Kategori: İdare Hukuku

  • Kamu İhale Sözleşmeleri Hukuku (Kamu İhale Sözleşmeleri Nedir? 4735 Sayılı Kanun, Uyuşmazlıklar ve Yargı Kararları)

    Kamu İhale Sözleşmeleri Hukuku (Kamu İhale Sözleşmeleri Nedir? 4735 Sayılı Kanun, Uyuşmazlıklar ve Yargı Kararları)

    Kamu alımları sistemi çoğu zaman ihale süreci üzerinden tartışılmaktadır. Oysa ihale süreci tek başına kamu alımının tamamını ifade etmez. İhalenin tamamlanmasından sonra başlayan ve çoğu zaman asıl uyuşmazlıkların ortaya çıktığı aşama kamu ihale sözleşmesi sürecidir. Bu nedenle kamu ihale hukukunu yalnızca ihale prosedürleri üzerinden değil, ihale sonucunda kurulan sözleşmenin hukuki niteliği ve uygulanması üzerinden değerlendirmek gerekir.

    4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu bu noktada kritik bir rol oynamaktadır. Kanunun temel amacı, kamu ihale kanununa göre yapılan ihaleler sonucunda kurulan sözleşmelerin nasıl düzenleneceğini ve uygulanacağını belirlemektir. Bu yönüyle ihale süreci ile sözleşme süreci birbirini tamamlayan iki aşamadan oluşmaktadır.  

    Kamu İhale Sözleşmesi Nedir?

    Kamu ihale sözleşmeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının mal, hizmet veya yapım işleri için gerçekleştirdikleri ihaleler sonucunda yüklenici ile imzaladıkları sözleşmelerdir.

    Bu sözleşmeler;

    kamu idareleri,

    belediyeler,

    kamu iktisadi teşebbüsleri,

    sosyal güvenlik kurumları

    ve diğer kamu tüzel kişileri

    tarafından gerçekleştirilen ihaleler sonucunda kurulmaktadır. 

    Bu yönüyle kamu ihale sözleşmeleri, klasik özel hukuk sözleşmelerinden farklıdır. Çünkü sözleşmenin taraflarından biri kamu idaresidir ve sözleşmenin uygulanmasında kamu yararı ilkesi belirleyici rol oynar.

    Kamu İhale Sözleşmelerinin Hukuki Çerçevesi

    4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu, kamu ihale kanununa tabi kurum ve kuruluşlar tarafından gerçekleştirilen ihaleler sonucunda yapılan sözleşmeleri kapsamaktadır. Kanunun kapsamı oldukça geniştir ve merkezi idarelerden belediyelere, kamu iktisadi teşebbüslerinden sosyal güvenlik kurumlarına kadar birçok kamu kurumunu içine almaktadır. 

    Bu sistemde ihale ile sözleşme arasında organik bir bağ bulunmaktadır. İhale süreci bir kamu sözleşmesinin kurulmasına yönelik hazırlık aşaması iken, sözleşme süreci ihale sonucunda ortaya çıkan hukuki ilişkinin uygulanmasını ifade eder. Dolayısıyla ihale sürecindeki hatalar çoğu zaman sözleşme aşamasında ciddi uyuşmazlıklara yol açabilmektedir.

    Kamu İhale Sözleşmelerinde Temel İlkeler

    Kamu ihale sisteminin temelinde üç ana ilke bulunmaktadır:

    Şeffaflık, rekabet ve eşit muamele.

    Bu ilkeler yalnızca ihale sürecinde değil, sözleşmenin uygulanması sırasında da etkisini göstermektedir. Örneğin yükleniciye yapılacak ödemeler, fiyat farkı uygulamaları, sözleşme değişiklikleri veya iş artışları gibi birçok işlem bu ilkeler çerçevesinde değerlendirilmek zorundadır.

    Bu nedenle kamu ihale sözleşmeleri klasik özel hukuk sözleşmelerinden farklıdır. Her ne kadar taraflar arasında bir sözleşme kurulsa da sözleşmenin taraflarından biri kamu idaresi olduğu için kamu yararı ve kamu düzeni kavramları sözleşmenin uygulanmasında belirleyici olmaktadır.

    Kamu İhale Sözleşmelerinde Uyuşmazlıkların Kaynağı

    Uygulamada kamu ihale sözleşmelerine ilişkin uyuşmazlıkların önemli bir bölümü sözleşmenin kurulması aşamasından değil, sözleşmenin uygulanması aşamasından doğmaktadır.

    Bu uyuşmazlıkların başlıca sebepleri şunlardır:

    Sözleşmede yapılacak değişiklikler,

    İş artışı veya iş eksilişi,

    Fiyat farkı uygulamaları,

    Teminatların iadesi,

    Sözleşmenin feshi,

    Mücbir sebep iddiaları,

    Kabul sonrası ortaya çıkan gizli ayıplar…

    Bu alanlar, yüklenici ile idare arasında en sık ihtilaf çıkan konuları oluşturmaktadır.

    Yargı Kararlarında Kamu İhale Sözleşmeleri

    Yargı kararları kamu ihale sözleşmeleri hukukunun gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Özellikle Yargıtay ve Danıştay kararları uygulamadaki birçok belirsizliği gidermektedir. Bu tür kararlar, kamu ihale sözleşmelerinin klasik sözleşme hukukundan farklı bir yapıya sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

    Sözleşme Olmadan Yapılan İşler ve Hukuki Sonuçları

    Uygulamada sıkça karşılaşılan bir diğer sorun ise kamu kurumlarıyla yazılı sözleşme yapılmadan gerçekleştirilen işlerdir.

    Yargıtay kararlarında, kamu ihale mevzuatına uygun bir ihale ve sözleşme bulunmaması halinde yüklenicinin sözleşmeye dayanarak alacak talep edemeyeceği ifade edilmiştir. Ancak iş gerçekten yapılmış ve idare bundan yararlanmışsa, yüklenici bu durumda vekâletsiz iş görme hükümlerine dayanarak bedel talep edebilecektir. 

    Bu yaklaşım, kamu ihale hukukunun katı şekil kurallarına rağmen hakkaniyet ilkesinin de göz önünde bulundurulduğunu göstermektedir.

    Kamu İhale Hukukunda Dijitalleşme ve Gelecek

    Kamu ihale sistemi yalnızca hukuki açıdan değil, teknolojik açıdan da dönüşmektedir. Kamu İhale Kurumu, gelecekte sözleşme süreçlerinin elektronik sistemler üzerinden yürütülmesini ve akıllı sözleşme uygulamalarının kullanılmasını hedeflemektedir. 

    Bu gelişmeler, kamu alımlarında şeffaflığı artırırken aynı zamanda uyuşmazlıkların daha hızlı ve etkin bir şekilde çözülmesini de sağlayacaktır.

    Sonuç

    Kamu ihale hukukunun yalnızca ihale süreci üzerinden değerlendirilmesi eksik bir bakış açısıdır. İhale sürecinin tamamlayıcı unsuru olan sözleşme aşaması, kamu alımlarının hukuki ve ekonomik başarısını belirleyen en kritik aşamalardan biridir.

    4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu, ihale sonucunda kurulan sözleşmelerin uygulanmasını düzenleyerek kamu kaynaklarının etkin ve güvenilir şekilde kullanılmasını amaçlamaktadır. Ancak uygulamada ortaya çıkan uyuşmazlıklar göstermektedir ki kamu ihale sözleşmeleri yalnızca mevzuat bilgisiyle değil, aynı zamanda yargı içtihatlarının dikkatli şekilde takip edilmesiyle anlaşılabilir.

    Bu nedenle kamu ihale sözleşmeleri hukuku, hem kamu idareleri hem de yükleniciler açısından dikkatle yönetilmesi gereken teknik bir alan olmaya devam etmektedir.

  • İnsani İkamet İzni Ret İşlemine Karşı Yürütmenin Durdurulması Kararı

    İnsani İkamet İzni Ret İşlemine Karşı Yürütmenin Durdurulması Kararı

    İstanbul 1. İdare Mahkemesi, çok kısa süre önce tebliğ ettiği YD kararında, insani ikamet izni başvurusunun İl Göç İdaresi Müdür Vekili tarafından reddedilmesinde yetki unsuru yönünden açık hukuka aykırılık bulunduğunu ve sınır dışı riski nedeniyle telafisi güç zarar doğabileceğini tespit ederek, işlemin teminatsız olarak yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir.

    Mahkemenin çentiklediğimiz tespitleri:

    1-) “İşlem önce yetki unsuru yönünden incelenir. Yetki yönünden hukuka aykırılık varsa diğer unsurlara geçilmez.”

    Bu, klasik “usul esasa mukaddemdir” ilkesinin idare hukukundaki yansıması. Mahkeme açıkça Ahmet Cevdet Paşa’nın Mecelle ilkesine atıf yapıyor. Bu çok güçlü bir teorik zemin.

    2-) “İdare hukukunda yetkisizlik kural, yetkili olmak istisnadır. Yetki hükümleri genişletici yoruma tabi tutulamaz.”

    Çünkü uygulamada idare genelde “zaten biz yapıyoruz” mantığıyla hareket eder. Mahkeme ise diyor ki:

    Yetki açıkça verilmemişse → yok sayılır.
    Yorumla genişletilemez.

    Böylece, idarenin teamül savunması dikkate alınmaz.

    3-) İmza Yetkileri Yönergesi analiz edilirken yürürlük tarihi analiz edilmiştir. Şöyle ki:

    2020 Yönergesi → yetki devri var.
    2024 Yönergesi → insani ve uzun dönem ikamet devrin dışında bırakılmış.

    Sonuç olarak İnsani ikamet izni işlemleri İl Göç Müdürüne devredilmemiştir. İşlem tesis edildiği tarihte yürürlükte olan düzenlemeye göre İl Göç Müdür Vekili yetkisiz.

    4-) Yetki devri, kanunla verilen yetkinin başka makama aktarılmasıdır ve sıkı kurallara tabidir.

    Yani:

    Kanun → Valiliğe yetki vermiş.
    Yönerge ile devredilmemişse → İl Göç karar veremez.

    Çünkü, 6458 m.46 açıkça “valiliklerce insani ikamet izni verilebilir” diyor.

    5-) “Yürütme durdurulmazsa davacı sınır dışı edilme riski ile karşı karşıya kalacaktır.”

    Bu güçlü değerlendirme. Çünkü mahkeme esasa girmiş ve:

    Sınır dışı → geri dönüşü zor.
    Bu nedenle YD verilmiş.

    Mahkeme hukuka aykırılığı açık görüyor.

    6-) Ders kitaplarından öğrendiğimiz klasik idari işlem zincirine dokunulmuş:

    Yetki → Şekil → Sebep → Konu → Maksat

    Yetki sakatsa zincir baştan kopar.

  • İdari Yargıda Dava Açma Süreleri (2026 Güncel Rehber)

    İdari Yargıda Dava Açma Süreleri (2026 Güncel Rehber)

    İdari işlemlere karşı açılacak davalarda sürelerin kaçırılması, davanın esastan incelenmeden reddedilmesine yol açabilmektedir. Bu nedenle idari yargıda dava açma sürelerinin doğru bilinmesi, hak kaybı yaşanmaması açısından büyük önem taşır.

    Bu yazımızda, idari yargıda genel ve özel dava açma sürelerini, güncel mevzuat çerçevesinde özetliyoruz.

    İdari Yargıda Genel Dava Açma Süreleri

    İdari yargıda temel dava açma süreleri şu şekildedir:

    Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalarda genel dava açma süresi 60 gündür.

    İdare mahkemelerinde açılacak davalarda da genel süre 60 gündür.

    Vergi mahkemelerinde açılacak davalarda ise genel süre 30 gündür.

    Bu süreler, işlemin kişiye tebliğinden, ilanından veya öğrenilmesinden itibaren işlemeye başlar.

    Özel Düzenlemelere Tabi Dava Açma Süreleri

    Bazı idari işlemler için özel süreler öngörülmüştür. En sık karşılaşılan örnekler şunlardır:

    Yabancılar Hukuku Kapsamında

    Sınır dışı etme kararlarına karşı dava açma süresi 7 gündür.

    Uluslararası koruma başvurularının reddine karşı açılacak davalarda süre 15 gündür.

    Bu alanda süreler oldukça kısa olduğundan, gecikme telafisi mümkün olmayan hak kayıplarına yol açabilir.

    Kentsel Dönüşüm ve Afet Mevzuatı

    6306 sayılı Kanun kapsamında alınan kararlara karşı dava açma süresi 30 gündür.

    Acele kamulaştırma işlemlerine karşı açılacak davalarda da süre 30 gündür.

    Bu işlemler genellikle mülkiyet hakkını doğrudan etkilediği için hızlı hareket edilmesi gerekir.

    Çevre Hukuku ve ÇED Kararları

    Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sonucunda verilen kararlara karşı dava açma süresi 30 gündür.

    Çevre Kanunu kapsamında uygulanan idari yaptırımlarda da süre 30 gündür.

    Sosyal Güvenlik ve İdari Para Cezaları

    SGK tarafından verilen idari para cezalarına karşı dava açma süresi 30 gündür.

    Yapı denetimi ve imar uygulamalarına ilişkin idari cezalarda süre çoğunlukla 15 gündür.

    Tüketici ve Ticaret Hukuku

    Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamında verilen idari yaptırımlara karşı dava açma süresi 30 gündür.

    Tütün, alkol ve benzeri piyasa düzenlemelerine ilişkin yaptırımlarda süre 15 gündür.

    Sürelerin Hesaplanmasına İlişkin Genel Kurallar

    İdari yargıda süre hesabı yapılırken şu esaslar uygulanır:

    Süreler, tebliğ, ilan veya yayım tarihini izleyen günden itibaren başlar.

    Hafta sonları ve resmi tatiller süreye dahildir.

    Ancak sürenin son günü resmi tatile denk gelirse, süre takip eden ilk iş günü sona erer.

    Bu nedenle dava açma süresi hesaplanırken takvim dikkatle incelenmelidir.

    Süre Kaçırılırsa Ne Olur?

    İdari yargıda dava açma süresi hak düşürücü niteliktedir. Süre geçtikten sonra açılan davalar:

    Esas incelemesi yapılmadan reddedilir,

    Hak arama imkânı büyük ölçüde ortadan kalkar,

    Telafisi çoğu zaman mümkün olmaz.

    Bu nedenle sürelerin takibi, dava sürecinin en kritik aşamasıdır.

    İdari Davalarda Hukuki Destek Neden Önemlidir?

    İdari işlemler çoğu zaman karmaşık mevzuata dayanır. Yanlış süre hesabı, yanlış dava türü veya hatalı dilekçe hazırlanması, davanın kaybedilmesine yol açabilir.

    Profesyonel hukuki destek ile:

    Süreler doğru şekilde hesaplanır,

    Usul hatalarının önüne geçilir,

    Hak kaybı yaşanmadan dava süreci yürütülür,

    En etkili hukuki strateji belirlenir.

    TD Hukuk ve Danışmanlık Olarak Hizmetlerimiz

    TD Hukuk ve Danışmanlık olarak;

    İdari iptal davaları,

    Tam yargı davaları,

    Sınır dışı ve ikamet uyuşmazlıkları,

    Kamulaştırma ve kentsel dönüşüm davaları,

    ÇED ve çevre davaları,

    İdari para cezalarına itirazlar

    alanlarında müvekkillerimize kapsamlı hukuki danışmanlık sunmaktayız.

    Sonuç

    İdari yargıda dava açma süreleri, davanın kaderini belirleyen en önemli unsurlardan biridir. Sürenin kaçırılması halinde, haklı olsanız dahi davanız reddedilebilir.

    Bu nedenle idari bir işlemle karşılaştığınızda vakit kaybetmeden hukuki destek almanız büyük önem taşır.

    Haklarınızı güvence altına almak için süreci uzman bir avukatla yürütmeniz her zaman en doğru tercihtir.

    📌 İletişim

    Av. Murat Can Dolğun

    TD Hukuk ve Danışmanlık

    🌐 http://www.td-lawfirm.com

    📧 av.muratcandolgun@gmail.com

    📞 0 21 22 99 44 22| 0507 475 44 22

  • Annesi Türk Vatandaşı Olmasına Rağmen Hiç Kimlik Alamamış Bir Çocuk: İkiz Kardeş, Eski DNA Materyali ve Nüfus Kayıtlarının Düzeltilmesi Davası – İstanbul 40. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 24.10.2024 Tarihli Kararı Üzerinden Uygulama Odaklı Bir İnceleme (Esas No: 2022/664 – Karar No: 2024/291)

    Annesi Türk Vatandaşı Olmasına Rağmen Hiç Kimlik Alamamış Bir Çocuk: İkiz Kardeş, Eski DNA Materyali ve Nüfus Kayıtlarının Düzeltilmesi Davası – İstanbul 40. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 24.10.2024 Tarihli Kararı Üzerinden Uygulama Odaklı Bir İnceleme (Esas No: 2022/664 – Karar No: 2024/291)

    Nüfus hukuku uygulamasında bazı dosyalar vardır ki, klasik “kayıt düzeltme” kalıplarının çok ötesine geçer. Özellikle annenin vefat etmiş olması, çocuğun hiç Türk kimliği almamış olması, yabancı ülke kayıtlarının tek dayanak hâline gelmesi ve doğrudan DNA alınmasının fiilen imkânsızlığı, davayı salt hukuki değil; aynı zamanda stratejik bir problem hâline getirir.

    Bu yazıda ele alınan karar, tam da bu niteliktedir.

    Dosyanın Gerçek Problemi: Hukuken Türk, Fiilen Kimliksiz

    Somut olayda davacı, doğumdan itibaren annesi Türk vatandaşı olmasına rağmen, hiçbir aşamada Türkiye Cumhuriyeti kimliği alamamıştı. Anne, uzun yıllar önce Suriye’ye dönmüş, daha sonra da Suriye’de vefat etmişti. Ölüm, Türkiye’de tescil edilmemiş; çocuk ise yalnızca yabancı ülke kayıtlarında yer almıştı.

    Bu noktada mesele, yalnızca “anne Türk mü değil mi?” sorusu değildir. Asıl sorun şudur:

    – Türk vatandaşı olduğu iddia edilen anne ile,

    – Yabancı ülke kayıtlarında yer alan anne,

    gerçekten aynı kişi midir?

    Bu soru cevaplanmadan, ne soybağı ne de vatandaşlık hukukuna ilişkin herhangi bir sonuç üretmek mümkündür.

    Klasik Yolun Kapalı Olması: Doğrudan DNA İmkânsızlığı

    Dosyada en kritik engel şuydu:

    Anne vefat etmişti.

    Mezarına ulaşmak fiilen mümkün değildi.

    Doğrudan biyolojik materyal alınması ihtimali yoktu.

    Bu noktada, uygulamada sıkça karşılaşılan bir yanılgı devreye girer:

    “DNA yoksa ispat da yoktur.”

    Oysa hukuk, imkânsızlık karşısında durmaz; alternatif ispat yollarını arar. Bu dosyada davanın seyri, tam olarak bu aşamada değişti.

    Davanın Kırılma Noktası: İkiz Kardeş ve Eski Adli Tıp Kaydı

    Yapılan araştırmalar sonucunda, vefat eden annenin ikiz kız kardeşinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu ve yıllar önce, tamamen farklı bir dosya kapsamında Adli Tıp Kurumu’na biyolojik materyal verdiği tespit edildi.

    Bu bilgi, dosyanın hukuki mimarisini kökten değiştirdi.

    Çünkü tek yumurta ikizleri bakımından, genetik bilimin kabul ettiği temel gerçek şudur:

    Tek yumurta ikizleri, aynı DNA profiline sahiptir.

    Dolayısıyla;

    – Vefat eden anneye ulaşılamasa dahi,

    – İkiz kardeşine ait daha önce alınmış ve resmî kurumda muhafaza edilen DNA materyali,

    hukuken dolaylı ama son derece güçlü bir ispat aracı hâline gelmiştir.

    DNA Raporu ve Mahkemenin Bilimsel Yaklaşımı

    Mahkeme, Adli Tıp Kurumu’ndan alınan raporda şu bilimsel gerçeği açıkça dikkate almıştır:

    Tek yumurta ikizleri; genetik yapı, kan grubu, cinsiyet ve kalıtsal özellikler bakımından ayırt edilemez niteliktedir. Çevresel farklılıklar, bu genetik aynılığı ortadan kaldırmaz.

    Bu çerçevede yapılan karşılaştırmada, davacı ile ikiz kardeş üzerinden ulaşılan DNA profili arasında son derece yüksek bir biyolojik uyum tespit edilmiştir. Mahkeme, klasik “kesin ispat” anlayışına saplanmadan, bilimsel kesinliğe yakın olasılığı hukuken yeterli kabul etmiştir.

    Bu yaklaşım, soybağı ve nüfus davaları bakımından son derece önemlidir.

    Karar’dan.

    Hukuki Dayanaklar: Kayıt Değil, Gerçek Esastır

    Kararda;

    Türk Medeni Kanunu’nun 282. maddesi uyarınca, soybağının anne ile çocuk arasında doğumla kurulduğu,

    5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesi gereği nüfus kayıtlarının ancak mahkeme kararıyla düzeltilebileceği,

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.01.2008 tarihli kararında vurgulanan “nüfus kayıtlarının maddi gerçeği yansıtması gerektiği” ilkesi,

    birlikte değerlendirilmiştir.

    Mahkeme, nüfus kayıtlarını mutlak bir karine olarak değil; aksinin ispatına açık bir başlangıç noktası olarak ele almıştır.

    Sonuç: Kimliksizliğin Hukuken Sonlandırılması

    İstanbul 40. Asliye Hukuk Mahkemesi;

    – Türkiye nüfus kayıtları ile yabancı ülke kayıtlarında yer alan annenin aynı kişi olduğunun tespitine,

    – Davacının biyolojik annesinin Türk vatandaşı olduğunun belirlenmesine,

    – Bu doğrultuda nüfus kayıtlarının düzeltilmesine,

    karar vermiştir. Karar, 24.10.2024 tarihinde verilmiş ve 03.01.2025 tarihinde kesinleşmiştir.

    Bu sonuç, yalnızca bir kayıt düzeltmesi değil; fiilen kimliksiz bırakılmış bir kişinin hukuki varlığının tanınması anlamına gelmektedir.

    Uygulama Açısından Çıkarılacak Notlar

    Bu karar, özellikle şu alanlarda yol göstericidir:

    Annenin vefat etmiş olması, soybağı davasını otomatik olarak imkânsız kılmaz.

    Doğrudan DNA yokluğu, dolaylı bilimsel delillerin değerlendirilmesine engel değildir.

    İkiz kardeş olgusu, nüfus ve soybağı davalarında son derece güçlü bir ispat aracıdır.

    Nüfus hukuku davalarında esas olan, kayıtların şekli değil, maddi gerçeğin tespitidir.

    Son Söz

    Nüfus hukuku, çoğu zaman yorucudur; ancak sonuçları bir insanın tüm hayatını belirler. Bu dosya, hukukun yalnızca içtihatlarla değil; kanun, bilim, mantık ve stratejik düşünceden beslendiğinde nasıl adil sonuçlara ulaşabildiğini gösteren çarpıcı bir örnektir.

  • Yabancılar Hukukunda Özgürlük ve Güvenlik Hakkı: İdari Gözetim İşlemlerine Karşı Hukuki Yolda Aile Birliği ve Alternatif Yükümlülükler

    *


    Yabancı uyruklu bireyler hakkında uygulanan sınır dışı etme (deport) kararları ve buna bağlı idari gözetim tedbirleri, yalnızca idari bir işlem değil; özü itibarıyla kişinin “Kişi Hürriyeti ve Güvenliği” hakkına yönelik ağır bir müdahaledir. Bu nedenle söz konusu tedbirler, yalnızca 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) çerçevesinde değil, hiyerarşik olarak daha üstün olan T.C. Anayasası ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ekseninde değerlendirilmelidir.

    Ofisimizce takip edilen süreçlerde İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimliği ve Edirne 2. Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilen güncel emsal kararlar; idari gözetimin “istisnai” bir tedbir olduğunu ve özgürlüğün asıl olduğunu bir kez daha tescillemiştir.

    Bu makalede; Anayasa, AİHS ve ilgili yönetmelikler ışığında idari gözetim kararlarına itirazın hukuki temellerini ve tahliye getiren kritik “ölçülülük” kriterlerini inceleyeceğiz.

    1. Normlar Hiyerarşisi: Özgürlük Asıl, Gözetim İstisnadır

    İdari gözetim kararları, hukuki dayanağını YUKK m. 57/2’den alsa da, bu yetkinin sınırları uluslararası sözleşmelerle çizilmiştir.

    • AİHS Madde 5 ve Anayasa Madde 19: Herkesin kişi hürriyeti ve güvenliğine hakkı vardır. Bir yabancının sınır dışı edilmek üzere tutulması, ancak keyfilikten uzak, yasal ve zorunlu hallerde mümkündür.

    • AİHS Madde 8 ve Anayasa Madde 41: “Aile hayatına saygı hakkı” ve “Ailenin korunması” ilkesi, idari gözetim kararlarında hayati bir rol oynar.

    Mahkemeler, idarenin “kamu düzeni” gerekçesini öne sürdüğü durumlarda dahi, bu anayasal hakları gözeterek şu tespiti yapmaktadır:

    …bir an için idari gözetim işleminin yerinde olduğu düşünülse de…”.

    Bu ifade, YUKK hükümlerinin Anayasa ve AİHS’deki temel hakların önüne geçemeyeceğinin yargısal ilanıdır.

    Emsal Karar’dan


    2. Aile Bütünlüğünün Korunması ve “Çocuğun Üstün Yararı”

    YUKK Uygulama Yönetmeliği ve uluslararası içtihatlar, hassas grupların ve çocuklu ailelerin durumunun ayrıca değerlendirilmesini emreder.

    İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimliği, hakkında terör örgütü iltisakı şüphesi veya kamu düzeni tehdidi iddiası bulunan yabancılar için dahi, “bakıma muhtaç çocuğun varlığı” nedeniyle idari gözetimi “ölçüsüz ve orantısız” bulmuştur.  

    Cinsiyet Eşitliği: Babalar İçin Emsal Karar

    Hukuki pratikte genellikle anneler üzerinden yürüyen bu süreçte, ofisimizce alınan emsal kararda Tacikistan uyruklu erkek müvekkilimiz A.S. için de, çocuğun bakım yükümlülüğü ve aile birliği (AİHS m.8) gerekçe gösterilerek tahliye kararı verilmiştir. Bu karar, babaların da idari gözetimden “aile birliği” ilkesiyle kurtulabileceğinin ispatıdır.  

    3. İdari Gözetime Alternatif Yükümlülükler Yönetmeliği’nin Uygulanması

    6458 sayılı Kanun’un 57/4. maddesi ve İdari Gözetime Alternatif Yükümlülükler Hakkında Yönetmelik, idareye kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmadan denetleme imkanları sunar (Elektronik izleme, bildirimde bulunma vb.).

    Mahkemeler, kişinin sabit bir ikametgahı (Örneğin Başakşehir gibi ulaşılabilir bir adres) bulunduğunda, idari gözetim yerine bu alternatif tedbirlerin uygulanması gerektiğine hükmetmektedir.

    Kararlarda şu ifade açıkça yer alır:  

    …alternatif tedbirlerle de idari gözetimden umulan faydanın elde edilebileceği…”. 

    Bu durum, “Ölçülülük İlkesi” (Anayasa m. 13) gereğidir. Daha hafif bir tedbirle (imza vs.) amaçlanan kamu yararı sağlanabiliyorsa, kişiyi Geri Gönderme Merkezi’nde tutmak hukuka aykırıdır.

    4. Masumiyet Karinesi ve Adli Süreçler

    Edirne 2. Sulh Ceza Hakimliği’nin verdiği kararda, yabancı hakkında adli bir soruşturma başlatılmış olsa bile, savcılıkça verilen Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar (KYOK) sonrası idari gözetimin devam etmesi “hakkaniyete aykırı” bulunmuştur.  

    Karardan

    Bu karar, Anayasa m. 38’de düzenlenen “Masumiyet Karinesi”nin idari hukuk alanındaki yansımasıdır. Kişi hakkında kesinleşmiş bir mahkumiyet yoksa ve adli süreç lehine sonuçlanmışsa, idari gözetim cezalandırma aracı olarak kullanılamaz.

    Sonuç: Hukuki Destek Neden Şarttır?

    İdari gözetim kararlarına itiraz, sadece bir dilekçe süreci değildir. Bu süreç; Anayasa, AİHS, YUKK ve İdari Gözetime Alternatif Yükümlülükler Hakkında Yönetmelik hükümlerinin harmanlandığı, üst düzey bir hukuki argümantasyon gerektirir.

    Avukatınız, güncel Sulh Ceza Hakimliği kararları ışığında;

    • Müvekkillerin AİHS kapsamındaki aile hayatı haklarını,

    • Alternatif yükümlülüklerin uygulanabilirliğini,

    • İdari gözetimin “son çare” olması gerektiğini savunarak özgürlüğün önünü açmaktadır.

    Unutmayın: Hürriyet asıl, kısıtlama istisnadır.

    MURAT CAN DOLĞUN

    Avukat – TD Hukuk ve Danışmanlık Ofisi

  • Kamu İhale Sözleşmelerinde “Sonradan Tahakkuk Ettirilen” Kamu Zararı ve Yargı Yolu: Emsal Kararlar Işığında Bir İnceleme

    Kamu İhale Sözleşmelerinde “Sonradan Tahakkuk Ettirilen” Kamu Zararı ve Yargı Yolu: Emsal Kararlar Işığında Bir İnceleme

    Kamu ihale hukuku pratiğinde, işin teslim edilip Geçici Kabul Tutanağı’nın imzalanmasından, hatta kesin teminatın iade edilmesinden uzun bir süre sonra İdarelerin, teftiş veya denetim raporlarına dayanarak yükleniciler aleyhine “kamu zararı” tahakkuk ettirdiği durumlarla karşılaşılmaktadır.

    Bu tür idari tasarruflar, sözleşme hukukunun temel prensibi olan “ahde vefa” ilkesini ve yüklenicinin “hukuki güvenliğini” zedelemektedir. Bu yazıda, sözleşme sonrası ortaya çıkan kamu zararı iddialarının hukuki niteliği, görevli yargı kolu ve mahkemelerin yetkisi meseleleri, Yargıtay ve Uyuşmazlık Mahkemesi kararları ışığında ele alınmıştır.

    1. Yargı Yolu Sorunu: Uyuşmazlık Mahkemesi Kararları

    İdare tarafından bir “kamu zararı” borcu çıkarıldığında, işlemin bir idari işlem olduğu düşüncesiyle İdare Mahkemelerinde dava açılması gerektiği yaygın bir yanılgıdır.

    İhale süreci idari bir aşama olmakla birlikte, sözleşmenin imzalanmasıyla taraflar arasındaki ilişki bir “özel hukuk sözleşmesi” (eser sözleşmesi) niteliğine bürünür. Sözleşmenin ifası veya sonrasındaki uyuşmazlıklarda görevli yargı yeri Adli Yargı’dır.

    Uyuşmazlık Mahkemesi, sözleşme aşamasından sonraki uyuşmazlıkların çözüm yerinin adli yargı olduğunu istikrarla vurgulamaktadır:

    • Uyuşmazlık Mahkemesi, 20.02.2017 T., E. 2016/91, K. 2017/3: Davacının 4734 sayılı Yasa uyarınca ihale edilerek sözleşmeye bağlanan işinde teminat mektuplarının irat kaydedilmesinin engellenmesi istemiyle açtığı davanın ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiğine hükmetmiştir.  

    • Uyuşmazlık Mahkemesi, 29.12.2014 T., E. 2014/1097, K. 2014/1145: İhalenin kesinleşmesi ve sözleşmenin akdedilmesinden sonraki aşamada idare ile yüklenici arasındaki sözleşmenin uygulanmasından doğan uyuşmazlıkların çözümünün özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerlerine ait olduğu belirtilmiştir.  

    Bu kararlar uyarınca, yüklenici aleyhine tahakkuk ettirilen borcun iptali veya borçlu olunmadığının tespiti için açılacak Menfi Tespit Davaları, Asliye Hukuk Mahkemelerinde görülmelidir.

    2. Görevli Mahkeme: Yargıtay 13. Hukuk Dairesi İçtihadı

    Yüklenicinin tacir olması, davanın doğrudan Ticaret Mahkemesi’nde açılmasını gerektirmez. İhale makamı olan İdare (Belediye, İl Özel İdaresi vb.) tacir sıfatına sahip olmadığından ve bu tür davalar TTK’da sayılan mutlak ticari davalardan olmadığından, görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir.

    • Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 19.04.2017 T., E. 2016/91, K. 2017/4770: Yüksek Mahkeme, davalı idarenin tacir olmadığı ve davanın mutlak ticari dava niteliğinde bulunmadığı gerekçesiyle; “davaya bakmaya ticaret mahkemesi değil asliye hukuk mahkemesi görevlidir” şeklinde karar vermiştir.  

    3. Geçici Kabul Tutanağının Bağlayıcılığı

    Kamu ihale sözleşmelerinde “Geçici Kabul”, işin fen ve sanat kurallarına uygun olarak tamamlandığının İdare tarafından resmen tescilidir. İdare, kendi teknik personelinden oluşan Muayene ve Kabul Komisyonu marifetiyle işi inceleyip “eksiksiz ve kusursuz” olduğuna dair tutanak düzenledikten sonra, bu kabulün aksini iddia etmesi çelişkili davranış yasağına aykırıdır.

    • Sakarya Asliye Ticaret Mahkemesi, 05.11.2025 T., E. 2022/805, K. 2025/728: Mahkeme kararında, muayene ve kabul komisyonu tarafından düzenlenen “yapılan işin sözleşme ve eklerine uygun olduğu, kabule engel olabilecek eksik, kusur ve arızaların bulunmadığı görülmüştür” şeklindeki geçici kabul tutanağının taraflar açısından bağlayıcılığı bulunduğu vurgulanmıştır.  

    4. İhaleye Esas Projenin Üstünlüğü

    Denetimlerde sıklıkla karşılaşılan bir diğer sorun, sahadaki imalatın “olması gerekene” göre eksik olduğu iddiasıdır. Ancak Yüksek Fen Kurulu kararları uyarınca, esas olan ihaleye çıkılan projedir.

    • Yüksek Fen Kurulu, 23.05.2013 T., Karar No: 2013/27: Kurul, projenin fen ve sanat kurallarına, tekniğine ve şartnamesine göre eksiksiz ve kusursuz olması durumunda, ihaleye esas projenin dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir.  

    Sonuç

    Kamu ihale sözleşmelerinden kaynaklanan ve sözleşmenin ifasından sonra gündeme gelen “kamu zararı” iddiaları, idari bir yaptırım değil, özel hukuktan kaynaklanan bir “alacak” iddiasıdır.

    Yüklenicilerin bu tür durumlarda; idari yargı yoluna başvurmak yerine, borçlu olmadıklarının tespiti için genel mahkemelerde dava açmaları ve savunmalarını yukarıda anılan Uyuşmazlık Mahkemesi ve Yargıtay kararları ile “geçici kabulün bağlayıcılığı” ilkesine dayandırmaları hukuki güvenlikleri açısından elzemdir.

    Av. Murat Can Dolğun

    Kurucu Ortak – TD Hukuk ve Danışmanlık