Bir karar ilk defa BAM tarafından kurulmuşsa, tarafların bu yeni hükmü bir üst mahkemeye taşıyabilme imkanının daha geniş olması amaçlanmıştır.

    Bu yaklaşım aynı zamanda Anayasa Mahkemesinin hükmün denetlenmesini talep etme hakkına ilişkin değerlendirmesinin kanuna yansımasıdır.

    Ancak Her Kaldırma Kararı Otomatik Olarak Temyiz Edilebilir Değil

    Yeni düzenleme “BAM ilk derece kararını kaldırdıysa karar mutlaka temyiz edilir” anlamına gelmez.

    Öncelikle BAM’ın yeniden esas hakkında hüküm kurmuş olması gerekir.

    Ardından kararın kabul veya reddedilen kısmının miktar veya değeri kontrol edilmelidir.

    Kanun ayrıca temyiz sınırının altında kalan bazı kararlar bakımından ilk derece mahkemesi kararı ile BAM kararı arasındaki parasal farkı dikkate alan özel bir sınırlama da getirmiştir.

    Dolayısıyla artık BAM kararlarının temyiz edilebilirliği tek bir parasal sınır kontrolüyle belirlenemez.

    Kararın nasıl oluştuğu da incelenmelidir.

    Uygulamada Bir BAM Kararı Geldiğinde Ne Yapılmalı?

    Yeni sistemde bir BAM kararının kanun yolu incelemesi kanaatimizce şu sırayla yapılmalıdır:

    Öncelikle istinaf başvurusunun reddedilip reddedilmediğine bakılmalıdır.

    Başvuru kabul edilmişse, ilk derece hükmünün kaldırılıp kaldırılmadığı belirlenmelidir.

    Kaldırılmışsa BAM’ın dosyayı geri gönderip göndermediği veya kendisinin yeniden esas hakkında hüküm kurup kurmadığı tespit edilmelidir.

    BAM yeniden hüküm kurmuşsa bu kez HMK m.362/3’teki özel temyiz rejimi uygulanmalıdır.

    Son aşamada ise kararın kabul ve ret miktarı, ilgili yılın parasal sınırları ve kanundaki özel istisnalar birlikte değerlendirilmelidir.

    Bu sıra önemlidir. Çünkü yeni düzenlemeden sonra yalnızca uyuşmazlığın toplam değerine bakarak “temyize tabi” veya “kesin” sonucuna ulaşmak hatalı olabilir.

    Karardaki “Kesin” İbaresi Tek Başına Belirleyici Değildir

    Uygulamada kararların hüküm kısmında kanun yoluna ilişkin açıklamalar bulunmaktadır.

    Ancak mahkemenin kararında “kesin” ifadesinin bulunması, kanunen açık olan bir kanun yolunu ortadan kaldırmaz.

    Aynı şekilde yanlışlıkla temyiz yolunun açık olduğunun belirtilmesi de kanunun kesin saydığı bir kararı temyize açık hale getirmez.

    Bu nedenle özellikle 7589 sayılı Kanun sonrasında verilen BAM kararlarında kanun yolu bildiriminin HMK m.362’nin güncel haliyle ayrıca karşılaştırılması gerekir.

    Yeni düzenlemenin henüz çok yeni olması da bu kontrolü daha önemli hale getirmektedir.

    İki Değişikliğin Ortak Noktası: Kararın Denetlenebilirliği

    Birleştirme kararları ile BAM’ın yeniden esas hakkında verdiği kararlar ilk bakışta birbirinden oldukça farklı iki konu gibi görünebilir.

    Ancak 12. Yargı Paketi bakımından bunları aynı başlık altında önemli hale getiren ortak bir düşünce vardır:

    Yargılamanın sonucunu veya görüleceği mahkemeyi önemli biçimde etkileyen bir kararın etkili bir üst mahkeme denetiminden tamamen yoksun bırakılmaması.

    Birleştirme kararında sorun, başka bir mahkemeyi bağlayan kararın bağımsız olarak denetlenememesiydi.

    BAM kararında ise sorun, ilk derece hükmünü ortadan kaldırarak ilk kez yeni bir hüküm kuran istinaf mahkemesi kararının bazı durumlarda Yargıtay denetimine hiç ulaşamamasıydı.

    Her iki konuda da Anayasa Mahkemesi kararları kanun koyucunun müdahalesini tetikledi.

    Bu nedenle 7589 sayılı Kanun’un bu hükümlerini yalnızca teknik bir “kanun yolu değişikliği” olarak değil, mahkeme kararlarının denetlenebilirliği ile kanuni hakim ve hak arama özgürlüğü arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi olarak okumak daha doğru olacaktır.

    Sonuç

    12. Yargı Paketi hukuk yargılamasında bütün istinaf ve temyiz sistemini değiştirmemiştir. Ancak iki önemli noktada mevcut sistemin sınırlarını yeniden çizmiştir.

      Birincisi, aynı yargı çevresindeki aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemeleri arasında verilen birleştirme kararlarının bağımsız olarak istinaf edilebilmesidir. Bunun doğal sonucu olarak ilk davanın açıldığı mahkemenin birleştirme kararıyla bağlı olması da kararın kesinleşmesine bağlanmıştır.

      İkincisi ve uygulamada daha geniş etki doğurabilecek değişiklik ise BAM’ın istinaf başvurusunu kabul ederek ilk derece hükmünü kaldırdığı ve yeniden esas hakkında karar verdiği dosyalarda temyiz imkanının genişletilmesidir.

      Bu nedenle yeni dönemde bir BAM kararını incelerken yalnızca “uyuşmazlığın değeri temyiz sınırını geçiyor mu?” sorusunu sormak yeterli değildir.

      Bundan önce sorulması gereken soru şudur:

      Bölge adliye mahkemesi bu dosyada yalnızca ilk derece kararını mı denetledi, yoksa ilk derece hükmünü kaldırarak uyuşmazlık hakkında yeni bir hüküm mü kurdu?

      Bu ayrım, 7589 sayılı Kanun sonrasında hukuk yargılamasında kanun yolu stratejisinin temel kontrol noktalarından biri haline gelmiştir.


      İlgili Kararlar ve Mevzuat

      Bu yazıda ele alınan değişikliklerin değerlendirilmesinde özellikle aşağıdaki düzenleme ve kararlar önem taşımaktadır:

      • 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.166, m.168 ve m.362
      • 7589 sayılı Kanun
      • Anayasa Mahkemesi, E.2024/237, K.2025/137, 17.06.2025: HMK m.166/1’de yer alan ve birleştirme kararının diğer mahkemeyi doğrudan bağlamasını öngören düzenlemeye ilişkin iptal kararı. Anayasa Mahkemesi, düzenlemeyi özellikle kanuni hakim güvencesi ve birleştirme kararının etkili biçimde denetlenebilmesi yönünden değerlendirmiştir. (Norm Kararlar Bilgi Bankası)
      • Anayasa Mahkemesi, E.2026/49, K.2026/48, 26.02.2026: Bölge adliye mahkemesinin istinaf başvurusunu kabul ederek ilk derece kararını kaldırdığı ve yeniden esas hakkında hüküm kurduğu durumlarda temyiz imkanının sınırlandırılmasına ilişkin karar. Karar, hükmün denetlenmesini talep etme hakkı bakımından önem taşımaktadır. (Norm Kararlar Bilgi Bankası)

      Somut Dosyalar Bakımından Ne Yapılmalı?

      7589 sayılı Kanun sonrasında özellikle birleştirme kararları ile bölge adliye mahkemelerinin verdiği kararların kanun yolu bakımından otomatik biçimde değerlendirilmemesi gerekir.

      Bir dosyada;

      kararın hangi tarihte verildiği, ilk derece veya bölge adliye mahkemesi kararı olup olmadığı, BAM’ın ilk derece kararını kaldırıp kaldırmadığı, yeniden esas hakkında hüküm kurulup kurulmadığı, uyuşmazlığın parasal değeri ve ilgili yılın kanun yolu sınırları ayrı ayrı incelenmelidir.

      Özellikle bir kararın hüküm kısmında “kesin” olduğunun belirtilmiş bulunması, kanun yolu incelemesini sona erdiren tek başına yeterli bir veri değildir. Kanun yolu hakkının bulunup bulunmadığı, yürürlükteki usul hükümleri ve somut kararın niteliği üzerinden ayrıca değerlendirilmelidir.

      Hukuki Değerlendirme ve Başvuru

      Bölge adliye mahkemesi kararınızın temyize açık olup olmadığı, birleştirme veya ayırma kararına karşı hangi aşamada başvuru yapılabileceği ya da 7589 sayılı Kanun’un mevcut dosyanıza etkisi konusunda tereddüt bulunması halinde, karar ve dosya evrakı üzerinden bireysel hukuki inceleme yapılması mümkündür.

      Avukat Murat Can Dolğun, hukuk yargılamasında istinaf ve temyiz süreçleri, kanun yolu stratejisinin belirlenmesi ve yüksek mahkeme başvurularının hazırlanması konularında hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

      Başvuru öncesinde özellikle ilk derece mahkemesi kararı, bölge adliye mahkemesi kararı, tebliğ belgesi ve mevcutsa daha önce sunulmuş kanun yolu dilekçelerinin birlikte iletilmesi, kanun yolu süresi ve başvuru imkanının sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi açısından önemlidir.

      Bilgi ve Sorumluluk Notu

      Bu içerik yalnızca genel hukuki bilgilendirme ve akademik değerlendirme amacıyla hazırlanmıştır. Buradaki açıklamalar herhangi bir somut uyuşmazlık bakımından hukuki görüş, danışmanlık, dava veya kanun yolu stratejisi olarak kabul edilmemelidir.

      Kanun yolu süreleri ve başvuru imkanları; kararın türüne, karar ve tebliğ tarihine, uyuşmazlığın değerine, tarafların taleplerine, geçiş hükümlerine ve somut dosyanın özelliklerine göre değişebilir. Mevzuat ve yargı içtihatlarında sonradan meydana gelebilecek değişiklikler de değerlendirmeyi etkileyebilir.

      Bu nedenle yalnızca bu yazıdaki bilgilere dayanılarak işlem yapılması, dava açılması, kanun yoluna başvurulması veya bir başvurudan vazgeçilmesi önerilmez. Somut dosya bakımından süre ve hak kaybı ihtimali bulunuyorsa ilgili evrakların bir hukukçu tarafından ayrıca incelenmesi gerekir.

      Bu web sitesindeki içeriklerin okunması veya iletişim formu üzerinden bilgi gönderilmesi, tek başına avukat-müvekkil ilişkisi kurmaz. Avukatlık hizmeti ancak somut dosyanın değerlendirilmesi ve taraflar arasında ayrıca vekalet veya hukuki hizmet ilişkisinin kurulmasıyla başlar.

    1. Belirsiz Alacak Davasından Kısmi Davaya: 12. Yargı Paketi Sonrası Dava Stratejisi

      Belirsiz Alacak Davasından Kısmi Davaya: 12. Yargı Paketi Sonrası Dava Stratejisi

      31 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanan 7589 sayılı Kanun ile hukuk yargılamasında alacak davalarının kuruluşunu doğrudan etkileyen önemli bir değişiklik yapıldı. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun belirsiz alacak davasını düzenleyen 107. maddesi yürürlükten kaldırılırken, kısmi davaya ilişkin 109. maddeye yeni bir fıkra eklendi.

      Bu değişiklik ilk bakışta bir dava türünün kaldırılması ve diğerinin kapsamının genişletilmesi şeklinde okunabilir. Ancak uygulamadaki etkisi bundan daha geniştir. Yeni düzenleme; dava açılırken talep sonucunun nasıl belirleneceğini, bilirkişi incelemesi sonrasında talebin nasıl artırılacağını ve özellikle zamanaşımı riskinin nasıl yönetileceğini yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor.

      Belirsiz Alacak Davası Neden Önemliydi?

      Belirsiz alacak davasının temel işlevi, davacının dava açıldığı anda alacağının miktarını veya değerini tam ve kesin olarak belirlemesinin kendisinden beklenemediği durumlarda ortaya çıkıyordu.

      Özellikle zararın veya alacağın gerçek miktarının bilirkişi incelemesi, karşı tarafın kayıtları ya da yargılama sırasında toplanacak deliller sonucunda ortaya çıkabildiği uyuşmazlıklarda bu kurum önemli bir usuli imkan sağlıyordu.

      Tazminat davaları, bazı işçilik alacakları ve hesaplamanın teknik inceleme gerektirdiği uyuşmazlıklar bunun tipik örnekleri arasındaydı.

      7589 sayılı Kanun ise HMK m.107’yi bütünüyle yürürlükten kaldırdı. Dolayısıyla 31 Temmuz 2026 sonrasında açılan davalarda artık HMK anlamında belirsiz alacak davası bulunmuyor.

      Bu noktada değişikliğin yalnızca terminolojik olmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Uygulamacının artık dava açarken farklı bir usul stratejisi kurması gerekiyor.

      Yeni Sistemin Merkezinde Kısmi Dava Var

      Kanun koyucu belirsiz alacak davasını kaldırırken, HMK m.109’da düzenlenen kısmi davaya yeni bir imkan ekledi.

      Yeni hükme göre, alacağın yalnızca bir kısmının dava edildiği durumlarda davacı talebini aynı dava içerisinde bir defaya mahsus olmak üzere ve tahkikat sona erinceye kadar artırabilecek.

      Üstelik bu artırım, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmayacak.

      Bunun pratik sonucu önemlidir.

      Örneğin davacı, miktarı henüz kesin olarak ortaya çıkmamış bir alacağının belirli bir bölümünü dava konusu yapabilir. Yargılama sırasında bilirkişi incelemesi veya diğer deliller sonucunda gerçek alacak miktarı ortaya çıktığında talebini artırabilir.

      Ancak burada önemli bir sınırlama bulunmaktadır:

      Bu imkan aynı dava içerisinde yalnızca bir kez kullanılabilir.

      Dolayısıyla yeni sistem uygulamacıya bir imkan sağlarken, aynı zamanda talep artırımının zamanlamasını dava stratejisinin önemli bir parçası haline getiriyor.

      Talep Artırımında Acele Etmemek Gerekebilir

      Yeni düzenlemenin uygulamada en fazla dikkat gerektiren yönlerinden biri kanaatimizce budur.

      Bir dosyada ilk bilirkişi raporunun alınmış olması, her zaman alacağın nihai miktarının ortaya çıktığı anlamına gelmez. Rapora itiraz edilebilir, ek rapor alınabilir veya yeni deliller sonucunda hesaplama değişebilir.

      Buna karşılık HMK m.109 kapsamında getirilen talep artırma hakkı bir defaya mahsustur.

      Bu nedenle ilk hesaplama ortaya çıkar çıkmaz talebin artırılması her dosyada doğru strateji olmayabilir.

      Uygulamacının;

      • tahkikatın hangi aşamada bulunduğunu,
      • bilirkişi raporunun yeterli olup olmadığını,
      • ek rapor alınma ihtimalini,
      • karşı tarafın rapora yönelik itirazlarını,
      • dosyaya henüz kazandırılmamış delilleri

      birlikte değerlendirmesi gerekir.

      Yeni sistemde mesele yalnızca “talebimi artırabilir miyim?” sorusu değildir.

      Asıl soru, “talebimi ne zaman artırmalıyım?” olacaktır.

      Zamanaşımı Bakımından Önemli Güvence

      Kısmi davanın uygulamadaki en önemli sorunlarından biri, dava edilmeyen bölüm bakımından zamanaşımının devam etmesiydi.

      7589 sayılı Kanun bu konuda önemli bir değişiklik yaptı.

      Yeni HMK m.109/4 uyarınca talep sonradan artırıldığında, artırılan kısım bakımından da zamanaşımı dava tarihinden itibaren kesilmiş sayılacak.

      Bu hüküm, yeni sistemin en önemli unsurlarından biridir.

      Örneğin 1.000.000 TL olduğu düşünülen ancak kesin hesabı henüz yapılamayan bir alacağın 100.000 TL’lik kısmının dava edildiğini varsayalım. Yargılama sonucunda alacağın 850.000 TL olduğunun ortaya çıkması ve talebin kanundaki şartlara uygun şekilde artırılması halinde, artırılan bölüm bakımından zamanaşımının kesilmesi artırım tarihinde değil, ilk davanın açıldığı tarihte gerçekleşmiş kabul edilecektir.

      Böylece kısmi davanın geçmişte yarattığı en önemli risklerden biri önemli ölçüde azaltılmış olmaktadır.

      Kısmi Dava Artık Belirsiz Alacak Davasının Aynısı mı?

      Hayır.

      Yeni düzenlemenin belirsiz alacak davasının gördüğü işlevlerin önemli bir bölümünü kısmi dava üzerinden karşılamaya çalıştığı söylenebilir. Ancak iki kurumun tamamen aynı olduğu sonucuna varmak doğru olmaz.

      Belirsiz alacak davasında davacı, hukuki niteliği itibarıyla alacağının tamamını dava konusu yapmakta; ancak dava başlangıcında bunun miktarını kesin olarak gösterememekteydi.

      Kısmi davada ise davacı, bölünebilir bir alacağın yalnızca belirli bir bölümünü dava etmektedir.

      Dolayısıyla yeni sistemde dava dilekçesinin hazırlanması sırasında hangi miktarın dava konusu edildiğinin ve geriye kalan alacak bölümünün hukuki durumunun açık biçimde ortaya konulması daha da önemli hale gelmektedir.

      Bu ayrım özellikle harç, kesin hüküm, talep sonucu ve vekalet ücreti gibi konularda ileride ortaya çıkabilecek uygulama tartışmaları bakımından gözden kaçırılmamalıdır.

      Dava Dilekçeleri de Yeni Sisteme Göre Kurulmalı

      Değişiklik, yalnızca yargılama sırasında yapılacak işlemleri değil, dava dilekçelerinin hazırlanma biçimini de etkiliyor.

      31 Temmuz 2026 sonrasında açılacak bir alacak davasında artık alışkanlıkla “fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla belirsiz alacak davası” şeklinde bir nitelendirme yapılması mümkün değildir.

      Bunun yerine öncelikle şu sorular cevaplanmalıdır:

      Alacak bölünebilir nitelikte midir? Dava tarihinde hesaplanabilen bölüm nedir? Hangi miktar dava konusu yapılacaktır? Kalan bölümün belirlenmesi için hangi delillerin toplanması gerekmektedir? Talep artırımının hangi aşamada yapılması öngörülmektedir?

      Bu değerlendirme, dava açılmadan önce yapılmalıdır.

      Başka bir ifadeyle yeni düzenleme, talep sonucunun belirlenmesini dava dilekçesinin sonunda yazılan bir rakam olmaktan çıkarıp dava stratejisinin merkezine yerleştirmektedir.

      Eski Dosyalar Bakımından Durum Farklı

      7589 sayılı Kanun’un geçiş hükmü ayrıca önem taşıyor.

      HMK m.107’nin kaldırılması ve HMK m.109’da yapılan değişiklik, 31 Temmuz 2026 tarihinden önce açılmış davalarda uygulanmayacak.

      Dolayısıyla halihazırda görülmekte olan belirsiz alacak davalarının yeni düzenleme nedeniyle kendiliğinden kısmi davaya dönüşmesi söz konusu değildir.

      Bu nedenle uygulamada bir süre iki farklı rejim birlikte varlığını sürdürecektir:

      31 Temmuz 2026’dan önce açılmış davalarda eski hükümler, bu tarihten sonra açılmış davalarda ise yeni sistem esas alınacaktır.

      Özellikle devam eden dosyalarda yalnızca yürürlükteki HMK metnine bakılması bu nedenle yanıltıcı olabilir. Davanın açılış tarihi mutlaka kontrol edilmelidir.

      Uygulamacı Açısından Ne Değişti?

        Eskiden tartışmanın önemli bir bölümü “belirsiz alacak davası mı, kısmi dava mı?” sorusu etrafında şekillenirken, yeni dönemde farklı sorular öne çıkacaktır:

        Alacağın hangi bölümü dava edilmeli? Talep artırımı hangi aşamada yapılmalı? Bilirkişi raporunun kesinleşmesi beklenmeli mi? Bir defalık artırım hakkı ne zaman kullanılmalı?

        Özellikle yüksek miktarlı ticari alacaklar ve tazminat uyuşmazlıklarında bu kararların ekonomik sonuçları da küçümsenmemelidir. Başlangıçta dava edilen miktar harç yükünü etkilerken, talep artırımının zamanlaması ise davacının daha sonra hareket edebileceği alanı doğrudan belirleyebilir.

        Bu nedenle yeni sistemde kısmi dava artık yalnızca “alacağın bir bölümünü dava etmek” şeklinde basit bir usul tercihi olarak değerlendirilmemelidir.

        Sonuç

        7589 sayılı Kanun ile belirsiz alacak davasının kaldırılması, hukuk yargılamasında önemli bir yaklaşım değişikliğine işaret ediyor.

        Kanun koyucu bir taraftan HMK m.107’yi sistemden çıkarırken, diğer taraftan kısmi davada talebin tahkikat sona erinceye kadar bir defaya mahsus artırılmasına ve artırılan kısım bakımından zamanaşımının dava tarihinde kesilmiş sayılmasına imkan tanıdı.

        Yeni düzenleme davacı açısından önemli kolaylıklar sağlıyor. Buna karşılık bir defalık talep artırımı, uygulamacının dosyanın gelişimini daha dikkatli takip etmesini zorunlu kılıyor.

        Bu nedenle 31 Temmuz 2026 sonrasında açılacak alacak davalarında temel mesele artık yalnızca hangi dava türünün seçileceği değildir. Dava edilen miktarın belirlenmesi, delillerin toplanma sırası, bilirkişi incelemesi ve talep artırımının zamanı birlikte düşünülmelidir.

        Kısacası, belirsiz alacak davasının kaldırılmasıyla alacak davalarında strateji ortadan kalkmadı; aksine stratejinin ağırlık merkezi kısmi davaya taşındı.


        Bilgi Notu: Bu yazı genel hukuki bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Somut uyuşmazlıklarda uygulanacak usul hükümleri, davanın açılış tarihi, talebin niteliği, zamanaşımı süresi ve ilgili geçiş hükümleri ayrıca değerlendirilmelidir.