Etiket: TD Hukuk ve Danışmanlık

  • İlan Yapılmaksızın Pazarlık Usulüyle İhale ve İptali | 4734 m.21/b, Danıştay Kararları

    İlan Yapılmaksızın Pazarlık Usulüyle İhale ve İptali | 4734 m.21/b, Danıştay Kararları

    İlansız pazarlık usulü ihale nedir? 4734 m.21/b şartları, ihalenin iptali, 5 ve 30 günlük süreler, KİK başvurusu ve Danıştay kararları.

    Kamu ihalelerinde “ilansız ihale”, “21/b ihalesi”, “davet usulü ihale” veya “ilansız pazarlık usulü” ifadeleri sıklıkla aynı anlamda kullanılmaktadır. Ancak 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu bakımından “ilansız ihale” başlı başına bir ihale usulü değildir.

    Hukuken söz konusu olan; belirli şartların gerçekleşmesi halinde pazarlık usulünün uygulanması ve Kanunun izin verdiği bazı pazarlık ihalelerinde ayrıca ilan yapılmamasıdır.

    Özellikle 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 21/b maddesine göre gerçekleştirilen ilan yapılmaksızın pazarlık usulü ihaleler, hem ekonomik büyüklükleri hem de rekabetin yalnızca idarenin davet ettiği firmalar arasında gerçekleşmesi nedeniyle kamu ihale hukukunun en fazla uyuşmazlık doğuran alanlarından biridir. Nitekim Kamu İhale Kurumunun 2025 yılı verilerine göre pazarlık usulüyle gerçekleştirilen kamu alımlarının toplam tutarının yaklaşık %95,42’si 21/b kapsamında gerçekleştirilmiştir. 

    Bu nedenle bir 21/b ihalesinin hukuka uygun olup olmadığı incelenirken sadece “ilan yapıldı mı?” sorusunun sorulması yeterli değildir. Asıl soru şudur:

    İdarenin açık ihale veya belli istekliler arasında ihale yerine istisnai nitelikteki pazarlık usulüne başvurmasını haklı kılan kanuni şartlar gerçekten mevcut mudur?

    Bu yazıda ilan yapılmaksızın pazarlık usulüyle ihale, 4734 sayılı Kanun’un 5, 21, 54, 55, 56 ve 57. maddeleri ile 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 20/A ve 27. maddeleri çerçevesinde; özellikle ihalenin iptali ve Danıştay kararları yönünden incelenmektedir.

    İlan Yapılmaksızın Pazarlık Usulüyle İhale Ne Demektir?

    4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 5. maddesi kamu ihale sisteminin temelini oluşturur. Buna göre idareler;

    saydamlığı, rekabeti, eşit muameleyi, güvenirliği, gizliliği, kamuoyu denetimini, ihtiyaçların uygun şartlarla ve zamanında karşılanmasını ve kaynakların verimli kullanılmasını sağlamakla yükümlüdür.

    Aynı maddede açık ihale usulü ile belli istekliler arasında ihale usulünün temel usuller olduğu, diğer ihale usullerinin ise ancak Kanunda belirtilen özel hallerde kullanılabileceği açıkça düzenlenmiştir. Danıştay da pazarlık usulüne ilişkin uyuşmazlıklarda m.5 ile m.21’i birlikte değerlendirmektedir. 

    Dolayısıyla pazarlık usulü, idarenin serbestçe tercih edebileceği alternatif bir satın alma yöntemi değildir. Kanunda belirtilen şartların gerçekleşmesi gerekir.

    4734 sayılı Kanun’un 21. maddesinin ikinci fıkrası ise özellikle şu düzenlemeyi içermektedir: 21/b, 21/c ve 21/f kapsamında gerçekleştirilen ihalelerde ilan yapılması zorunlu değildir. İlan yapılmayan hallerde en az üç istekli davet edilerek yeterlik belgeleri ve fiyat teklifleri birlikte istenir. 

    Burada iki önemli sonuç ortaya çıkar: Birincisi, 21/b kapsamında bir ihalenin ilan edilmemiş olması tek başına hukuka aykırılık oluşturmaz. İkincisi, ilan yapılmıyorsa idare ihaleyi kamuya açmak yerine kendi belirlediği en az üç ekonomik aktörü ihaleye davet eder.

    Bu nedenle 21/b ihalesinde rekabet, açık ihaledeki gibi piyasadaki bütün potansiyel istekliler arasında değil, idarenin davet ettiği firmalar arasında gerçekleşmektedir.

    En Az Üç Teklif mi, Üç Davet mi Gereklidir?

    Bu konuda uygulamada önemli bir yanlış anlaşılma bulunmaktadır. Kanunun aradığı şart en az üç geçerli teklif alınması değildir. En az üç isteklinin davet edilmesi gerekir.

    Örneğin idare altı şirketi davet etmiş ancak yalnızca iki şirket teklif vermiş olabilir. Sırf iki teklif verilmiş olması nedeniyle ihale kendiliğinden hukuka aykırı hale gelmez.

    Kamu İhale Kurulu kararlarında da bu ayrım açık biçimde kabul edilmektedir. Kurul, en az üç isteklinin davet edilmiş olmasını Kanunun aradığı şartın yerine getirilmesi bakımından yeterli değerlendirmektedir. 

    Ancak şeklen üç veya daha fazla şirketin davet edilmiş olması, ihaleyi bütünüyle hukuka uygun hale getirmez. Davet sürecinin 4734 m.5’teki rekabet, eşit muamele ve kaynakların verimli kullanılması ilkelerine uygunluğu ayrıca incelenebilir.

    4734 Sayılı Kanun’un 21/b Maddesi Hangi Durumlarda Uygulanabilir?

    Uygulamadaki asıl uyuşmazlık alanı 4734 sayılı Kanun m.21/b’dir. Mevcut düzenlemeye göre pazarlık usulü;

    • doğal afetler,
    • salgın hastalıklar,
    • can veya mal kaybı tehlikesi gibi ani ve beklenmeyen haller,
    • yapım tekniği açısından özellik arz eden durumlar,
    • yapı veya can ve mal güvenliğinin sağlanması açısından ivedilikle yapılması gerektiği idarece belirlenen haller,
    • idare tarafından önceden öngörülemeyen olayların ortaya çıkması

    gibi durumlarda ve Kanunun aradığı şartlar çerçevesinde ihalenin ivedi olarak gerçekleştirilmesinin zorunlu olması halinde uygulanabilir. 

    Burada özellikle “ivedilik” kavramı önemlidir. Danıştay, yalnızca idarenin ihaleyi hızlı yapmak istemesini yeterli görmemektedir. İşin niteliği ile 21/b kapsamında gösterilen neden arasında somut bir bağlantının bulunması gerekir.

    Başka bir ifadeyle: “Bu işi hızlı yapmak istiyoruz.” tek başına 21/b gerekçesi değildir. İdarenin; neden, hangi olay nedeniyle, neden şimdi, neden açık ihale yapılamayacak kadar ivedi, işin hangi kısmının acil olduğu sorularına somut cevap verebilmesi gerekir.

    “İvedilik” Tek Başına Yeterli midir?

    Hayır. İdarenin bir işi önemli, faydalı veya öncelikli görmesi ile 4734 m.21/b anlamında hukuki ivedilik aynı kavram değildir. Bu ayrım Danıştay 13. Dairesinin 2024 tarihli çok önemli bir kararında açık biçimde görülmektedir.

    Danıştay 13. Daire E.2024/97, K.2024/676: Kütüphane İhalesinin İptali

    Menemen Belediyesi tarafından “Merkez Kütüphanesi Yapım İşi” 4734 m.21/b kapsamında pazarlık usulüyle ihale edilmişti.

    İdare başlıca;

    • ilçede kütüphane bulunmamasını,
    • eğitim öğretim döneminin yaklaşmasını,
    • yapının teknik özellik taşımasını,
    • kamu yararını

    21/b gerekçesi olarak göstermişti.

    İlk derece mahkemesi bu gerekçeleri yeterli kabul ederek davayı reddetti.

    Ancak Danıştay 13. Dairesi aksi sonuca ulaştı.

    Danıştay, özü itibarıyla kütüphane binası yapımı olan işin hangi bölümlerinin ve neden yapım tekniği açısından özellik arz ettiğinin teknik veri ve belgelerle ortaya konulmadığını belirtti.

    Ayrıca eğitim öğretim döneminin yaklaşıyor olmasını da 21/b anlamında yeterli ve somut bir ivedilik gerekçesi olarak kabul etmedi.

    Sonuç olarak ilk derece mahkemesi kararı bozuldu ve ihale işleminin iptaline karar verildi.  Bu karar 21/b davaları açısından son derece önemlidir. Çünkü Danıştay’ın yaklaşımı şunu göstermektedir: İdarenin ihale onay belgesine “ivedilik”, “kamu yararı” veya “teknik özellik” yazması yeterli değildir. Bu kavramların somut olayda neden gerçekleştiği teknik ve maddi verilerle gösterilmelidir.

    Yapım Tekniği Açısından Özellik Arz Etmesi Nasıl İspatlanmalıdır?

    “İş teknik açıdan özeldir” ifadesi de tek başına 21/b gerekçesi değildir. Danıştay 13. Dairesinin E.2024/97, K.2024/676 sayılı kararında dikkat çektiği önemli noktalardan biri budur. İdare yapının teknik açıdan özel olduğunu ileri sürüyorsa; hangi imalatın özel olduğu,
    hangi teknik gerekliliğin bulunduğu,
    neden olağan bir yapım işi olmadığı,
    özel teknik kapasite gerekip gerekmediği
    gibi hususları açıklayabilmelidir.

    Üstelik idarenin “özel teknik yapı” gerekçesine dayanmasına rağmen davet edilen firmalarda buna uygun özel yeterlik kriterleri aramaması da iddianın inandırıcılığını zayıflatabilir. Danıştay 2024 tarihli kütüphane kararında bu çelişkiye özellikle dikkat çekmiştir. 

    Gerçek Bir Acil Durum Varsa 21/b Hukuka Uygun Olabilir

    21/b’ye karşı açılan her iptal davasının kabul edileceği düşünülmemelidir. Danıştay, somut ve teknik olarak ortaya konulabilen gerçek bir risk bulunduğunda pazarlık usulünü hukuka uygun da bulmaktadır.

    Danıştay 13. Daire E.2021/4793, K.2022/1591: Heyelan ve Can-Mal Güvenliği

    Karayolları Genel Müdürlüğüne ilişkin uyuşmazlıkta bir yol kesiminde heyelan meydana gelmiş, yol trafiğe kapanmış ve can-mal güvenliği açısından ciddi riskler ortaya çıkmıştı.

    İdare daha sonra geoteknik rapor hazırlatmış; raporda şevlerde stabilite sorunları, kaya düşmesi ve trafik güvenliği bakımından somut riskler tespit edilmişti.

    Danıştay;

    • gerçek bir heyelan olayının meydana gelmiş olmasını,
    • can ve mal güvenliği riskini,
    • teknik raporların bulunmasını,
    • yeni heyelan ve kaya düşmesi ihtimalini

    birlikte değerlendirerek 21/b şartlarının gerçekleştiği sonucuna vardı ve ihaleyi hukuka uygun kabul etti. 

    Kararın tam metni: Danıştay 13. Daire E.2021/4793, K.2022/1591⁠

    Bu iki karar birlikte okunduğunda 21/b bakımından oldukça net bir sınır ortaya çıkmaktadır:

    Soyut ivedilik + genel kamu yararı + açıklanmayan teknik özellik → iptal riski yüksek.

    Somut olay + belgelenmiş risk + teknik rapor + can-mal güvenliği + gerçek ivedilik → 21/b uygulanabilir.

    İşin Uzun Sürecek Olması 21/b İhalesini Otomatik Olarak İptal Ettirir mi?

    Hayır. Bu konuda da ihtiyatlı olmak gerekir. İlk derece mahkemeleri bazı uyuşmazlıklarda uzun yapım süresini “ivedilik” iddiasıyla çelişkili bulmuştur. Ancak Danıştay E.2021/4793, K.2022/1591 sayılı kararında 300 günlük iş süresine rağmen gerçek bir heyelan ve can-mal güvenliği riski bulunduğundan 21/b uygulamasını hukuka uygun kabul etmiştir. Dolayısıyla iş süresi önemli bir emaredir ancak tek başına belirleyici değildir.

    Örneğin: “İş 500 gün sürecek, o halde ivedi değildir.”şeklindeki mekanik bir yaklaşım doğru değildir. Daha doğru soru şudur: İşin niteliği dikkate alındığında neden ivedilik vardır ve belirlenen iş süresi bu gerekçeyle tutarlı mıdır?

    İdarenin Kendi Gecikmesi 21/b Gerekçesi Olabilir mi?

    21/b’nin en tartışmalı kullanım alanlarından biri budur. Normal şartlarda önceden bilinen, yıllık olarak tekrar eden veya idarenin planlamasıyla zamanında ihaleye çıkarılabilecek bir ihtiyacın son anda “acil ihtiyaç” haline gelmesi ciddi hukuki tartışma yaratır.

    Örneğin; süresi biteceği uzun süredir bilinen bir hizmet sözleşmesi, her yıl tekrarlanan yemek, taşıma veya personel benzeri ihtiyaçlar, aylar öncesinden bilinen bakım-onarım ihtiyacı, önceden programlanabilir bir bina yapımı bakımından idarenin neden zamanında açık ihaleye çıkmadığının açıklanması gerekir.

    Salt idari takvimin sıkışması veya idarenin daha önce işlem yapmamış olması, tek başına “öngörülemeyen olay” meydana getirmez. Danıştay’ın 21/b içtihadının merkezinde de bu nedenle somut olay, öngörülebilirlik ve gerçek ivedilik ilişkisi bulunmaktadır. 

    Acil Kısım Yerine Çok Daha Büyük Bir İşin 21/b Kapsamına Alınması

    Bir diğer önemli iptal sebebi, gerçekten acil olan ihtiyaçtan daha geniş kapsamlı işlerin aynı 21/b ihalesine dahil edilmesidir.

    Örneğin bir yapının yalnızca belirli bölümünde can ve mal güvenliği riski mevcutken bununla doğrudan bağlantısı bulunmayan kapsamlı yenilemelerin de ilansız pazarlık ihalesine eklenmesi, m.21/b’nin kapsamının aşılması iddiasını gündeme getirebilir. Ancak burada da otomatik bir sonuç yoktur. Danıştay E.2021/4793, K.2022/1591 sayılı heyelan kararında, heyelanın meydana geldiği noktanın dışında kalan yol kesimlerinin de teknik risk taşıdığı raporlarla ortaya konulduğundan daha geniş kapsam hukuka uygun görülmüştür. 

    Bu nedenle iptal incelemesinde şu sorunun sorulması gerekir: İhale kapsamındaki her iş kalemi 21/b’yi doğuran olay ve ivedilik ile makul biçimde bağlantılı mıdır?

    21/c ve 21/f Kapsamında da İlan Yapılmayabilir

    İlansız pazarlık yalnızca 21/b ile sınırlı değildir. 4734 sayılı Kanun’un 21/c bendinde savunma ve güvenlikle ilgili özel durumların ortaya çıkması üzerine ihalenin ivedi yapılmasının zorunlu olduğu haller düzenlenmektedir.

    21/f ise belirli parasal sınırın altında kalan mamul mal, malzeme veya hizmet alımlarına ilişkindir.

    1 Şubat 2026-31 Ocak 2027 dönemi bakımından 21/f parasal sınırı 3.406.508 TL olarak belirlenmiştir. Bu tutar her yıl güncellenmektedir. 

    2026 yılı resmi parasal limit tablosu: Kamu İhale Kurumu 2026 eşik değerler ve parasal limitler⁠ için tıklayınız…

    Burada 4734 m.5’teki önemli bir yasak da unutulmamalıdır: İdareler, Kanunda öngörülen parasal limitlerin altında kalmak amacıyla mal veya hizmet alımları ile yapım işlerini kısımlara bölerek Kanunun uygulanmasını bertaraf edemez.

    Dolayısıyla bir ihtiyacın özellikle 21/f sınırının altında tutulması için yapay biçimde parçalara ayrıldığı iddiası ayrıca hukuka aykırılık nedeni oluşturabilir.

    İlan Yapılmadan Yapılan 21/b İhalesi Hangi Nedenlerle İptal Edilebilir?

    İptal davasında yalnızca “ilan yapılmadı” denilmesi çoğu zaman yeterli değildir. Çünkü Kanun zaten 21/b bakımından ilana zorunluluk getirmemektedir.

    Etkili hukuki denetim daha çok şu başlıklara yönelmelidir:

    1. 4734 m.21/b şartlarının gerçekte oluşmaması.
    2. Somut bir ivedilik bulunmaması.
    3. İhtiyacın önceden öngörülebilir olması.
    4. İdarenin kendi planlama gecikmesini aciliyet gerekçesine dönüştürmesi.
    5. “Yapım tekniği açısından özellik” iddiasının teknik belgeyle desteklenmemesi.
    6. Acil ihtiyaçla ilgisi bulunmayan işlerin ihale kapsamına dahil edilmesi.
    7. En az üç isteklinin davet edilmemesi.
    8. Davet edilen firmalar arasında eşit muamele ilkesinin ihlal edilmesi.
    9. Rekabetin gerçekte oluşturulmamış olması.
    10. Davet sürecinin belirli ekonomik aktörleri avantajlı hale getirecek biçimde yürütülmesi.
    11. Yeterlik ve teklif değerlendirmesinde mevzuata aykırılık bulunması.
    12. İlk ve son fiyat tekliflerine ilişkin m.21 prosedürüne uyulmaması.
    13. Yaklaşık maliyet ve ihale sürecindeki diğer işlemlerin mevzuata aykırı yürütülmesi.
    14. İhalenin 21/f parasal sınırında tutulması amacıyla alımın yapay biçimde bölünmesi.
    15. 4734 m.5’teki saydamlık, rekabet, eşit muamele ve kaynakların verimli kullanılması ilkelerinin ihlal edilmesi.

    Bununla birlikte rekabetin az olması veya yalnızca belirli şirketlerin davet edilmesi tek başına her durumda iptal sonucunu doğurmaz. Öncelikle m.21’in uygulanmasının hukuki sebebi ve ardından davet/teklif sürecinin hukuka uygunluğu incelenmelidir.

    İhaleye Davet Edilen Şirket İptal İçin Ne Yapmalıdır?

    4734 sayılı Kanun’un 54, 55 ve 56. maddeleri özel idari başvuru sistemi öngörmektedir.

    İhale sürecindeki hukuka aykırı işlem veya eylem nedeniyle hak kaybına veya zarara uğradığını yahut zarara uğramasının muhtemel olduğunu ileri süren aday, istekli veya istekli olabilecekler bakımından şikayet ve itirazen şikayet yolları dava açılmadan önce tüketilmesi gereken idari başvuru yollarıdır. 

    21/b ve 21/c ihalelerinde süre özellikle kısadır. 4734 sayılı Kanun m.55 uyarınca şikayet; hukuka aykırı işlem veya eylemin farkına varıldığı veya farkına varılmış olması gereken tarihi izleyen günden itibaren beş gün içerisinde ve sözleşme imzalanmadan önce ihaleyi yapan idareye yapılmalıdır. 

    Diğer ihale türlerinde genel süre on gündür.

    İdare başvuruyu karara bağladıktan sonra veya kanuni sürede karar vermediğinde, şartları bulunuyorsa Kamu İhale Kurumuna itirazen şikayet yoluna gidilir.

    Kamu İhale Kurulu;

    • ihalenin iptaline,
    • düzeltici işlem belirlenmesine,
    • başvurunun reddine

    karar verebilir.

    İhaleye Hiç Davet Edilmeyen Şirket Ne Yapabilir?

    İlansız pazarlık ihalelerindeki en kritik yargılama meselesi budur.

    Bir şirket ihale konusu alanda faaliyet gösteriyor olabilir. Ancak ihale ilan edilmediği ve şirket davet edilmediği için şirketin ihaleye teklif vermesi veya ihale dokümanına erişerek klasik anlamda “istekli” konumuna gelmesi mümkün olmayabilir.

    Bu durumda:

    Şirket yine de önce idareye şikayet ve KİK’e itirazen şikayet yapmak zorunda mıdır?

    Danıştay’ın cevabı önemli ölçüde hayır yönündedir.

    Danıştay 13. Daire E.2020/3966, K.2021/669

    Danıştay, 21/b kapsamında gerçekleştirilen, ilan yapılmayan ve davet edilmeyenlere ihale dokümanı verilmeyen bir ihalede; davet edilmeyen kişinin 4734 sayılı Kanun anlamında istekli veya istekli olabilecek sıfatını kazanmasının mümkün olmadığını değerlendirmiştir.

    Bu nedenle ilansız pazarlık usulü ihalelerde bu konumdaki kişiler bakımından 4734 sayılı Kanun’daki zorunlu idari başvuru yollarının tüketilmesinin aranmayacağı ve doğrudan iptal davası açılabileceği Danıştay’ın yerleşik içtihadı haline gelmiştir. 

    Danıştay Kararlar Dergisi ilgili karar ve açıklamalar: Danıştay Yargılama Usulü Kararları, Sayı 14⁠ için tıklayınız…

    Bu içtihat ilansız 21/b ihaleleri bakımından son derece önemlidir.

    Çünkü idarenin “sizi zaten ihaleye davet etmedik, dolayısıyla bu ihaleye itiraz hakkınız da yok” biçimindeki bir sonucu hukuken ortaya çıkarması mümkün değildir.

    Davet Edilmeyen Şirketin Dava Açabilmesi İçin İş Deneyim Belgesi Şart mı?

    Danıştay’ın bu konuda da önemli bir yaklaşımı bulunmaktadır.

    İhalenin iptali için dava açan şirketin ihale konusu alanda gerçekten faaliyette bulunduğunu ve ihaleyle arasında güncel, meşru ve makul bir menfaat ilişkisi bulunduğunu ortaya koyması gerekir.

    Ancak bunun mutlaka iş deneyim belgesi ile kanıtlanması gerektiği kabul edilmemektedir.

    Danıştay 13. Dairesinin içtihadına göre faaliyet;

    • fatura,
    • ticaret sicili kayıtları,
    • kapasite raporu,
    • iş deneyim belgesi,
    • diğer hukuken geçerli ticari belgeler

    ile ortaya konulabilir. 

    Dolayısıyla davet edilmeyen şirketin dava stratejisinde yalnızca ihale işleminin hukuka aykırılığı değil, davacının ihale konusu piyasada gerçekten ekonomik faaliyet gösterdiğinin de güçlü biçimde belgelenmesi gerekir.

    İlansız Pazarlık İhalesine Karşı İptal Davası Kaç Gün İçinde Açılır?

    İhale davalarında normal 60 günlük genel idari dava süresi uygulanmaz.

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 20/A maddesi gereğince, ihaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemlerinden doğan uyuşmazlıklar ivedi yargılama usulüne tabidir.

    İvedi yargılama usulünde dava açma süresi:

    30 gündür.

    Ayrıca İYUK m.11 uygulanmaz. Yani idareye yapılan genel nitelikte bir “işlemi geri alın” başvurusu, normal idari davalarda olduğu gibi dava açma süresini durdurmaz. Danıştay bu konuda istikrarlı bir yaklaşım sergilemektedir. 

    Bu nedenle özellikle davet edilmeyen bir şirket açısından; “Önce idareye dilekçe vereyim, cevap gelsin, sonra dava açarım.” yaklaşımı ciddi süre kaybına neden olabilir.

    Davet Edilmeyen Şirket Bakımından 30 Gün Ne Zaman Başlar?

    Davet edilmeyen şirkete ihale işlemi zaten bireysel olarak tebliğ edilmemiş olabilir.

    Danıştay, işlemin doğrudan tarafı olmayan ve kendisine yazılı bildirim yapılması gerekmeyen kişilerin açacağı davalarda, işlemin fiilen öğrenildiği tarihin esas alınabileceğini kabul etmektedir. 

    Bu nedenle ihale sonucunun; EKAP’tan,
    sonuç ilanından, basından, idarenin açıklamasından, başka bir resmi kayıttan
    öğrenildiği tarih dava süresinin belirlenmesinde kritik hale gelebilir.

    Dava dosyasında öğrenme tarihini gösteren delilin ayrıca muhafaza edilmesi önemlidir.

    İptal Davasında Hangi İdari İşlem Dava Konusu Edilir?

    Somut duruma göre dava konusu değişebilir. Davet edilmeyen ve 4734 sayılı Kanun’daki zorunlu başvuru sistemine tabi olmayan kişi doğrudan; pazarlık usulüyle gerçekleştirilen ihale işleminin iptalini talep edebilir.

    Buna karşılık şikayet ve itirazen şikayet yollarını tüketmesi gereken istekli bakımından yargısal denetimin konusu çoğu zaman Kamu İhale Kurulu kararı olur. 4734 sayılı Kanun m.57 uyarınca Kurulun nihai kararlarına karşı yargı yolu açıktır.

    İhale İptal Davasında Hangi Hukuka Aykırılık Unsurları İleri Sürülebilir?

    İYUK m.2/1-a uyarınca idari işlemler; yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurları yönünden hukuka uygun olmak zorundadır. 21/b uyuşmazlıklarında özellikle sebep unsuru öne çıkar. İdare “ivedilik”, “öngörülemeyen olay”, “can ve mal güvenliği” veya “yapım tekniği açısından özellik” gerekçesine dayanmıştır.

    Mahkeme ise şu soruyu inceler: İdarenin gösterdiği bu sebep gerçekte mevcut mudur ve 4734 m.21/b kapsamına girmekte midir? Sebep ortadan kalkarsa temel ihale usulünden ayrılmanın hukuki zemini de ortadan kalkabilir. Bunun devamında 4734 m.5’teki rekabet, saydamlık, eşit muamele, kamuoyu denetimi ve kaynakların verimli kullanılması ilkeleri gündeme gelir.

    Yürütmenin Durdurulması İstenebilir mi?

    Evet. İhalenin uygulanmasına başlanmış veya sözleşme aşamasına gelinmiş olması halinde iptal davasıyla birlikte yürütmenin durdurulması talep edilmesi özellikle önem kazanabilir. İYUK m.27 uyarınca yürütmenin durdurulması için iki şartın birlikte bulunması gerekir:

    • idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması,
    • işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zarar doğması.

    İhale davalarının ivedi yargılama usulüne tabi olması nedeniyle ayrıca özel usul kuralları uygulanır.

    İhale Davalarında İstinaf Var mı?

    İvedi yargılama usulünde normal idari davalardan farklı bir kanun yolu sistemi vardır.

    İYUK m.20/A kapsamındaki ihale davalarında ilk derece mahkemesinin nihai kararına karşı istinaf yolu bulunmaz.

    Karar doğrudan Danıştay’da temyiz edilir.

    Temyiz süresi kararın tebliğinden itibaren 15 gündür. Danıştay’ın ihale uyuşmazlıklarına ilişkin kararlarında bu sistem açıkça uygulanmaktadır. 

    Bu nedenle ihale davalarında hem ilk dava süresi hem de kanun yolu süreleri olağan idari davalara göre çok daha kısadır.

    Sözleşme İmzalandıysa Artık İhalenin İptali İstenemez mi?

    Bu konuda davet edilen istekliler ile ihaleye hiç dahil olamayan üçüncü kişilerin durumunu birbirinden ayırmak gerekir.

    4734 sayılı Kanun’un şikayet ve itirazen şikayet sistemi sözleşme öncesi işletilmek üzere düzenlenmiştir.

    Buna karşılık Danıştay’ın doğrudan dava hakkı tanıdığı ilansız 21/b uyuşmazlıklarında, şirketin ihaleden ancak sonuç aşamasında haberdar olması mümkündür.

    Nitekim Danıştay E.2021/4793, K.2022/1591 sayılı uyuşmazlıkta sözleşme 3 Mart 2021 tarihinde imzalanmış, sonuç ilanı 7 Nisan 2021 tarihinde yayımlanmış ve davacı şirket ihaleyi sonuç ilanıyla öğrendiğini belirterek iptal davası açmıştır. Danıştay uyuşmazlığı esas yönünden incelemiştir. 

    Dolayısıyla “sözleşme imzalandı, artık hiçbir şekilde ihale işlemi dava edilemez” şeklinde genel bir kabul doğru değildir.

    Ancak ihalenin iptalinin daha sonra imzalanmış kamu ihale sözleşmesinin özel hukuk alanındaki sonuçlarına etkisi ayrı bir hukuki değerlendirme gerektirir.

    İlan Yapılmaksızın Pazarlık Usulü İhale Dosyasında Hangi Belgeler İncelenmelidir?

    Bir 21/b ihalesinin iptalinin değerlendirilmesinde yalnızca ihale kararına bakmak yeterli değildir.

    Özellikle şu belgelerin birlikte incelenmesi gerekir:

    • ihale onay belgesi,
    • 21/b gerekçe raporu,
    • yaklaşık maliyet,
    • teknik raporlar,
    • ihtiyaç tespit tarihleri,
    • davet edilen şirketlerin listesi,
    • davet tarih ve saatleri,
    • EKAP kayıtları,
    • ilk fiyat teklifleri,
    • son yazılı fiyat teklifleri,
    • ihale komisyonu kararları,
    • yeterlik belgeleri,
    • işin süresi,
    • sözleşme,
    • aynı işe ilişkin önceki ihaleler,
    • önceki açık ihalenin bulunup bulunmadığı,
    • aynı idarenin daha önceki 21/b ihaleleri,
    • iş programı,
    • aciliyeti doğurduğu ileri sürülen olaya ilişkin resmi tutanak ve raporlar.

    Özellikle olayın tarihi – 21/b kararının tarihi – davet tarihi – ihale tarihi – sözleşme tarihi – işe başlama tarihi – işin tamamlanma süresi yan yana konulduğunda, idarenin ileri sürdüğü ivediliğin gerçek olup olmadığı çoğu dosyada daha açık görülebilir.

    Bir 21/b İhalesinin İptali İçin En Güçlü Hukuki Argüman Nedir?

    Her dosya kendi şartlarına göre değerlendirilmelidir. Ancak tipik bir 21/b iptal davasının merkezinde şu hukuki kurgu bulunur:

    4734 sayılı Kanun m.5 uyarınca açık ihale ve belli istekliler arasında ihale temel usuldür.

    Pazarlık usulü istisnai bir usuldür.

    İstisnai usulün uygulanabilmesi için m.21/b şartlarının somut olayda gerçekleşmesi gerekir.

    İdarenin ileri sürdüğü ivedilik, öngörülemezlik, teknik özellik veya can-mal güvenliği gerekçesi somut ve belgelenmiş değildir.

    Bu nedenle temel ihale usulünden ayrılmanın hukuki sebebi bulunmamaktadır.

    İlan yapılmadan yalnızca idarenin seçtiği şirketler arasında gerçekleştirilen ihale sonucunda m.5’teki rekabet, saydamlık, eşit muamele ve kaynakların verimli kullanılması ilkeleri sınırlandırılmıştır.

    İşlem sebep ve devamında konu/maksat unsurları ile 4734 sayılı Kanun’un temel ilkeleri yönünden hukuka aykırıdır.

    İhalenin iptali gerekir.

    Danıştay 13. Dairesinin E.2024/97, K.2024/676 sayılı kararı bu yaklaşımın güncel ve güçlü örneklerinden biridir. 

    Her İlansız Pazarlık İhalesi Hukuka Aykırı mıdır?

    Hayır. Bu ayrım özellikle önemlidir.

    4734 sayılı Kanun m.21/b, c ve f ilan yapılmadan pazarlık usulüyle ihale yapılmasına açıkça imkan tanımaktadır.

    Dolayısıyla; “İhale ilan edilmedi, bu nedenle hukuka aykırıdır.” şeklindeki tek başına bir iddia yeterli değildir.

    Nitekim Danıştay da 21/b şartlarının gerçekten gerçekleştiği bir uyuşmazlıkta ilan yapılmamasının Kanuna uygun olduğunu açıkça kabul etmiştir. 

    Hukuki denetimin odak noktası şudur:

    İdare, ilan ve geniş katılım mekanizmasından hangi kanuni sebeple ayrılmıştır ve bu sebep somut olayda gerçekten mevcut mudur?

    Sonuç: 21/b İhalelerinde “İvedilik” Denetlenebilir Bir Hukuki Şarttır

    İlan yapılmaksızın pazarlık usulüyle ihale, idareye sınırsız bir takdir yetkisi tanımaz.

    4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 21/b maddesinde öngörülen şartlar gerçekleşmişse ilan yapılmadan pazarlık ihalesine çıkılması hukuka uygundur. Ancak söz konusu şartlar mevcut değilse, “ivedilik”, “kamu yararı”, “teknik özellik” veya “acil ihtiyaç” gibi genel ifadeler temel ihale usullerinin dışına çıkılması için yeterli değildir.

    Danıştay’ın güncel yaklaşımı da şekli gerekçeden çok somut ve denetlenebilir olgulara yönelmektedir.

    Özellikle Danıştay 13. Daire E.2024/97, K.2024/676 sayılı kararındaki kütüphane ihalesinin iptali ile E.2021/4793, K.2022/1591 sayılı heyelan ihalesinin hukuka uygun bulunması birlikte değerlendirildiğinde temel test oldukça netleşmektedir:

    Gerçek olay var mı? İvedilik gerçekten mevcut mu? İvedilik ile ihale konusu arasında doğrudan bağlantı var mı? İdarenin iddiası teknik ve somut belgelerle ispatlanabiliyor mu? Açık ihale yapılmasını fiilen imkansız veya kamu hizmeti açısından kabul edilemez hale getiren bir durum var mı?

    Bu sorulara ikna edici cevap verilemiyorsa 21/b kapsamında ilan yapılmaksızın gerçekleştirilen pazarlık ihalesi idari yargıda iptal edilebilir.

    İlansız Pazarlık İhalesinin İptali İçin Hukuki Başvuru

    4734 sayılı Kamu İhale Kanunu kapsamındaki pazarlık ihalelerinde başvuru yolu; başvurucunun ihaleye davet edilip edilmediğine, istekli veya istekli olabilecek sıfatına, sözleşmenin imzalanıp imzalanmadığına ve hukuka aykırılığın öğrenildiği tarihe göre değişmektedir.

    Özellikle 21/b ve 21/c ihalelerinde idareye şikayet süresinin yalnızca beş gün, ihale işlemlerine karşı doğrudan açılacak davalarda ise İYUK m.20/A kapsamında sürenin 30 gün olması nedeniyle dosyanın gecikmeden incelenmesi gerekir.

    İhale onay belgesi, pazarlık gerekçesi, teknik raporlar, davet listesi, EKAP kayıtları ve ihale kronolojisinin birlikte incelenmesi, iptal davasının hukuki temelinin doğru kurulması açısından belirleyicidir.

    Dolğun Hukuk Bürosu ile kamu ihale hukuku, 21/b pazarlık usulü, Kamu İhale Kurumu başvuruları ve ihale iptal davaları konusunda iletişime geçilebilir.

    Bilgilendirme Notu

    Bu yazı genel hukuki bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Kamu ihale uyuşmazlıklarında uygulanacak başvuru yolu ve süre; ihale usulüne, başvurucunun hukuki sıfatına, işlemin öğrenilme tarihine, sözleşmenin durumuna ve somut dosyanın özelliklerine göre değişebilir. Özellikle 4734 sayılı Kanun m.55 ve İYUK m.20/A kapsamındaki kısa süreler nedeniyle somut olay ayrıca değerlendirilmelidir

    Kaynakça

    1. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu, özellikle m.5, m.18, m.21, m.54, m.55, m.56 ve m.57, Kamu İhale Kurumu, güncel mevzuat metni.
      https://www.kik.gov.tr/mevzuat.aspx
      Kamu İhale Kurumu, 4734 sayılı Kanunun değişiklikleri işlenmiş güncel metnini resmi mevzuat sayfasında yayımlamaktadır. 
    2. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu, özellikle m.2, m.20/A ve m.27, 20.01.1982 tarih ve 17580 sayılı Resmi Gazete.
      https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/kanunlar_kararlar/kanuntbmmc065/kanunmgkc065/kanunmgkc06502577.pdf
      İptal davasının hukuki niteliği, idari işlemin yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurları bakımından denetimi ile ihale uyuşmazlıklarındaki yargılama rejimi bakımından temel düzenlemedir. 
    3. Danıştay 13. Daire, E.2024/97, K.2024/676.
      “Merkez Kütüphanesi Yapım İşi” ihalesi; 4734 sayılı Kanun m.21/b kapsamında yapım tekniği açısından özellik ve ivedilik gerekçelerinin somut teknik veri ve belgelerle ortaya konulması gerekliliğine ilişkin karar.
      https://karararama.danistay.gov.tr/getDokuman?arananKelime=ihale&id=1068697600
      Danıştay bu kararda açık ihale ve belli istekliler arasında ihale usullerinin temel usuller olduğunu, pazarlık usulünün ise ancak kanuni şartlar gerçekleştiğinde uygulanabileceğini vurgulamaktadır. 
    4. Danıştay 13. Daire, E.2021/4793, K.2022/1591.
      Heyelan, yol güvenliği, can ve mal güvenliği tehlikesi ve teknik raporlarla ortaya konulan ivedilik bakımından 4734 sayılı Kanun m.21/b’nin uygulanmasına ilişkin karar.
      https://www.danistay.gov.tr/assets/pdf/KararBultenleri/kamuihale/kamu-ihaleleri-uyusmazliklari/esasa-iliskin-kararlar/52/2021-4793.pdf
    5. Danıştay 13. Daire, 24.02.2021 tarih, E.2020/3966, K.2021/669.
      İlan yapılmayan ve davet edilmeyenlere doküman verilmeyen 21/b ihalelerinde, davet edilmeyen kişilerin zorunlu şikayet ve itirazen şikayet yollarına tabi olmaksızın doğrudan dava açabilmesine ilişkin karar. Kararın ilgili bölümü Danıştay’ın Yargılama Usulü Kararları yayınında da yer almaktadır.
      https://danistay.gov.tr/assets/pdf/yayinlar/dergi/2025-02-10-10-00-5292304.pdf 
    6. Danıştay Başkanlığı, Yargılama Usulü Kararları, Danıştay Kararlar Dergisi, Sayı 14.
      İlansız pazarlık usulü ihalelerde dava ehliyeti, “istekli olabilecek” kavramı, faaliyet alanının ispatı ve doğrudan dava açma hakkına ilişkin içtihatlar.
      https://danistay.gov.tr/assets/pdf/yayinlar/dergi/2025-02-10-10-00-5292304.pdf
      Danıştay burada, ihale konusu alanda faaliyetin mutlaka iş deneyim belgesiyle değil; fatura, ticaret sicili, kapasite raporu ve benzeri hukuken geçerli belgelerle de kanıtlanabileceğini belirtmektedir. 
    7. Kamu İhale Kurumu, Kamu İhale Mevzuatı.
      4734 sayılı Kamu İhale Kanunu, uygulama yönetmelikleri, Kamu İhale Genel Tebliği ve İhalelere Yönelik Başvurular Hakkında Yönetmelik/Tebliğ.
      https://www.kik.gov.tr/mevzuat.aspx 
    8. Kamu İhale Kurumu, 2026 Yılı Eşik Değerler ve Parasal Limitler Karşılaştırmalı Tablosu, Kamu İhale Tebliği 2026/1, 22.01.2026 tarih ve 33145 sayılı Resmi Gazete.
      https://dosyalar.kik.gov.tr/yardim/dokumanlar/2026_Esik_Degerler_Parasal_Limitler_Karsilastirma.pdf
      1 Şubat 2026-31 Ocak 2027 dönemi için 4734 sayılı Kanun m.21/f sınırı 3.406.508 TL olarak belirlenmiştir. 
    9. Kamu İhale Kurumu, İhalelere Yönelik Başvurular Hakkında Yönetmelik ve İhalelere Yönelik Başvurular Hakkında Tebliğ.
      Şikayet, itirazen şikayet, başvuru ehliyeti, süreler ve Kamu İhale Kurulunun inceleme usulü bakımından ikincil mevzuat.
      https://www.kik.gov.tr/mevzuat.aspx 
  • Yapay Zeka ile Hazırlanan Dilekçede Olmayan AYM Kararı: Avukatın Üzerine Düşenler Nedir?

    Yapay Zeka ile Hazırlanan Dilekçede Olmayan AYM Kararı: Avukatın Üzerine Düşenler Nedir?

    Yapay zekanın hukuk uygulamasında kullanımı artık teorik bir tartışma değil. Avukatlar; metin taslağı hazırlarken, uzun belgeleri incelerken, içtihat araştırırken veya hukuki bir sorunu farklı yönleriyle değerlendirirken üretken yapay zeka araçlarından yararlanıyor.

    Ancak 24 Ağustos 2026 tarihinde basına yansıyan ve İstanbul’da görülen bir dava, bu araçların hukuk uygulamasında nasıl kullanılmaması gerektiğine ilişkin dikkat çekici bir örnek ortaya koydu.

    Sabah’ta yayımlanan habere göre İstanbul Anadolu 9. Asliye Ticaret Mahkemesinde görülen ve toplam 10 milyon TL bedelli iki senede ilişkin menfi tespit davasında, davacı tarafın dilekçesinde Anayasa Mahkemesinin “20.07.2022 tarihli ve 2018/1234 başvuru numaralı” bir kararına dayanıldı.

    Davaya ilişkin haberlerde, davalı tarafın böyle bir Anayasa Mahkemesi kararı bulunmadığını ileri sürdüğü ve dilekçedeki bazı ifadelerin yapay zeka tarafından üretilmiş olabileceğini iddia ettiği aktarıldı. Davacı vekili ise dilekçenin yapay zeka ile hazırlandığı iddiasını kabul etmedi.

    (Kaynak: Sabah, “10 Milyonluk Davada Yapay Zekalı Savunma”, 24.08.2026, https://www.sabah.com.tr/yasam/10-milyonluk-davada-yapay-zekali-savunma-7647046)

    Mahkeme Yapay Zeka Konusunda Bir Karar Verdi mi?

    Öncelikle haberin hukuki açıdan doğru okunması gerekiyor.

    Mahkeme, dilekçenin yapay zeka tarafından hazırlanıp hazırlanmadığı veya gerçekte bulunmayan bir mahkeme kararına dayanılmasının ne gibi hukuki sonuçlar doğuracağı konusunda bir karar vermedi.

    İstanbul Anadolu 9. Asliye Ticaret Mahkemesi, uyuşmazlığın temelinde işçi-işveren ilişkisinin bulunduğu ve senetlerin bu ilişki kapsamında düzenlenen bir protokole dayandığı gerekçesiyle görevli mahkemenin İş Mahkemesi olduğuna karar verdi.

    Bu nedenle dosyada yapay zeka kullanımına ilişkin henüz esasa dair bir mahkeme değerlendirmesi bulunmuyor.

    Dolayısıyla bu olayın, “Türkiye’de yapay zeka ile hazırlanan dilekçe nedeniyle avukata yaptırım uygulandı” veya “mahkeme yapay zeka kullanımını hukuka aykırı buldu” şeklinde aktarılması doğru değildir.

    Ancak olay, çok daha önemli bir soruyu gündeme getiriyor:

    Bir avukat, yapay zekadan yararlanarak hazırladığı ve mahkemeye sunduğu dilekçedeki bilgilerin doğruluğundan sorumlu mudur?

    Bu sorunun cevabı çok daha nettir.

    Asıl Sorun Yapay Zeka Kullanmak Değil, Doğrulamadan Kullanmak

    Bir avukatın yapay zekadan yararlanması tek başına hukuka veya meslek kurallarına aykırı değildir.

    Yapay zeka;

    • hukuki araştırmanın başlangıç noktalarını belirlemek,
    • uzun belgeleri sınıflandırmak,
    • dilekçe taslakları oluşturmak,
    • farklı hukuki argümanları karşılaştırmak,
    • metinlerin yapısını düzenlemek

    gibi pek çok konuda yardımcı araç olarak kullanılabilir.

    Ancak hukuk uygulamasında belirleyici olan, metnin ilk taslağını kimin veya hangi sistemin oluşturduğu değildir.

    Belirleyici olan, mahkemeye sunulan nihai metnin avukat tarafından kontrol edilip edilmediğidir.

    Türkiye Barolar Birliğinin Haziran 2026’da gerçekleştirdiği Yapay Zeka ve Avukatlık Çalıştayı’nın sonuçlarında da benzer bir yaklaşım benimsenmiştir. Yapay zeka kullanımında insan denetiminin korunması, mesleki sorumluluğun avukatta kalması ve yapay zeka çıktılarının doğrulanması gerektiği özellikle vurgulanmıştır.

    (Kaynak: Türkiye Barolar Birliği, “Türkiye Barolar Birliği Yapay Zeka ve Avukatlık Çalıştayı Sonuç Paneli Gerçekleştirildi”, 20.06.2026, https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/turkiye-barolar-birligi-yapay-zeka-ve-avukatlik-calistayi-sonuc-paneli-gerceklestirildi-86541)

    Bu nedenle “yapay zeka yanlış yazdı” şeklindeki bir açıklama, avukatın mesleki sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

    Mahkemeye sunulan dilekçenin altında avukatın imzası bulunuyorsa, dilekçenin hukuki ve maddi içeriğinin denetlenmesi sorumluluğu da esas olarak avukata aittir.

    Olmayan Bir Mahkeme Kararını Dilekçeye Yazmak Neden Önemli?

    Üretken yapay zeka sistemlerinin en bilinen sorunlarından biri, gerçekte bulunmayan bilgileri son derece ikna edici biçimde üretebilmeleridir.

    Bu durum literatürde genellikle “hallucination” yani yapay zeka halüsinasyonu olarak adlandırılıyor.

    Sistem yalnızca gerçekte bulunmayan bir mahkeme kararından söz etmekle kalmayabilir. Aynı zamanda;

    • karar tarihi,
    • başvuru veya esas numarası,
    • mahkeme adı,
    • kararın gerekçesi,
    • hatta karar metninden alınmış gibi görünen paragraflar

    da oluşturabilir.

    Hukuk uygulamasındaki asıl tehlike de burada ortaya çıkmaktadır.

    Bir bilginin teknik olarak ikna edici görünmesi, o bilginin gerçek olduğu anlamına gelmez.

    Bu nedenle yapay zeka tarafından verilen bir mahkeme kararının mutlaka ilgili mahkemenin resmi karar veri tabanından veya güvenilir bir hukuk veri tabanından ayrıca doğrulanması gerekir.

    Avukatlık Kanunu Açısından Sorun

    1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 34. maddesine göre avukatlar, yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek zorundadır.

    Bu hüküm, yapay zeka tartışmasından çok daha eski olmasına rağmen yeni teknolojilere de doğrudan uygulanabilir.

    Çünkü yükümlülük kullanılan araca değil, avukatın mesleki davranışına ilişkindir.

    Bir dilekçenin;

    • elle yazılması,
    • başka bir avukat tarafından hazırlanması,
    • hukuk veri tabanından yararlanılarak oluşturulması,
    • yapay zeka desteğiyle hazırlanması

    sonucu değiştirmez.

    Avukat, kendi imzasıyla mahkemeye sunduğu metnin hukuki denetimini yapmak zorundadır.

    Bu nedenle gerçekte bulunmayan bir kararın hiçbir kontrol yapılmadan mahkemeye sunulması, somut olayın koşullarına göre Avukatlık Kanunu’ndaki özen ve doğruluk yükümlülüğü açısından da değerlendirmeye konu olabilir.

    Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

    Her yanlış atıf veya hatalı karar numarası kendiliğinden disiplin sorumluluğu doğurmaz. Hatanın niteliği, avukatın gösterdiği özen, hatanın nasıl ortaya çıktığı, fark edildiğinde düzeltilip düzeltilmediği ve yargılamaya etkisi birlikte değerlendirilmelidir.

    HMK m.29: Yargılamada Dürüstlük İlkesi

    6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 29. maddesi de tarafların dürüstlük kuralına uygun davranmasını öngörmektedir.

    HMK m.29 kapsamında taraflar ve vekilleri, yargılamayı dürüstlük kurallarına uygun biçimde yürütmek zorundadır.

    Gerçekte bulunmayan bir mahkeme kararının dilekçeye yazılması ile tarafın maddi vakıalar hakkında gerçeğe aykırı beyanda bulunması aynı şey değildir. Bu nedenle her yanlış içtihat atfını doğrudan HMK m.29/2 kapsamında değerlendirmek doğru olmaz.

    Ancak gerçekte bulunmadığı bilinen veya hiçbir şekilde kontrol edilmeyen bir hukuki kaynağın mahkemeye gerçek bir karar gibi sunulması, yargılamada dürüstlük ilkesi açısından ayrıca tartışılabilir.

    Avukatın Müvekkiline Karşı Sorumluluğu

    Meselenin yalnızca mahkemeye karşı sorumluluk boyutu bulunmuyor.

    Avukatın müvekkiline karşı da bir özen yükümlülüğü vardır.

    Türk Borçlar Kanunu’nun 506. maddesine göre vekil, üstlendiği işi vekalet verenin haklı menfaatlerini gözeterek sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.

    Dolayısıyla bir avukatın doğrulanmamış bir yapay zeka çıktısını kullanması nedeniyle müvekkilin hak kaybına uğraması, davanın olumsuz etkilenmesi veya gereksiz bir maliyet ortaya çıkması halinde ayrıca hukuki sorumluluk gündeme gelebilir.

    Elbette bunun için somut olayda kusur, zarar ve illiyet bağının ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

    Dünyadaki En Bilinen Örnek: Mata v. Avianca

    Bu sorun dünyada ilk kez Türkiye’de ortaya çıkmadı.

    2023 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde görülen Mata v. Avianca davası, yapay zeka tarafından üretilen sahte mahkeme kararlarının hukuk uygulamasındaki en bilinen örneklerinden biri haline geldi.

    Davada avukatlar ChatGPT tarafından üretilen ve gerçekte bulunmayan çeşitli mahkeme kararlarını dilekçelerinde kullandı.

    ABD Federal Mahkemesi, yapay zeka kullanılmasının tek başına yanlış olmadığını açık biçimde belirtti.

    Sorun, avukatların mahkemeye sundukları kararların gerçek olup olmadığını kontrol etmemeleriydi.

    Mahkeme bu nedenle avukatlar ve hukuk bürosu hakkında yaptırım uyguladı.

    (Karar: Mata v. Avianca, Inc., U.S. District Court for the Southern District of New York, 22.06.2023, https://law.justia.com/cases/federal/district-courts/new-york/nysdce/1%3A2022cv01461/575368/54/)

    Bu kararın ortaya koyduğu temel ilke oldukça basittir:

    Yapay zeka kullanmak sorun değildir. Yapay zekanın ürettiği hukuki bilgiyi kontrol etmeden mahkemeye sunmak sorundur.

    İngiltere’de de Aynı Sorun Yaşandı

    İngiltere Yüksek Mahkemesi de 2025 yılında Ayinde v. London Borough of Haringey ve Al-Haroun v. Qatar National Bank dosyalarında benzer bir sorunla karşılaştı.

    Mahkemeye sunulan belgelerde gerçekte bulunmayan mahkeme kararları ve hatalı hukuki atıflar tespit edildi.

    Mahkeme, üretken yapay zeka sistemlerinin gerçekte bulunmayan kararları ve alıntıları son derece inandırıcı biçimde oluşturabildiğine dikkat çekti.

    Buna karşılık hukukçuların, mahkemeye sundukları her hukuki kaynağın doğruluğunu kontrol etmekle yükümlü oldukları vurgulandı.

    (Karar: High Court of Justice, Ayinde v. London Borough of Haringey & Al-Haroun v. Qatar National Bank, [2025] EWHC 1383 (Admin), 06.06.2025, https://www.judiciary.uk/judgments/ayinde-v-london-borough-of-haringey-and-al-haroun-v-qatar-national-bank/)

    Yapay Zeka Kullanan Bir Hukuk Bürosu Hangi Kontrolleri Yapmalı?

    Yapay zekanın hukuk bürolarında kullanılması halinde bazı temel kuralların uygulanması gerekir.

    1. Her Mahkeme Kararı Ayrı Ayrı Doğrulanmalı

    Yapay zekanın verdiği esas, karar veya başvuru numarasına güvenilmemelidir.

    Kararın AYM, Yargıtay, Danıştay veya ilgili mahkemenin resmi veri tabanında gerçekten bulunup bulunmadığı kontrol edilmelidir.

    2. Sadece Karar Numarası Değil, Kararın İçeriği de Okunmalı

    Yapay zeka bazen gerçek bir mahkeme kararını bulabilir ancak kararın gerekçesini yanlış aktarabilir.

    Bu nedenle yalnızca karar künyesinin doğru olması yeterli değildir.

    Kararın somut olayla gerçekten ilgili olup olmadığı da incelenmelidir.

    3. Kanun Maddeleri Güncel Mevzuattan Kontrol Edilmeli

    Özellikle sık değişen mevzuat alanlarında yapay zeka eski kanun metinlerini kullanabilir.

    Bu nedenle nihai dilekçede kullanılacak kanun maddeleri güncel mevzuat üzerinden kontrol edilmelidir.

    4. Müvekkil Sırrı ve Kişisel Veriler Korunmalı

    Dosya içerisindeki kişisel verilerin veya müvekkil sırrı niteliğindeki bilgilerin herhangi bir yapay zeka sistemine aktarılması ayrıca veri güvenliği ve meslek sırrı bakımından değerlendirilmelidir.

    Türkiye Barolar Birliği de 2026 yılındaki çalışmasında müvekkil gizliliği ve kişisel verilerin korunmasını yapay zeka kullanımındaki temel meseleler arasında saymıştır.

    5. Nihai Metni Avukat Okumalı

    Yapay zeka bir hukukçunun yardımcısı olabilir.

    Ancak dava stratejisini belirleyen, delilleri değerlendiren, hukuki nitelendirmeyi yapan ve nihai dilekçeyi imzalayan kişi avukattır.

    Mesleki muhakemenin tamamen yapay zekaya devredilmesi mümkün değildir.

    Yapay Zeka Kullanıldığının Mahkemeye Bildirilmesi Gerekir mi?

    Türk hukukunda bugün itibarıyla avukatların dilekçe hazırlanırken yapay zekadan yararlandıklarını her durumda mahkemeye açıklamalarını zorunlu tutan genel bir düzenleme bulunmamaktadır.

    Bu nedenle bir avukatın yapay zekadan taslak hazırlamak, metni düzenlemek veya araştırmaya yardımcı olmak amacıyla yararlanması tek başına mahkemeye bildirim yükümlülüğü doğurmaz.

    Ancak yapay zekanın kullanımı;

    • delilin oluşturulmasını,
    • uzman görüşünü,
    • maddi vakıaların ortaya konulmasını,
    • belgenin gerçekliğini

    etkileyen bir noktaya ulaşıyorsa farklı hukuki değerlendirmeler gündeme gelebilir.

    Gelecekte asıl tartışmanın “yapay zeka kullanıldı mı?” sorusundan ziyade şu soruya yönelmesi daha olasıdır:

    Yapay zeka hangi amaçla kullanıldı ve avukat gerekli insan denetimini sağladı mı?

    İstanbul’daki Dava Emsal Olabilir mi?

    Basında dosyanın emsal oluşturabileceğine ilişkin değerlendirmeler yapıldı.

    Ancak mevcut aşamada teknik anlamda yapay zeka kullanımına ilişkin bir emsal karardan söz etmek mümkün değildir.

    Çünkü İstanbul Anadolu 9. Asliye Ticaret Mahkemesi, yapay zeka tartışmasının esasına girmeden görevsizlik kararı verdi.

    Dosyanın görevli İş Mahkemesine gönderilmesinden sonra yapay zeka ile hazırlanmış olduğu iddia edilen dilekçe yeniden tartışılır ve mahkeme bu konuda gerekçeli bir değerlendirme yaparsa, dosya Türkiye’deki yapay zeka ve avukatlık tartışmaları açısından gerçekten önem kazanabilir.

    Bu nedenle dosyanın sonraki aşamalarının takip edilmesi gerekir.

    Sonuç: Yapay Zeka Avukatın Yerine Değil, Avukatın Yanında Kullanılmalı

    Yapay zekanın hukuk mesleğinden tamamen dışlanması gerçekçi görünmüyor.

    Doğru kullanıldığında yapay zeka;

    • araştırmayı hızlandırabilir,
    • çok sayıda belgeyi analiz edebilir,
    • alternatif hukuki argümanlar ortaya çıkarabilir,
    • avukatın daha verimli çalışmasını sağlayabilir.

    Ancak hukuk uygulamasındaki temel sorumluluk değişmez.

    Mahkemeye sunulan dilekçenin sorumluluğu yapay zekaya değil, dilekçeyi imzalayan avukata aittir.

    Bir mahkeme kararının gerçek olup olmadığını kontrol etmek, kararı okumak, somut olayla ilgisini değerlendirmek ve hukuki argümanı mesleki muhakeme süzgecinden geçirmek avukatın görevidir.

    Teknoloji değişebilir.

    Avukatlık mesleğinde kullanılan araçlar değişebilir.

    Ancak özen, doğruluk, mesleki bağımsızlık ve hukuki muhakeme yükümlülüğü değişmez.

    Kaynaklar

    Sabah, “10 Milyonluk Davada Yapay Zekalı Savunma”, 24.08.2026
    https://www.sabah.com.tr/yasam/10-milyonluk-davada-yapay-zekali-savunma-7647046

    Türkiye Barolar Birliği, “Türkiye Barolar Birliği Yapay Zeka ve Avukatlık Çalıştayı Sonuç Paneli Gerçekleştirildi”, 20.06.2026
    https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/turkiye-barolar-birligi-yapay-zeka-ve-avukatlik-calistayi-sonuc-paneli-gerceklestirildi-86541

    1136 sayılı Avukatlık Kanunu
    https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/avukatlik-kanunu-1136

    6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu

    6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu

    Mata v. Avianca, Inc., U.S. District Court for the Southern District of New York, 22.06.2023
    https://law.justia.com/cases/federal/district-courts/new-york/nysdce/1%3A2022cv01461/575368/54/

    High Court of Justice, Ayinde v. London Borough of Haringey & Al-Haroun v. Qatar National Bank, [2025] EWHC 1383 (Admin), 06.06.2025
    https://www.judiciary.uk/judgments/ayinde-v-london-borough-of-haringey-and-al-haroun-v-qatar-national-bank/

    American Bar Association, Formal Opinion 512 – Generative Artificial Intelligence Tools, 29.07.2024
    https://www.americanbar.org/content/dam/aba/administrative/professional_responsibility/ethics-opinions/aba-formal-opinion-512.pdf

    Hukuki Destek

    Yapay zeka, teknoloji hukuku, ticari uyuşmazlıklar ve yargılama süreçlerine ilişkin hukuki danışmanlık talepleri için TD Hukuk Bürosu ile iletişime geçilebilir.

    Bilgilendirme Notu

    Bu yazı genel hukuki bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Somut bir kişi veya dosya hakkında hukuki görüş niteliğinde değildir. Basına yansıyan dava hakkındaki değerlendirmeler kamuya açık kaynaklarla sınırlıdır. Dava dosyasının tamamı ve ilgili mahkeme kararları incelenmeden tarafların hukuki veya mesleki sorumluluğu hakkında kesin bir sonuca varılamaz. Her somut olay kendi koşulları içerisinde ayrıca değerlendirilmelidir.

  • Uçuş Gecikmesi, İptali ve Overbooking Durumunda Tazminat Nasıl Alınır?

    Uçuş Gecikmesi, İptali ve Overbooking Durumunda Tazminat Nasıl Alınır?

    Uçağınız üç saat gecikti. Havayolu şirketi “operasyonel neden” dedi. Başka bir uçuşa aktarıldınız ama gideceğiniz yere gece yarısı ulaştınız. Ya da uçuşunuz tamamen iptal edildi ve size yalnızca yeni bir bilet teklif edildi.

    Peki tazminat alabilir misiniz?

    Çoğu durumda cevap, yalnızca uçuşun gecikip gecikmediğine bakılarak verilemez. Uçuşun nereden nereye yapıldığı, havayolu şirketinin hangi ülkeye ait olduğu, gecikmenin kaç saat olduğu, son varış noktasına ne zaman ulaşıldığı ve aksamanın nedeni birlikte değerlendirilmelidir.

    Türkiye bakımından temel düzenleme Havayolu ile Seyahat Eden Yolcuların Haklarına Dair Yönetmelik (SHY-YOLCU)’dur. Yönetmelik; uçuş gecikmesi, uçuş iptali, uçağa kabul edilmeme ve yolcunun başka bir hizmet sınıfına geçirilmesi gibi durumlarda yolculara çeşitli haklar tanımaktadır. (Havayolu ile Seyahat Eden Yolcuların Haklarına Dair Yönetmelik – SHY-YOLCU, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, SHGM resmî Yönetmelik metni)

    Önce Şunu Belirleyin: SHY-YOLCU Uçuşunuza Uygulanıyor mu?

    Türkiye’deki Yönetmelik bakımından ilk bakılması gereken konu budur.

    SHY-YOLCU genel olarak;

    Türk havayolu şirketlerinin Türkiye’den kalkan ve Türkiye’ye gelen uçuşlarında, ayrıca yabancı havayolu şirketlerinin Türkiye’den kalkan uçuşlarında uygulanmaktadır. Yönetmelikte belirtilen şartlarda yolcunun geçerli rezervasyona sahip olması ve gerekli zamanda check-in işlemlerini gerçekleştirmiş olması da önemlidir. (SHY-YOLCU, m. 2, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, resmî metin)

    Örneğin İstanbul’dan Paris’e yapılan bir uçuşta Türk veya yabancı havayolu şirketi bakımından SHY-YOLCU gündeme gelebilir.

    Paris’ten İstanbul’a yabancı bir havayolu şirketiyle yapılan uçuşta ise Türk Yönetmeliği yerine Avrupa Birliği yolcu hakları düzenlemelerinin uygulanması söz konusu olabilir.

    Avrupa Birliği bakımından genel olarak AB sınırları içerisinden kalkan uçuşlar ile AB dışından AB’ye bir AB havayolu şirketi tarafından gerçekleştirilen uçuşlar EC 261/2004 rejimi kapsamında değerlendirilmektedir. (Regulation (EC) No 261/2004; European Commission – Air Passenger Rights, AB resmî yolcu hakları sayfası; EUR-Lex resmî düzenleme)

    Dolayısıyla uluslararası uçuşlarda önce hangi mevzuatın uygulanacağını belirlemek, tazminat talebinin ilk adımıdır.

    Uçuş Gecikmesinde Tazminat Ne Kadar?

    SHY-YOLCU kapsamında teknik veya operasyonel nedenlerle gerçekleşen bir gecikme sonucunda yolcu planlanan son varış noktasına üç saat veya daha fazla gecikmeyle ulaştırılmışsa tazminat hakkı doğabilir. (SHY-YOLCU, m. 7/3 ve m. 8, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, resmî Yönetmelik metni)

    Uçuş

    Tazminat

    İç hat uçuşu

    100 Avro

    1.500 km veya daha kısa dış hat uçuşu

    250 Avro

    1.500–3.500 km dış hat uçuşu

    400 Avro

    3.500 km’den uzun dış hat uçuşu

    600 Avro

    Tazminatın Türk Lirası olarak ödenmesi halinde karşılığın hesabında ödeme günündeki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası döviz satış kuru esas alınır. (SHY-YOLCU, m. 8/1, SHGM resmî Yönetmelik metni)

    Burada önemli bir ayrıntı vardır:

    Üç saat hesabında yalnızca uçağın ne kadar geç kalktığına değil, yolcunun son varış noktasına ne kadar geç ulaştığına bakılır.

    Uçağınız 3 saat 20 dakika geç kalkmış fakat varışta gecikme 2 saat 40 dakikaya düşmüşse tazminat değerlendirmesi buna göre değişecektir.

    Uçuş Tazminatı İçin Nasıl Başvuru Yapılır?

    Türkiye’de izlenmesi gereken yol esasen basittir.

    1. Belgeleri saklayın. Bilet, PNR numarası, boarding pass, SMS ve e-postalar, havayolunun gecikme veya iptal açıklaması, havaalanındaki bilgilendirme ekranlarının fotoğrafları ve yaptığınız zorunlu harcamalara ilişkin faturalar mümkün olduğunca korunmalıdır.
    2. Önce havayolu şirketine yazılı başvuru yapın. SHGM, gecikme, iptal ve uçağa kabul edilmeme gibi SHY-YOLCU kapsamındaki şikayetlerin öncelikle ilgili hava taşıma işletmesine yapılmasını istemektedir. (Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Yolcu Hakları – Başvuru Usul ve Esasları, SHGM Yolcu Hakları sayfası)
    3. Başvuruda yalnızca “mağdur oldum” demek yerine uçuş numarası, tarih, planlanan ve fiili varış saati, gecikme veya iptal nedeni ve SHY-YOLCU kapsamında talep edilen tazminat miktarı açıkça belirtilmelidir.
    4. Havayolu şirketinin başvuruyu reddetmesi veya uyuşmazlığın çözülememesi halinde SHGM Yolcu Hakları sistemi üzerinden başvuru yapılabilir. SHGM’nin güncel sisteminde bu yol açıkça gösterilmektedir. (Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Yolcu Hakları Başvuru Sistemi, SHGM başvuru bilgileri)
    5. İdari başvurudan sonuç alınamaması veya uyuşmazlığın niteliğinin gerektirmesi halinde ilgili tüketici hukuku ve yargı yollarının değerlendirilmesi mümkündür. SHGM de mevzuata aykırılık halinde yolcuların yetkili mahkemelere başvuru hakkının saklı olduğunu belirtmektedir. Ancak uyuşmazlık yargıya taşındıktan sonra aynı uyuşmazlık hakkında SHGM idari incelemesi yapılamaması önemlidir. (Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Başvuru Usul ve Esasları, resmî açıklama)

    Başvuruda Ne Yazılmalı?

    Örneğin başvurunun özü şu şekilde kurulabilir:

    “… tarihli … numaralı uçuşun planlanan varış saati … olmasına rağmen son varış noktasına … saatinde ulaşılmış, toplam gecikme … saat … dakika olarak gerçekleşmiştir. Havayolu tarafından gecikmenin teknik/operasyonel sebeplerden kaynaklandığı bildirilmiştir. SHY-YOLCU Yönetmeliği’nin 7 ve 8. maddeleri kapsamında … Avro karşılığı tazminatın tarafıma ödenmesini talep ederim.”

    Ancak somut olayın özelliğine göre kullanılacak hukuki dayanağın değiştirilmesi gerekebilir.

    Somut Örneklerle Uçuş Tazminatı

    Örnek 1: İstanbul–İzmir Uçuşu 3 Saat 20 Dakika Gecikti

    Bir yolcunun İstanbul–İzmir uçuşunun teknik bir problem nedeniyle geciktiğini ve yolcunun İzmir’e planlanan saatten 3 saat 20 dakika sonra ulaştığını düşünelim.

    Bu bir iç hat uçuşudur.

    Teknik veya operasyonel gecikme nedeniyle son varış noktasına üç saatten fazla geç ulaşılmışsa yolcu bakımından 100 Avro tazminat talebi gündeme gelir.

    Havayolunun “teknik neden” açıklaması burada tek başına tazminat talebini ortadan kaldırmaz. Aksine SHY-YOLCU’nun 7/3. maddesi teknik ve operasyonel nedenlerle meydana gelen gecikmeleri açıkça düzenlemektedir. (SHY-YOLCU, m. 7/3 ve m. 8, SHGM resmî metni)

    Örnek 2: İstanbul–Londra Uçuşu 4 Saat Gecikti

    İstanbul’dan Londra’ya yapılan ve 1.500–3.500 kilometre mesafe grubuna giren bir dış hat uçuşunun operasyonel nedenle geciktiğini ve yolcunun Londra’ya 4 saat geç ulaştığını varsayalım.

    Şartların oluşması halinde talep edilebilecek sabit tazminat:

    400 Avrodur.

    Yolcunun ayrıca bekleme süresine göre yemek, içecek ve gerektiğinde konaklama hakkı da doğabilir.

    Dolayısıyla havayolunun yolcuya yemek vermiş olması 400 Avroluk tazminat hakkının yerine getirilmiş olduğu anlamına gelmez.

    Hizmet hakkı ile tazminat hakkı birbirinden farklıdır.

    “Bize Yemek ve Otel Verdiler, Yine de Tazminat Alabilir miyiz?”

    Evet, şartları oluşmuşsa alınabilir.

    SHY-YOLCU’nun 10. maddesinde bekleme süresine göre yolcuya sağlanması gereken hizmetler ayrıca düzenlenmiştir.

    İki ila üç saat arasındaki gecikmelerde makul ölçüde sıcak ve soğuk içecek; üç ila beş saat arasındaki gecikmelerde içeceklerle birlikte günün zamanına göre kahvaltı veya yemek; beş saat ve üzerindeki gecikmelerde ise bunlara ilave ikram sağlanması gerekir.

    Bir veya daha fazla gece konaklama gerekli hale gelirse otel veya uygun konaklama tesisi ile havaalanı ve konaklama yeri arasındaki ulaşım da havayolu tarafından karşılanmalıdır. (SHY-YOLCU, m. 10, SHGM resmî Yönetmelik metni)

    Bunlar tazminattan ayrı haklardır.

    Bu nedenle:

    “Otel sağladık, artık tazminat isteyemezsiniz.”

    şeklindeki bir yaklaşım kural olarak doğru değildir.

    Beş Saat Geciken Uçuşta Yolcu Uçmak Zorunda mı?

    Hayır.

    Gecikmenin en az beş saate ulaşması halinde Yönetmeliğin 7. maddesi, 9. maddede düzenlenen geri ödeme hakkına atıf yapmaktadır.

    Seyahatin yolcunun başlangıçtaki seyahat planı bakımından artık bir anlamı kalmamışsa, şartlarına göre kullanılmayan bölümlerin ve bazı durumlarda gerçekleştirilen bölümlerin bilet ücretinin iadesi talep edilebilir. Gerekli durumda yolcunun seyahatin ilk başlangıç noktasına dönüşünün sağlanması da gündeme gelir. (SHY-YOLCU, m. 7 ve m. 9, resmî Yönetmelik)

    Örneğin İstanbul’dan Ankara’ya sabah saat 09.00’daki tek günlük iş toplantısı için seyahat eden kişinin uçuşu saatlerce ertelenmiş ve toplantıya yetişmek artık imkansız hale gelmişse, yalnızca “bekleyip uçağa binmesi” gerektiği söylenemez.

    Seyahatin artık anlamını kaybedip kaybetmediği somut olayın koşullarıyla değerlendirilmelidir.

    Uçuş İptal Edilirse Her Zaman Tazminat Alınır mı?

    Hayır.

    İptallerde özellikle yolcunun ne zaman bilgilendirildiği önemlidir.

    Yolcu iptalden planlanan kalkış zamanından en az iki hafta önce haberdar edilmişse sabit tazminat hakkı kural olarak doğmaz.

    İptal iki hafta ile yedi gün arasında bildirildiyse, havayolunun yolcuya ne zaman kalkacak ve ne zaman varacak alternatif bir uçuş sunduğuna bakılır.

    Yedi günden daha kısa süre kala bildirilen iptallerde ise daha dar zaman sınırları uygulanır. (SHY-YOLCU, m. 6, SHGM resmî Yönetmelik metni)

    Burada çok önemli bir ispat kuralı vardır:

    Yolcunun uçuş iptalinden ne zaman haberdar edildiğini ispat etmek havayolu şirketinin yükümlülüğündedir.

    Bu nedenle “size e-posta gönderdik” savunmasında e-postanın gerçekten ne zaman ve hangi iletişim adresine gönderildiği önem taşıyabilir.

    Örnek 3: Uçuş Üç Gün Önce İptal Edildi

    Yolcunun İstanbul–Amsterdam uçuşunun kalkıştan üç gün önce iptal edildiğini düşünelim.

    Havayolu, yolcuya ancak ertesi gün uçuş teklif etmiş olsun.

    Bu durumda yalnızca yeni uçuş sağlanmış olması sabit tazminat hakkını otomatik olarak ortadan kaldırmaz.

    İptalin bildirim zamanı, alternatif uçuşun kalkış ve varış saatleri, uçuş mesafesi ve iptalin nedeni birlikte incelenerek tazminat hesabı yapılmalıdır.

    Örnek 4: Uçuş 20 Gün Önceden İptal Edildi

    Havayolu yolcuya uçuşun iptal edildiğini 20 gün önceden bildirmişse Yönetmeliğin sabit tazminat hükümleri kural olarak uygulanmayacaktır.

    Ancak bu, yolcunun hiçbir hakkının olmadığı anlamına gelmez.

    Yolcunun şartlarına göre bilet ücretinin geri ödenmesini veya uygun bir alternatif uçuşa yönlendirilmesini isteme hakkı devam eder. (SHY-YOLCU, m. 6 ve m. 9, resmî metin)

    Hava Koşulları Nedeniyle Uçuş İptal Edilirse Tazminat Alınabilir mi?

    Her uçuş aksamasında sabit tazminat ödenmesi gerekmez.

    SHY-YOLCU; uçuşa uygun olmayan meteorolojik şartlar, doğal afetler, güvenlik riskleri, siyasi istikrarsızlık ve grev gibi bazı olayları olağanüstü hallere örnek göstermektedir. (SHY-YOLCU, m. 4 ve m. 6/4, SHGM resmî Yönetmelik metni)

    Örneğin İstanbul’da yoğun sis nedeniyle hava trafiğinin durduğu ve uçuşun bu nedenle iptal edildiği bir olayda havayolunun sabit tazminattan kurtulması mümkün olabilir.

    Ancak bunun için yalnızca:

    “Hava şartları.”

    yazılması yeterli görülmemelidir.

    Havayolu, iptalin gerçekten olağanüstü halden kaynaklandığını ve gerekli tedbirler alınmasına rağmen iptalin önlenemediğini ortaya koymalıdır.

    Ayrıca sabit tazminatın doğmaması, yolcunun alternatif uçuş, bilet iadesi, yemek veya gerekli hallerde konaklama gibi diğer haklarının da ortadan kalktığı anlamına gelmez.

    Havayolu “Operasyonel Neden” Diyor. Ne Yapmalıyım?

    Bu ifade özellikle önemlidir.

    Havayollarının SMS ve e-postalarında sıkça:

    “Operasyonel nedenler nedeniyle uçuşunuz gecikmiştir.”

    ifadesi kullanılmaktadır.

    SHY-YOLCU’nun 7/3. maddesi ise teknik ve operasyonel nedenlerle meydana gelen ve yolcuyu son varış noktasına üç saat veya daha fazla gecikmeyle ulaştıran uçuşları doğrudan düzenlemektedir. (SHY-YOLCU, m. 7/3, resmî Yönetmelik)

    Bu nedenle böyle bir mesaj aldıysanız silmeyin.

    SMS, e-posta veya uygulama bildirimi daha sonraki tazminat başvurusu bakımından önemli bir belge haline gelebilir.

    Aktarmalı Uçuşu Kaçırırsam Ne Olur?

    Aktarmalı uçuşlarda en önemli kavram son varış yeridir.

    Örneğin aynı rezervasyon kapsamında:

    İstanbul → Frankfurt → New York

    uçuşunuz olduğunu düşünelim.

    İlk uçuş geciktiği için Frankfurt–New York bağlantısını kaçırmış ve havayolu sizi daha sonraki uçuşa aktarmış olabilir.

    Burada yalnızca “İstanbul–Frankfurt uçuşu kaç dakika gecikti?” sorusu yeterli değildir.

    New York’a planlanan saate göre ne kadar geç ulaştığınız önem kazanabilir.

    SHY-YOLCU da direkt bağlantılı uçuşlarda son varış yerini son uçuşun varış noktası üzerinden tanımlamaktadır. (SHY-YOLCU, m. 4, resmî Yönetmelik)

    Avrupa Birliği hukukunda da tek rezervasyon kapsamındaki bağlantılı uçuşlarda son varış noktasındaki gecikme özel önem taşımaktadır. Avrupa Birliği Adalet Divanı, bağlantılı uçuşlarda yolcunun son varış noktasına üç saat veya daha fazla gecikmeyle ulaşmasını tazminat değerlendirmesinde esas alan kararlar vermiştir. (Court of Justice of the European Union, Air France v Folkerts, C-11/11; Regulation EC 261/2004, EUR-Lex karar ve mevzuat kaynakları)

    Ancak uçuşların ayrı ayrı satın alınmış iki bağımsız bilet olması halinde değerlendirme farklılaşabilir.

    Bu nedenle aktarmalı uçuşlarda PNR ve rezervasyon yapısı mutlaka incelenmelidir.

    Overbooking Nedeniyle Uçağa Alınmadım. Tazminat Alabilir miyim?

    Evet.

    Geçerli rezervasyonunuz ve biletiniz bulunduğu, zamanında check-in yaptığınız ve seyahat belgelerinizde sorun olmadığı halde, örneğin uçakta kapasiteden fazla rezervasyon bulunduğu için kendi isteğiniz dışında uçağa alınmamanız halinde uçağa kabul edilmeme tazminatı gündeme gelir.

    Havayolu önce rezervasyonundan gönüllü olarak vazgeçecek yolcular aramalıdır.

    Yeterli gönüllü bulunmaz ve yolcu kendi iradesi dışında uçağa alınmazsa havayolunun Yönetmeliğin tazminat, geri ödeme/güzergah değişikliği ve hizmet hükümlerini derhal uygulaması gerekir. (SHY-YOLCU, m. 5, 8, 9 ve 10, SHGM resmî Yönetmelik metni)

    Örnek 5: “Uçak Dolu, Sizi Akşam Uçuşuna Aldık”

    İstanbul–Roma uçuşu için zamanında havalimanına geldiniz, check-in işleminizi yaptınız ancak kapıda uçuşun fazla rezervasyon nedeniyle dolu olduğu ve akşam uçağına aktarılacağınız söylendi.

    Eğer koltuğunuzdan kendi isteğinizle vazgeçmediyseniz ve uçağa alınmamanız için sağlık, güvenlik veya seyahat belgesi gibi haklı bir neden yoksa tazminat hakkınız gündeme gelebilir.

    Havayolunun sizi başka bir uçuşa ücretsiz aktarması tek başına sabit tazminat hakkını ortadan kaldırmaz.

    Havayolu Tazminat Yerine Uçuş Kuponu Verebilir mi?

    Yolcunun kabul etmesi halinde mümkündür.

    Ancak Yönetmeliğe göre tazminat; nakit, elektronik banka havalesi, banka ödeme emri veya banka çekiyle ödenebilir.

    Seyahat kuponu, mil veya başka bir hizmet şeklinde ödeme ise yolcunun imzalı mutabakatına bağlıdır. (SHY-YOLCU, m. 8/4, SHGM resmî Yönetmelik metni)

    Dolayısıyla yolcu istemediği halde havayolunun:

    “400 Avro yerine hesabınıza 400 Avroluk uçuş kuponu tanımladık.”

    demesiyle tazminat borcunun her durumda sona erdiği kabul edilemez.

    Alternatif Uçuşu Kabul Edersem Tazminat Hakkımı Kaybeder miyim?

    Her zaman değil.

    Alternatif uçuşun kabul edilmesi ile sabit tazminat birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

    Bununla birlikte havayolu yolcuyu alternatif bir uçuşla son varış noktasına belirli süre sınırları içerisinde ulaştırmışsa Yönetmelik tazminatın %50 oranında azaltılmasına imkan tanımaktadır.

    Bu süreler uçuş mesafesine göre iki, üç veya dört saat olarak değişmektedir. (SHY-YOLCU, m. 8/3, resmî Yönetmelik)

    Dolayısıyla “başka uçuşu kabul ettiniz, artık hiçbir şey talep edemezsiniz” şeklinde genel bir sonuç çıkarılamaz.

    Uçak Başka Bir Havalimanına İnerse Ne Olur?

    Örneğin İstanbul Havalimanı’na alınması gereken uçuş zorunlu bir nedenle başka bir havalimanında sonlandırılmış olabilir.

    Yönetmeliğe göre havayolu, bilette belirtilen son varış yerinin değişmesi halinde yolcunun asıl varış noktasına en kısa sürede ulaştırılmasını sağlamakla yükümlüdür. (SHY-YOLCU, m. 17, SHGM resmî Yönetmelik metni)

    Ayrıca aynı şehir veya bölgeye hizmet veren farklı bir havaalanına yönlendirme yapılması durumunda belirli şartlarda bu havaalanından asıl havaalanına veya yolcuyla kararlaştırılan yakın bir noktaya yapılacak transfer masrafının da havayolu tarafından karşılanması gerekir. (SHY-YOLCU, m. 9/3, resmî Yönetmelik)

    Havayolu Tazminat Talebimi Reddetti. Bu Ret Kesin mi?

    Hayır.

    Havayolu şirketlerinin başvurulara verdiği ret cevapları nihai bir mahkeme kararı değildir.

    Özellikle;

    “olağanüstü durum”,

    “operasyonel neden”,

    “uçuş güvenliği”,

    “hava şartları”

    gibi standart ifadelerin somut olayla gerçekten uyuşup uyuşmadığı incelenmelidir.

    Uçuş kayıtları, havalimanındaki hava koşulları, aynı saatlerde gerçekleştirilen diğer uçuşlar, havayolunun yolcuya yaptığı bildirimler, gerçek kalkış ve varış saatleri ve uçuşun operasyon geçmişi değerlendirmeyi değiştirebilir.

    SHGM başvuru usulünde de havayoluna yapılan ilk başvurudan sonra yolcunun idari başvuru yapabilmesi ve ayrıca yargı yollarına başvuru hakkının saklı olduğu açıkça belirtilmektedir. (Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Yolcu Hakları Başvuru Usul ve Esasları, resmî açıklama)

    Uçuşunuz Geciktiyse İlk Yapmanız Gerekenler

    Uçuş aksadığı anda mümkün olduğunca belge oluşturmak önemlidir. Boarding pass ve bileti silmeyin; havayolundan gelen SMS ve e-postaların ekran görüntülerini alın; havalimanındaki gecikme veya iptal ekranını fotoğraflayın; havayolundan aksamanın sebebini yazılı olarak isteyin; gerçek kalkış ve varış saatlerini kaydedin; yemek, otel ve ulaşım gibi zorunlu masraflar yaptıysanız faturaları saklayın.

    Özellikle “teknik neden” veya “operasyonel neden” şeklindeki yazılı bildirimler tazminat incelemesinde önemli olabilir.

    Sonuç: Her Gecikme Aynı Değildir

    Uçuş tazminatı konusunda yalnızca gecikme süresine bakılarak karar verilmesi doğru değildir.

    Aynı dört saatlik gecikmede bir yolcu 100 Avro, başka bir yolcu 400 Avro veya 600 Avro talep edebilir; başka bir olayda ise olağanüstü şartlar nedeniyle sabit tazminat hiç doğmayabilir.

    Bu nedenle her olay bakımından öncelikle şu sorular cevaplanmalıdır:

    Hangi mevzuat uygulanıyor? Uçuşun son varış noktası neresi? Yolcu oraya kaç saat geç ulaştı? Gecikmenin veya iptalin gerçek sebebi nedir? Uçuşun mesafesi ne kadar? Yolcuya alternatif uçuş teklif edildi mi? İptal ne zaman bildirildi?

    Bu sorular cevaplandığında tazminat hakkının bulunup bulunmadığı büyük ölçüde ortaya çıkar.

    Avukat Murat Can Dolğun Hukuk Bürosu Uçuş Tazminatı Başvuruları

    Avukat Murat Can Dolğun Hukuk Bürosu olarak uçuş gecikmesi, uçuş iptali, overbooking nedeniyle uçağa kabul edilmeme ve aktarmalı uçuşlardan kaynaklanan uyuşmazlıklarda, uçuşun tabi olduğu mevzuatın ve yolcunun sahip olduğu hakların belirlenmesi konusunda hukuki destek sunuyoruz.

    Uçuşunuzla ilgili değerlendirme yapılabilmesi için bilet veya PNR bilgisi, uçuş tarihi ve uçuş numarası, planlanan ve gerçekleşen varış saatleri ile havayolunun gönderdiği gecikme veya iptal bildirimlerinin tarafımıza iletilmesi yeterlidir.

    Türkiye bağlantılı uluslararası uçuşlarda dosyanın yalnızca SHY-YOLCU bakımından değil, gerekli olduğu durumlarda EC 261/2004 ve ilgili uluslararası düzenlemeler bakımından da değerlendirilmesi gerekebilir.

    Bilgilendirme: Bu yazı genel hukuki bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Her uçuş bakımından uygulanacak mevzuat, tazminat hakkı ve başvuru yolu somut olayın özelliklerine göre değişebilir. Buradaki açıklamalar somut bir uyuşmazlık hakkında hukuki görüş veya avukatlık hizmeti niteliğinde değildir.

  • İdari Yargıdaki Yeni Kurallar Yabancılar Hukuku Davalarını Nasıl Etkileyecek?

    İdari Yargıdaki Yeni Kurallar Yabancılar Hukuku Davalarını Nasıl Etkileyecek?

    Bir yabancı hakkında sınır dışı kararı verildiğinde, ikamet izni reddedildiğinde veya kişinin Türkiye’ye girişini etkileyen idari bir işlem tesis edildiğinde mesele yalnızca 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’ndan ibaret değildir.

    İdare bir karar verir; fakat o kararın mahkeme önünde nasıl tartışılacağını idari yargılama usulü belirler.

    Hangi mahkemeye başvurulacağı, dava açma süresi, yürütmenin durdurulması, mahkemenin dosyayı nasıl inceleyeceği ve verilen karara karşı hangi kanun yolunun açık olduğu, yabancının Türkiye’deki hukuki durumunu doğrudan etkileyebilir.

    7589 sayılı Kanun’u yabancılar hukuku bakımından önemli kılan nokta da burada ortaya çıkıyor.

    Kanun doğrudan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nu değiştirmiyor. Buna karşılık İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda yapılan değişiklikler, yabancılar hakkında tesis edilen idari işlemlere karşı açılan davalarda da karşımıza çıkıyor.

    Bu nedenle bu yazıda yeni düzenlemeye yabancılar hukuku uygulamasından bakacağız.

    (Mevzuat: 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/28702068-8336-454A-A986-019EEE6025E6)

    Bu Yazıda

    Önce İYUK’ta yapılan değişikliklerin ne olduğunu ele alacağız. Ardından bunların yabancılar hukuku dosyalarındaki karşılığını inceleyeceğiz.

    Özellikle şu meseleler üzerinde duracağız:

    I. İdari yargıdaki yeni düzenleme ne getiriyor?

    II. Sınır dışı etme davalarında usul neden diğer idari davalardan farklı?

    III. İkamet izni, giriş yasağı ve tahdit kodu uyuşmazlıklarında yeni kuralların anlamı ne?

    IV. İdari gözetim neden bu tablonun dışında değerlendirilmeli?

    V. Yabancılar hukuku dosyasında “hangi işleme karşı, hangi yargı yoluna?” sorusu neden ilk soru olmalı?

    Yabancılar Hukukunda Tek Bir Yargı Yolu Yok

    Uygulamada yabancılar hukuku denildiğinde birbirinden oldukça farklı işlemler aynı dosyanın içinde karşımıza çıkabiliyor.

    Bir kişi hakkında sınır dışı etme kararı bulunabilir. Aynı kişi hakkında idari gözetim kararı alınmış olabilir. Pasaportuna veya Türkiye’ye girişine ilişkin bir tahdit kaydı bulunabilir. İkamet izni başvurusu reddedilmiş veya mevcut izni iptal edilmiş olabilir.

    Müvekkil açısından bunların tamamı tek bir sorunun parçalarıdır:

    “Türkiye’de kalabilecek miyim?”

    Hukuken ise aynı şey değildir.

    İşlemi tesis eden makam, başvurulacak merci, dava süresi, kararın uygulanması ve başvurunun işlemin icrasına etkisi birbirinden farklı olabilir.

    Bu nedenle yabancılar hukukunda yapılan ilk işlerden biri, kişinin yaşadığı problemi hukuken parçalara ayırmaktır.

    Örneğin sınır dışı etme kararına karşı açılacak dava ile idari gözetim kararına karşı yapılacak başvuru aynı yargı kolunda dahi görülmez.

    Bu ayrım yalnızca teorik değildir. Yanlış yargı yoluna veya yanlış işleme karşı başvuru yapılması, yabancılar hukuku dosyalarında ciddi zaman kaybına yol açabilir.

    Sınır Dışı Kararı Bir İdari İşlemdir

    Sınır dışı etme kararı idare tarafından tesis edilen ve kişinin Türkiye’den çıkarılması sonucunu doğurabilen ağır bir idari işlemdir.

    6458 sayılı Kanun, kimler hakkında sınır dışı kararı alınabileceğini ve bu kararın uygulanmasını özel olarak düzenlemektedir. Göç İdaresi Başkanlığının güncel açıklamalarında da sınır dışı süreci ile idari gözetim birbirinden ayrı işlemler olarak ele alınmaktadır. 

    (Mevzuat: 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, TBMM, çevrimiçi, 04.04.2013, URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/f72877be-ff44-037b-e050-007f01005610)

    Burada yabancılar hukuku ile idari yargılama hukuku kesişmektedir.

    Sınır dışı kararının hangi sebeple verilebileceğini esas olarak 6458 sayılı Kanun belirlerken, bu kararın yargısal denetiminde özel hükümlerle birlikte idari yargılama hukukunun kuralları devreye girer.

    Bu nedenle sınır dışı dosyasında yalnızca “YUKK m.54 şartları oluşmuş mu?” diye bakmak yeterli değildir.

    Kararın tebliği, dava süresi, yetkili mahkeme, dosyadaki bilgi ve belgeler, geri gönderme yasağı ve kişinin bireysel koşulları birlikte incelenmelidir.

    İdari Gözetimle Sınır Dışı Kararını Birbirine Karıştırmamak Gerekir

    Uygulamada en sık karıştırılan konulardan biri budur.

    Bir yabancının geri gönderme merkezinde bulunması, tek başına sınır dışı kararına karşı açılan davanın konusu değildir.

    Çünkü kişinin Türkiye’den çıkarılmasına ilişkin sınır dışı etme kararı ile kişinin bu süreç içerisinde özgürlüğünden yoksun bırakılmasına ilişkin idari gözetim kararı iki ayrı işlemdir.

    İdari gözetim kararına karşı başvuru idare mahkemesine değil, sulh ceza hakimliğine yapılmaktadır.

    6458 sayılı Kanun uyarınca idari gözetim altındaki kişi, yasal temsilcisi veya avukatı sulh ceza hakimine başvurabilir. Hakim incelemeyi beş gün içinde sonuçlandırır. İdari gözetimin şartlarının sonradan ortadan kalktığı veya değiştiği ileri sürülerek yeniden başvuru yapılması da mümkündür. 

    (Mevzuat: 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu m.57, TBMM, çevrimiçi, URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/f72877be-ff44-037b-e050-007f01005610)

    Bunun pratik sonucu önemlidir.

    Geri gönderme merkezindeki bir yabancı bakımından bazen aynı anda birden fazla hukuki süreç yürütülmesi gerekebilir.

    Bir tarafta sınır dışı kararının hukuka uygunluğu tartışılırken, diğer tarafta kişinin idari gözetim altında tutulmasının devamının gerekli olup olmadığı ayrıca tartışılabilir.

    Birindeki olumlu sonuç diğerini kendiliğinden ortadan kaldırmayabilir.

    İkamet İzni Dosyalarında Durum Farklıdır

    İkamet izni reddi veya iptali bakımından mesele yine bir idari işlemin yargısal denetimidir; ancak sınır dışı kararına ilişkin özel rejimi buraya aynen taşımamak gerekir.

    Burada önce hangi işlemin tesis edildiğine bakılır.

    İlk başvuru reddedilmiş olabilir.

    Uzatma başvurusu reddedilmiş olabilir.

    Mevcut ikamet izni iptal edilmiş olabilir.

    Bunun yanında aynı kişi hakkında ayrıca sınır dışı kararı tesis edilmiş olması da mümkündür.

    Müvekkil açısından bunların tamamı “ikamet sorunu” gibi görünse de dava dosyasını kurarken işlemleri birbirinden ayırmak gerekir.

    Özellikle tebliğ tarihinin doğru belirlenmesi burada önemlidir. Çünkü idari yargıda dava açma süreleri hak kaybına yol açabilecek niteliktedir.

    Tahdit Kodlarında Asıl Mesele Kodun Kendisi Değildir

    Yabancılar hukuku uygulamasında sık karşılaşılan başka bir alan tahdit kodlarıdır.

    Burada uygulamacı açısından önemli olan yalnızca yabancının pasaportunda veya idari kayıtlarda bir kod bulunduğunu tespit etmek değildir.

    Asıl sorular şunlardır:

    Bu kayıt hangi idari işleme dayanıyor?

    Hangi makam tarafından oluşturuldu?

    Yabancının Türkiye’ye girişine veya Türkiye’deki hukuki durumuna nasıl bir sonuç bağlıyor?

    Bu işlemin dayandığı somut olgu nedir?

    Özellikle kamu düzeni veya kamu güvenliği gerekçeli işlemlerde idarenin kullandığı genel ifadeler ile yabancı hakkında mevcut somut bilgi ve belgeler arasındaki ilişkinin ortaya konulması gerekir.

    Bir yabancının yalnızca hakkında bir idari kayıt bulunduğu gerekçesiyle Türkiye’ye girişinin engellenmesi veya mevcut statüsünün etkilenmesi, işlemin yargısal denetim dışında kaldığı anlamına gelmez.

    Tam tersine, uyuşmazlığın gerçek konusu çoğu zaman kodun adı değil, kodun arkasındaki idari işlemin sebep ve gerekçesidir.

    Dosyayı Evraktan Kurmak Gerekir

    Yabancılar hukuku davalarında önemli bir pratik sorun, müvekkilin çoğu zaman hakkında hangi işlemlerin bulunduğunu tam olarak bilmemesidir.

    Kişi geri gönderme merkezine götürülmüş olabilir ve elinde yalnızca birkaç sayfalık evrak bulunabilir.

    Bazen sınır dışı kararı, idari gözetim kararı, tebliğ belgesi ve başka idari kayıtlar aynı anda gündeme gelir.

    Bu nedenle dosyaya başlarken önce bütün işlemlerin kronolojisini çıkarmak gerekir.

    Hangi karar hangi tarihte verilmiş?

    Ne zaman tebliğ edilmiş?

    Kişi ne zaman yakalanmış?

    Hangi gerekçeye dayanılmış?

    Ayrıca bir giriş yasağı veya tahdit kaydı var mı?

    İdari gözetim devam ediyor mu?

    Daha önce aynı işlemlere karşı bir dava veya başvuru yapılmış mı?

    Bu kronoloji kurulmadan hazırlanacak dilekçe, hukuken doğru bazı argümanlar içerse bile yanlış işleme odaklanabilir.

    Geri Gönderme Yasağı Dosyanın Merkezinde Olabilir

    Sınır dışı dosyalarında yalnızca idarenin yabancı hakkında ileri sürdüğü sebebi tartışmak da her zaman yeterli değildir.

    6458 sayılı Kanunun temel ilkelerinden biri geri gönderme yasağıdır.

    Bir kişinin gönderileceği ülkede hayatının veya özgürlüğünün tehdit altında bulunması ya da işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele riskiyle karşılaşması ihtimali varsa mesele yalnızca yabancının Türkiye’deki idari statüsü üzerinden değerlendirilemez.

    Bu noktada yabancılar hukuku, anayasal haklar ve uluslararası insan hakları hukuku aynı dosyanın içerisinde buluşur.

    Bu nedenle sınır dışı dosyasında bazen en önemli belge Türkiye’deki ikamet geçmişinden ziyade kişinin gönderileceği ülkede karşılaşacağı riski gösteren belge olabilir.

    İYUK Değişikliklerinin Önemi Tam Burada Ortaya Çıkıyor

    7589 sayılı Kanun’un idari yargıya ilişkin değişikliklerini yabancılar hukuku açısından okurken meseleye yalnızca maddelerin eski ve yeni metinlerini karşılaştırarak bakmamak gerekir.

    Yabancılar hukuku dosyalarında süre ve usul çoğu zaman uyuşmazlığın sonucunu doğrudan etkiler.

    Bir ticari uyuşmazlıkta birkaç aylık gecikme çoğunlukla ekonomik bir mesele yaratırken, sınır dışı sürecindeki bir yabancı bakımından birkaç günlük gecikme kişinin Türkiye’den çıkarılması sonucunu doğurabilir.

    Bu nedenle İYUK’taki her usul değişikliğinin yabancılar hukuku bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

    Fakat burada bir sınırı özellikle belirtmek gerekir:

    7589 sayılı Kanun’un İYUK’ta yaptığı değişiklikleri, 6458 sayılı Kanun’daki özel dava ve başvuru rejimlerini ortadan kaldıran genel bir değişiklik gibi okumamak gerekir.

    Özel hüküm bulunan yerde öncelikle o özel düzenleme dikkate alınacaktır.

    Bu ayrım özellikle sınır dışı ve idari gözetim dosyalarında önemlidir.

    Uygulamacı Açısından Sonuç

    Yabancılar hukuku dosyalarında bize göre ilk soru:

    “Müvekkil hakkında ne olmuş?”

    değil,

    “Müvekkil hakkında hangi idari işlemler tesis edilmiş?”

    olmalıdır.

    Çünkü aynı olayın içinde sınır dışı kararı, idari gözetim, ikamet izni işlemi, giriş yasağı ve tahdit kaydı birlikte bulunabilir.

    Bunların her biri ayrı ayrı incelenmeden yalnızca kişinin geri gönderme merkezinden çıkarılmasına veya yalnızca sınır dışı kararının iptaline odaklanmak dosyanın tamamını çözmeyebilir.

    7589 sayılı Kanun sonrasında idari yargılama kurallarındaki değişiklikleri de bu nedenle yabancılar hukuku pratiğinin dışında görmemek gerekir.

    Usul burada şekli bir mesele değildir.

    Bazen yabancının Türkiye’de kalıp kalamayacağını belirleyen şey, esasa ilişkin argümandan önce doğru işleme, doğru sürede ve doğru yargı merciinde başvurulmasıdır.

    İlgili Mevzuat ve Kaynaklar

    7589 sayılı Kanun
    Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, kabul tarihi 16.07.2026, çevrimiçi.
    URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/28702068-8336-454A-A986-019EEE6025E6

    6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu
    TBMM, kabul tarihi 04.04.2013, çevrimiçi.
    URL: https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/f72877be-ff44-037b-e050-007f01005610

    Sınır Dışı Etme
    T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı, çevrimiçi.
    URL: https://www.goc.gov.tr/sinir-disi-etme

    Somut Dosyanız Bakımından İnceleme

    Sınır dışı etme kararı, idari gözetim, ikamet izni reddi veya iptali, Türkiye’ye giriş yasağı ya da tahdit kodu bulunan bir yabancı bakımından hukuki değerlendirme yapılırken yalnızca tek bir kararın incelenmesi yeterli olmayabilir.

    Özellikle sınır dışı kararı, idari gözetim kararı, tebliğ belgeleri, pasaport, ikamet veya çalışma izni belgeleri ve varsa tahdit koduna ilişkin evrakın birlikte değerlendirilmesi gerekir.

    Dolğun Hukuk Bürosu; sınır dışı etme kararlarının iptali, geri gönderme merkezleri ve idari gözetim süreçleri, tahdit kodları, Türkiye’ye giriş yasakları, ikamet ve çalışma izinleri ile yabancılar hukukundan kaynaklanan idari uyuşmazlıklarda hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

    İletişim: Telefon: 0212 299 44 22 — E-posta: av.muratcandolgun@gmail.com — Web: dolgun.av.tr

    Bilgi ve Sorumluluk Notu

    Bu yazı genel hukuki bilgilendirme ve akademik değerlendirme amacıyla hazırlanmıştır. Buradaki açıklamalar herhangi bir somut yabancı bakımından hukuki görüş veya sonuç garantisi niteliğinde değildir.

    Yabancılar hukukunda başvuru yolu ve süreleri; tesis edilen işlemin niteliğine, tebliğ tarihine, kişinin hukuki statüsüne ve aynı kişi hakkında bulunan diğer idari kararlara göre değişebilir. Özellikle sınır dışı ve idari gözetim süreçlerinde sürelerin kısa olması nedeniyle somut evrakın ayrıca incelenmesi gerekir.

    Yalnızca bu yazıdaki genel açıklamalara dayanılarak dava açılması, başvuru yapılması veya mevcut bir başvurudan vazgeçilmesi önerilmez. Web sitesindeki içeriğin okunması veya büro ile iletişime geçilmesi tek başına avukat-müvekkil ilişkisi oluşturmaz. Hukuki hizmet ilişkisi somut dosyanın değerlendirilmesi ve ayrıca kurulacak vekalet veya hukuki hizmet ilişkisiyle başlar.

  • 12. Yargı Paketi Sonrası Miras Taşınmazlarının Satışı: İlk Artırmada Mirasçılara Öncelik

    7589 sayılı Kanun ile İcra ve İflas Kanunu’nun 114. maddesinde, özellikle miras kalan taşınmazların ortaklığının giderilmesi bakımından önemli bir değişiklik yapıldı.

    Yeni düzenleme kamuoyunda zaman zaman “mirasçılara önalım hakkı getirildi” veya “miras kalan taşınmaz artık üçüncü kişilere satılamayacak” şeklinde özetlenmektedir.

    Her iki ifade de hukuken yanıltıcıdır.

    Kanunun getirdiği sistem daha sınırlı ve teknik bir düzenlemedir:

    Belirli şartları taşıyan miras taşınmazlarında ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilirse, birinci açık artırma yalnızca taşınmazın maliki olan mirasçılar arasında yapılacaktır.

    Mirasçılar arasındaki bu özel artırmada satış gerçekleşmezse taşınmazın üçüncü kişilere satılması engellenmiş değildir.

    Dahası, mirasçılar arasındaki ilk artırmada genel elektronik artırmalardan farklı olarak muhammen kıymetin yüzde ellisi değil, yüzde yüzü esas alınmaktadır.

    Dolayısıyla değişiklik bir yandan aile içinde kalan taşınmazın mirasçılardan biri tarafından edinilebilmesi için öncelikli bir alan yaratırken, diğer yandan taşınmazın düşük bir bedelle mirasçılardan birine geçmesini engelleyen önemli bir güvence de getirmektedir.

    (Mevzuat: 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun m.1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Bu Yazıda

    Bu yazıda İİK m.114 değişikliğini beş aşamada inceleyeceğiz:

    I. Yeni sistemin kapsamı

    • Hangi miras taşınmazları düzenlemeden yararlanıyor?
    • “Malik olan mirasçı” ne anlama geliyor?
    • Üçüncü kişinin pay sahibi olması halinde ne olur?

    II. Mirasçılar arasındaki ilk artırma

    • İlk artırmaya kimler katılabilir?
    • Neden muhammen kıymetin %100’ü aranıyor?
    • Satış gerçekleşmezse ne olur?

    III. Elektronik artırmanın diğer yeni kuralları

    • Teminat muafiyeti
    • İhale bedelinin yatırılmamasının sonuçları
    • %5 idari para cezası

    IV. Geçiş dönemi

    • Yeni sistem hangi satışlarda uygulanacak?
    • 31 Temmuz 2026’dan önce ilan edilen artırmaların durumu

    V. Uygulamacı açısından değerlendirme

    • Ortaklığın giderilmesi davalarında yeni strateji
    • Mirasçının taşınmazı edinmek istemesi halinde hazırlık
    • Düzenlemenin koruyucu etkisi ve sınırları

    Önce Eski Sistemi Hatırlayalım

    Bir taşınmaz üzerinde birden fazla kişinin paylı veya elbirliği mülkiyeti bulunması ve ortaklığın anlaşmayla sona erdirilememesi halinde ortaklığın giderilmesi davası gündeme gelebilir.

    Taşınmazın aynen bölünmesi mümkün değilse veya koşulları oluşmamışsa ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilebilir.

    Bu durumda taşınmaz satışa çıkarılır ve elde edilen bedel hak sahipleri arasında payları oranında dağıtılır.

    7589 sayılı Kanun’dan önce, taşınmazın bütün maliklerinin aynı miras ilişkisi nedeniyle malik olması üçüncü kişilerin açık artırmaya katılmasını tek başına engellemiyordu.

    Bunun pratik sonucu şuydu:

    Aile içerisinde kuşaklar boyunca kalmış bir taşınmaz, ortaklığın giderilmesi sonucunda açık artırmaya çıkabiliyor ve ihaleyi üçüncü bir kişi kazanabiliyordu.

    Yeni düzenleme tam olarak bu aşamaya müdahale etmektedir.

    Yeni Sistem Hangi Taşınmazlarda Uygulanacak?

    İİK m.114’teki yeni kural bütün ortaklığın giderilmesi satışlarına uygulanmamaktadır.

    Kanun iki önemli şart aramaktadır.

    Birincisi:

    Tüm maliklerin mülkiyet hakkını miras yoluyla edinmiş olması gerekir.

    İkincisi:

    Mirasçılar dışında üçüncü bir kişinin taşınmaz üzerinde mülkiyet hakkının bulunmaması gerekir.

    Dolayısıyla her paylı taşınmaz veya her ortaklığın giderilmesi davası yeni sistemin kapsamında değildir.

    Örneğin kardeşlerin tamamının anne veya babalarından miras yoluyla edindikleri bir taşınmaz bu kapsamda olabilir.

    Buna karşılık taşınmazdaki paylardan biri daha önce üçüncü bir kişiye satılmış ve bu kişi artık paydaş haline gelmişse, kanunun aradığı “mirasçılar dışında üçüncü kişilerin mülkiyet hakkının bulunmaması” şartı gerçekleşmeyecektir.

    Bu ayrım uygulamada önemlidir.

    Çünkü yeni düzenleme “taşınmaz geçmişte miras kaldı mı?” sorusundan ibaret değildir.

    Satış aşamasındaki güncel mülkiyet yapısının da incelenmesi gerekir.

    İlk Artırma Sadece Malik Olan Mirasçılar Arasında

    Kanunun şartları gerçekleşiyorsa satış suretiyle ortaklığın giderilmesinde birinci artırma yalnızca malik olan mirasçılar arasında yapılacaktır.

    Buradaki “malik olan” ifadesi önemlidir.

    Kanun, miras bırakanın bütün mirasçılarına soyut olarak ihaleye katılma ayrıcalığı tanımamaktadır. Özel artırmaya katılacak kişinin aynı zamanda satılan taşınmaz üzerinde malik sıfatını taşıması gerekir.

    Bu nedenle düzenlemeyi genel bir “mirasçıların satın alma hakkı” şeklinde ifade etmek doğru değildir.

    Daha isabetli tanım şudur:

    Kanunda belirtilen şartları taşıyan ortaklığın giderilmesi satışlarında malik mirasçılara özgülenmiş birinci artırma usulü.

    Bu Hak Yalnızca Bir Defa Kullanılıyor

    Kanun, mirasçılara özgü artırmanın bir defaya mahsus olduğunu açıkça düzenlemektedir.

    Bu nedenle sistem, taşınmazın süresiz biçimde yalnızca aile içerisinde satışa çıkarılması sonucunu doğurmaz.

    Mirasçılar arasındaki özel ilk artırmada satış gerçekleşmezse sonraki aşamada genel artırma rejimine geçilir.

    Bu nokta kamuoyunda oluşabilecek yanlış bir beklenti açısından önemlidir.

    7589 sayılı Kanun:

    “Miras taşınmazı artık yabancıya satılamaz.”

    dememektedir.

    Getirilen koruma daha ölçülüdür:

    Taşınmaz üçüncü kişilerin katılabileceği artırmaya çıkmadan önce malik mirasçılara kendi aralarında satın alma fırsatı tanınmaktadır.

    Ancak Mirasçı Taşınmazı Yarı Fiyatına Alamaz

    Yeni sistemin en önemli denge mekanizması burada bulunmaktadır.

    Genel elektronik artırma sisteminde teklifin kural olarak muhammen kıymetin yüzde ellisi ile rüçhanlı alacaklar toplamından hangisi yüksekse o miktarı ve ayrıca paraya çevirme ve paylaştırma giderlerini geçmesi gerekir.

    Ancak yalnızca malik mirasçılar arasında gerçekleştirilen özel birinci artırmada farklı bir eşik öngörülmüştür.

    Burada esas alınan oran:

    muhammen kıymetin %100’üdür.

    Bunun yanında kanundaki rüçhanlı alacak ve gider koşulları da dikkate alınır.

    (Mevzuat: İİK m.114/7-8, 7589 sayılı Kanun m.1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Bu tercih tesadüfi değildir.

    Kanun koyucu bir taraftan taşınmazın aile içerisinde kalmasına imkan sağlarken, diğer taraftan ihaleye dışarıdan katılımın bulunmamasının yaratabileceği düşük fiyat riskini sınırlamaktadır.

    Başka bir ifadeyle:

    Mirasçıya öncelik vardır; fakat düşük bedelle edinme ayrıcalığı yoktur.

    Basit Bir Örnek

    Dört kardeşin babalarından miras kalan ve tamamı bu dört kardeşe ait olan bir taşınmaz düşünelim.

    Taşınmazın muhammen kıymeti 10.000.000 TL olsun.

    Ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilmişse yeni sistemde ilk artırmaya dışarıdan üçüncü kişiler katılamaz.

    İlk artırma yalnızca taşınmazın maliki olan mirasçılar arasında gerçekleştirilir.

    Ancak bu artırmada genel %50 eşiği uygulanmaz.

    Muhammen kıymet bakımından esas alınacak eşik %100, yani 10.000.000 TL’dir; ayrıca kanunun rüçhanlı alacak ve giderlere ilişkin şartları da dikkate alınmalıdır.

    Dolayısıyla düzenlemenin amacı mirasçılardan birinin taşınmazı yarı fiyatına satın almasını sağlamak değildir.

    Amaç, taşınmaz piyasa dışı üçüncü kişilere açılmadan önce mirasçılara gerçek değeri üzerinden kendi aralarında edinme imkanı tanımaktır.

    İlk Artırmada Satış Gerçekleşmezse Ne Olacak?

    Özel artırmanın bir defaya mahsus olması burada önem kazanır.

    Mirasçılar arasında yapılan ilk artırmada kanundaki satış koşulları oluşmazsa ikinci artırmada genel sisteme dönülür.

    İkinci artırmada artık yalnızca mirasçılar arasında satış yapılması şartı bulunmaz.

    Muhammen kıymet bakımından da genel %50 eşiği yeniden uygulanır.

    Dolayısıyla mirasçıların taşınmazı aile içerisinde tutmak istemeleri halinde asıl kritik aşama ilk artırmadır.

    Düzenleme Bir Önalım Hakkı mıdır?

    Kanaatimizce hayır.

    Teknik anlamda önalım hakkı, üçüncü kişiye yapılan bir satışın ardından veya satış ilişkisi çerçevesinde hak sahibine belirli şartlarla taşınmazı edinme imkanı sağlayan farklı bir hukuki kurumdur.

    İİK m.114’te getirilen sistemde ise henüz üçüncü kişiye yapılmış bir satış yoktur.

    Üçüncü kişiler ilk artırmaya zaten alınmamaktadır.

    Bu nedenle düzenlemeyi “mirasçılara yeni bir önalım hakkı getirildi” şeklinde ifade etmek yerine:

    “mirasçıların katılımına özgülenmiş özel birinci artırma”

    olarak nitelendirmek daha doğru görünmektedir.

    Bu terminolojik ayrım yalnızca akademik değildir. Müvekkile sistemin nasıl işlediğini anlatırken de yanlış beklenti yaratılmasını önler.

    Teminat Konusunda da Değişiklik Var

    7589 sayılı Kanun yalnızca miras taşınmazlarını düzenlememiş, elektronik artırmanın teminat sisteminde de değişiklik yapmıştır.

    Satış talep eden ve artırmaya katılmak isteyen alacaklı, artırma süresinin bitiminden önceki iş günü mesai bitimine kadar satışı yapan icra dairesine başvurursa alacağının teminatı karşıladığı miktar kadar teminat göstermek zorunda olmayacaktır.

    Ayrıca Hazine açık artırmalarda teminat göstermekten muaftır.

    (Mevzuat: İİK m.114/7-6, 7589 sayılı Kanun m.1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus şudur:

    Yeni hüküm, mirasçı veya paydaş olmayı tek başına genel bir teminat muafiyeti sebebi haline getirmemiştir.

    Dolayısıyla “mirasçıyım, ilk artırmada teminat yatırmam gerekmiyor” şeklinde otomatik bir sonuç çıkarılmamalıdır. 

    İhaleyi Kazanıp Bedeli Yatırmamanın Sonucu Ağırlaştı

    Kanunun uygulamada önemli sonuç doğurabilecek başka bir değişikliği, en yüksek teklifi verdikten sonra ihale bedelini süresinde yatırmayan kişilere ilişkindir.

    Yeni sistemde en yüksek teklifi veren kişinin ihale bedelini süresinde yatırmaması halinde teminatı iade edilmeyecektir.

    Bunun yanında teklif edilen bedelin %5’i oranında idari para cezası uygulanacaktır.

    İdari para cezası, satışı yapan icra dairesi veya satış memuru tarafından verilecek ve tahsil edilmek üzere ilgili tahsil dairesine bildirilecektir.

    (Mevzuat: İİK m.114/7-9, 7589 sayılı Kanun m.1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Bu değişiklik özellikle yüksek değerli taşınmazlarda küçümsenmemelidir.

    Örneğin 10 milyon TL teklif veren bir kişinin ihale bedelini yatırmaması halinde yalnızca teminat kaybı değil, şartları oluştuğunda 500.000 TL idari para cezası da gündeme gelecektir.

    Dolayısıyla elektronik artırmada verilen teklif artık daha ağır bir mali sorumluluk taşımaktadır.

    Satış İsteyen Alacaklı İçin Daha Ağır Bir Sonuç Var

    Kanun, satış isteyen alacaklının en yüksek teklifi verip ihale bedelini yatırmaması bakımından ayrıca özel bir sonuç öngörmektedir.

    Bu durumda genel yaptırımların yanında muhammen bedelin %10’u satış isteyen alacaklının alacağından mahsup edilir.

    Ayrıca bu satış nedeniyle yapılan giderler borçluya yükletilmez.

    Bu hüküm, özellikle satış isteyen alacaklının artırmaya stratejik veya spekülatif biçimde katılmasının mali sonuçlarını ağırlaştırmaktadır. 

    Geçiş Hükmü: 31 Temmuz 2026’dan Önce İlan Edilmiş Artırmalara Dikkat

    Yeni düzenlemenin devam eden dosyalara uygulanması bakımından kritik ölçüt, ortaklığın giderilmesi davasının açıldığı tarih değildir.

    Satış kararının tarihi de tek başına belirleyici değildir.

    7589 sayılı Kanun’un geçiş hükmüne göre İİK m.114’te yapılan değişiklikler 31 Temmuz 2026 tarihinden önce ilanı yapılmış açık artırmalar hakkında uygulanmaz.

    Dolayısıyla devam eden bir ortaklığın giderilmesi dosyasında önce şu soru sorulmalıdır:

    Açık artırmanın ilanı ne zaman yapıldı?

    İlan 31 Temmuz 2026’dan önce yapılmışsa eski hükümler uygulanmaya devam edecektir.

    İlan bu tarihten sonra yapılmışsa yeni sistem gündeme gelecektir.

    (Mevzuat: 7589 sayılı Kanun Geçici m.1/1, TBMM, çevrimiçi, 16.07.2026, URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm)

    Düzenlemenin Güçlü Tarafı: Aile Taşınmazını Korumak İçin Gerçek Bir Fırsat

    Yeni sistemin en güçlü tarafı açıktır.

    Miras ortaklığında paydaşlardan yalnızca biri ortaklığın giderilmesini talep ettiğinde diğer mirasçılar taşınmazın üçüncü kişiye geçmesini istemese bile satış sürecini bütünüyle engelleyemeyebilir.

    Yeni düzenleme bu mirasçılara taşınmazı üçüncü kişilere açılmadan önce edinme fırsatı vermektedir.

    Özellikle aile konutu, tarım arazisi, kuşaklar boyunca ailede bulunan taşınmaz veya ekonomik ve manevi değeri birlikte bulunan gayrimenkuller bakımından bu imkan pratik önem taşıyabilir.

    Ancak kanun bu korumayı diğer mirasçıların ekonomik menfaatlerini feda ederek sağlamamaktadır.

    Muhammen kıymetin %100’ünün aranması tam olarak bu dengeyi kurmaya yöneliktir.

    Fakat Düzenlemenin Sınırları da Var

    Yeni sistemi “miras taşınmazlarının ailede kalmasını garanti eden düzenleme” olarak sunmak doğru değildir.

    Her şeyden önce mirasçıların taşınmazın muhammen değerini karşılayabilecek ekonomik güce sahip olması gerekir.

    İkinci olarak, mirasçılar arasındaki özel artırma yalnızca bir kez yapılmaktadır.

    Üçüncü olarak, taşınmazda mirasçı olmayan bir üçüncü kişinin mülkiyet hakkının bulunması halinde özel sistem uygulanmayacaktır.

    Dördüncü olarak, ilk artırmada %100 eşiğinin aranması taşınmazın korunmasını sağlarken, finansman imkanları sınırlı mirasçıların artırmaya fiilen katılabilmesini zorlaştırabilir.

    Bu nedenle düzenleme mirasçılara hukuki bir fırsat yaratmaktadır; fakat bu fırsatın ekonomik olarak kullanılabilir olması ayrıca değerlendirilmelidir.

    Bir Başka Tartışma: %100 Eşiği Fazla mı Yüksek?

    Düzenlemenin üzerinde düşünülmesi gereken taraflarından biri de budur.

    Üçüncü kişilerin katılamadığı ilk artırmada muhammen kıymetin %100’ünün aranması, diğer mirasçıların malvarlığı değerinin korunması bakımından anlaşılabilir bir tercihtir.

    Ancak bunun karşı tarafında şu soru bulunmaktadır:

    Taşınmazın aile içerisinde kalmasını amaçlayan bir sistemde, piyasa değerinin tamamının ilk artırmada zorunlu tutulması bu amacın kullanılmasını aşırı derecede güçleştirebilir mi?

    Özellikle çok sayıda mirasçının bulunduğu, taşınmaz değerinin yüksek olduğu veya mirasçıların finansmana erişiminin sınırlı olduğu durumlarda özel artırmanın pratik etkisi azalabilir.

    Buna karşılık daha düşük bir eşik kabul edilmesi halinde de ihaleye üçüncü kişilerin katılamamasından yararlanılarak taşınmazın gerçek değerinin altında mirasçılardan birine geçmesi ve diğer mirasçıların ekonomik kayba uğraması riski doğacaktır.

    Bu nedenle %100 eşiği, düzenlemenin belki de en önemli denge tercihidir.

    Uygulamada sistemin başarısı, bu iki menfaat arasında gerçekten işleyen bir denge oluşturup oluşturmadığına göre değerlendirilecektir.

    Ortaklığın Giderilmesi Davasında Strateji Değişiyor

    Yeni düzenleme yalnızca satış memurluğunun uygulayacağı teknik bir kural değildir.

    Ortaklığın giderilmesi davasının başından itibaren tarafların stratejisini etkileyebilir.

    Taşınmazı aile içerisinde tutmak isteyen mirasçı bakımından artık satış kararına kategorik biçimde karşı çıkmak yerine;

    taşınmazın değerini,

    kendi payını,

    diğer mirasçıların paylarını,

    ilk artırmada gerekli finansmanı,

    teminat yükümlülüğünü

    ve ihale bedelinin ödeme süresini

    önceden hesaplamak gerekebilir.

    Bazen ortaklığın giderilmesi sürecinin kendisi, taşınmazı edinmek isteyen mirasçı açısından kontrollü bir çıkış mekanizmasına dönüşebilir.

    Diğer taraftan taşınmazdan nakit payını almak isteyen mirasçı bakımından da kıymet takdiri çok daha kritik hale gelmiştir.

    Çünkü yalnız mirasçılar arasında yapılan ilk artırmada üçüncü kişilerden gelecek rekabet bulunmadığından, muhammen kıymetin doğru belirlenmesi diğer mirasçıların ekonomik menfaatinin korunmasında merkezi rol oynayacaktır.

    Uygulamacı Açısından Sonuç

    7589 sayılı Kanun’un İİK m.114’te yaptığı değişiklik, ilk bakışta yalnızca “ilk ihaleye mirasçılar katılacak” şeklinde özetlenebilecek bir düzenleme değildir.

    Somut dosyada en az şu hususların birlikte kontrol edilmesi gerekir:

    • Taşınmazın bütün maliklerinin mülkiyeti miras yoluyla edinip edinmediği,
    • mirasçı olmayan üçüncü bir paydaş bulunup bulunmadığı,
    • açık artırma ilanının hangi tarihte yapıldığı,
    • kıymet takdirinin güncelliği ve doğruluğu,
    • ilk artırmada uygulanacak %100 eşiği,
    • teminat yükümlülüğü,
    • ihale bedelinin süresinde yatırılmasının mali sonuçları.

    Bu nedenle yeni dönemde ortaklığın giderilmesi dosyalarında yalnızca “satış olacak mı?” sorusuna odaklanmak yeterli değildir.

    Taşınmazı aile içerisinde tutmak isteyen mirasçı açısından asıl soru şudur:

    “İlk artırmada taşınmazı hangi koşullarla ve hangi mali hazırlıkla edinebilirim?”

    Payının ekonomik karşılığını almak isteyen mirasçı açısından ise soru farklıdır:

    “Özel artırma sistemi içerisinde taşınmazın gerçek değerinin ve benim payımın korunmasını nasıl sağlayabilirim?”

    Yeni İİK m.114 rejimi, ortaklığın giderilmesi satışlarında bu iki menfaat arasındaki dengeyi yeniden kurmaktadır.

    İlgili Mevzuat ve Kaynaklar

    7589 sayılı Kanun – İİK m.114 değişikliği
    Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, TBMM, kabul tarihi 16.07.2026, çevrimiçi.
    URL: https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/b074aa2a-c1eb-4bd5-b5d9-4b61a9ac3924.htm

    7589 sayılı Kanun – Resmî Gazete
    31.07.2026 tarihli ve 33326 sayılı Resmî Gazete, çevrimiçi.
    URL: https://www.resmigazete.gov.tr/

    7589 Sayılı Kanun ile Yargı Mevzuatında Yapılan Başlıca Değişiklikler
    Mondaq, çevrimiçi, Ağustos 2026.
    URL: https://www.mondaq.com/turkey/civil-law/1826256/7589-say%C4%B1l%C4%B1-kanun-ile-yarg%C4%B1-mevzuat%C4%B1nda-yap%C4%B1lan-ba%C5%9Fl%C4%B1ca-de%C4%9Fi%C5%9Fiklikler

    Somut Dosyanız Bakımından İnceleme

    Miras kalan bir taşınmazın ortaklığının giderilmesi, satış sürecinin başlaması veya devam eden bir açık artırmada yeni İİK m.114 hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı konusunda yalnızca tapu kaydına veya dava tarihine bakılarak sağlıklı değerlendirme yapılamaz.

    Mirasçılık belgeleri, güncel tapu kaydı, ortaklığın giderilmesi kararı, kıymet takdiri, satış ilanı ve satış dosyasındaki işlemler birlikte incelenmelidir.

    Özellikle taşınmazı diğer mirasçılardan devralmak veya ilk artırmada edinmek isteyen mirasçıların satış ilanını beklemeden önce hukuki ve mali hazırlık yapması önemlidir.

    Dolğun Hukuk Bürosu, miras ve gayrimenkul uyuşmazlıklarında ortaklığın giderilmesi davaları, miras paylarının devri, satış süreçleri, kıymet takdirine ilişkin uyuşmazlıklar ve elektronik artırma süreçlerinde hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

    İletişim:
    Telefon: 0212 299 44 22
    E-posta: av.muratcandolgun@gmail.com
    Web: dolgun.av.tr

    Bilgi ve Sorumluluk Notu

    Bu yazı genel hukuki bilgilendirme ve akademik değerlendirme amacıyla hazırlanmıştır. Buradaki açıklamalar herhangi bir somut uyuşmazlık bakımından hukuki mütalaa, ihale stratejisi, yatırım tavsiyesi veya belirli bir hukuki işlemin yapılması yönünde öneri niteliğinde değildir.

    Ortaklığın giderilmesi ve satış süreçlerinde uygulanacak hükümler; taşınmazın mülkiyet yapısına, paydaşların sıfatına, mülkiyetin kazanılma şekline, satış ilanının tarihine, kıymet takdirine, taşınmaz üzerindeki sınırlı ayni hak ve takyidatlara ve somut satış dosyasının özelliklerine göre değişebilir.

    Özellikle elektronik artırmalarda verilen tekliflerin mali ve hukuki sonuçları bulunmaktadır. İhale bedelinin süresinde yatırılmaması teminat kaybı ve idari para cezası dahil önemli sonuçlar doğurabileceğinden, yalnızca bu yazıdaki genel açıklamalara dayanılarak artırmaya katılınması veya teklif verilmesi önerilmez.

    Mevzuat ve yargı içtihatlarında sonradan meydana gelebilecek değişiklikler burada yapılan değerlendirmeleri etkileyebilir.

    Web sitesindeki içeriğin okunması, elektronik posta gönderilmesi veya büro ile iletişime geçilmesi tek başına avukat-müvekkil ilişkisi oluşturmaz. Hukuki hizmet ilişkisi, somut dosyanın ayrıca değerlendirilmesi ve taraflar arasında vekalet veya hukuki hizmet ilişkisinin kurulmasıyla başlar.

  • 12. Yargı Paketi Sonrası Birleştirme Kararları ve BAM Kararlarının Temyizi

    12. Yargı Paketi Sonrası Birleştirme Kararları ve BAM Kararlarının Temyizi

    7589 sayılı Kanun ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun kanun yollarına ilişkin bazı hükümlerinde önemli değişiklikler yapıldı. Ancak bu değişiklikleri yalnızca “istinaf ve temyiz sisteminde yenilik” şeklinde okumak, düzenlemenin nedenini ve uygulamadaki etkisini açıklamak bakımından yeterli değildir.

    Yeni hükümlerin önemli bir bölümü, Anayasa Mahkemesinin kanun yolu denetimine erişim konusunda verdiği iki kararın ardından ortaya çıktı.

    Bunlardan ilki davaların birleştirilmesine, ikincisi ise bölge adliye mahkemesinin ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak yeniden esas hakkında hüküm kurduğu durumlarda temyiz hakkına ilişkindir.

    Her iki değişikliğin arkasında da benzer bir sorun bulunmaktadır:

    Bir mahkemenin tarafların yargılamadaki durumunu önemli ölçüde etkileyen kararının etkili bir kanun yolu denetiminin dışında kalması.

    Birleştirme Kararlarında Sorun Neydi?

    HMK m.166 uyarınca, aynı yargı çevresinde bulunan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış ve aralarında bağlantı bulunan davalar birleştirilebilir.

    Eski sistemde ikinci davanın açıldığı mahkemenin verdiği birleştirme kararı, ilk davanın açıldığı mahkemeyi bağlıyordu.

    Ancak önemli bir sorun vardı.

    Birleştirme kararına karşı bağımsız olarak kanun yoluna başvurulamıyor; bu konudaki itiraz ancak esas hükümle birlikte ileri sürülebiliyordu.

    Bunun sonucu olarak bir mahkeme, başka bir mahkemenin verdiği birleştirme kararı nedeniyle kendisine gönderilen davaya bakmak zorunda kalabiliyor; fakat birleştirme kararının hukuka uygunluğu o aşamada üst mahkeme tarafından denetlenemiyordu.

    Anayasa Mahkemesi bu sistemi kanuni hakim güvencesi bakımından sorunlu buldu.

    AYM Kararından Sonra Sistem Nasıl Değişti?

    7589 sayılı Kanun ile HMK m.166 ve m.168 birlikte değiştirildi.

    Yeni sistemin mantığı iki aşamalıdır.

    İlk olarak, aynı yargı çevresinde bulunan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemeleri arasında verilen birleştirme kararına karşı artık esas hükmü beklemeksizin istinaf yoluna başvurulabilir.

    İkinci olarak, ilk davanın açıldığı mahkeme birleştirme kararı verildiği anda değil, birleştirme kararının kesinleşmesinden itibaren bu kararla bağlı hale gelir.

    Bu iki değişiklik birbirinden bağımsız değildir.

    Kanun koyucu önce birleştirme kararını doğrudan denetlenebilir hale getirmiş, ardından diğer mahkemenin bu kararla bağlı olmasını kararın kesinleşmesine bağlamıştır.

    Böylece birleştirme kararının hukuka uygunluğu konusunda önce kanun yolu denetimi yapılabilmesi mümkün hale gelmiştir.

    Uygulamacı İçin Asıl Yenilik: Esas Hükmü Beklememek

    Değişikliğin pratik sonucu burada ortaya çıkıyor.

    Örneğin aynı yargı çevresindeki iki asliye ticaret mahkemesinde görülen iki dava arasında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle ikinci davanın ilk dava ile birleştirilmesine karar verildiğini düşünelim.

    Birleştirmenin hukuka aykırı olduğunu düşünen taraf artık yargılamanın tamamlanmasını beklemek zorunda değildir.

    Birleştirme kararının kendisine karşı istinaf yoluna gidebilir.

    Dolayısıyla avukat bakımından birleştirme kararı artık yalnızca dosyanın hangi mahkemede devam edeceğini gösteren teknik bir ara işlem olarak görülmemelidir.

    Karar tebliğ edildiğinde bağımsız bir kanun yolu değerlendirmesi yapılması gerekir.

    Ayırma Kararlarında Aynı Değişiklik Yapılmadı

    Burada önemli bir ayrım bulunmaktadır.

    Kanun koyucu birleştirme kararlarını bağımsız istinafa açarken ayırma kararları bakımından aynı yolu benimsemedi.

    İlk derece mahkemesinin verdiği ayırma kararına karşı istinaf yoluna ancak esas hükümle birlikte başvurulabilir.

    Bölge adliye mahkemesinin verdiği birleştirme ve ayırma kararlarına karşı temyiz bakımından da esas hükmün beklenmesi gerekir.

    Üstelik birleştirme veya ayırma konusundaki hukuka aykırılık tek başına BAM’da hükmün kaldırılması veya Yargıtayda bozma nedeni oluşturmaz.

    Dolayısıyla yeni rejimde özellikle şu ayrım önemlidir:

    İlk derece mahkemesinin birleştirme kararı → bağımsız istinaf mümkündür.

    İlk derece mahkemesinin ayırma kararı → ancak hükümle birlikte istinaf edilebilir.

    Bu ayrım, kanun yolu süresinin kaçırılmaması bakımından uygulamada önem taşıyacaktır.

    İkinci Önemli Değişiklik: BAM’ın İlk Defa Kurduğu Hükmün Denetlenmesi

    7589 sayılı Kanun’un kanun yolları bakımından daha önemli değişikliği ise HMK m.362’de yapılmıştır.

    Bu değişikliğin anlaşılabilmesi için önce bölge adliye mahkemesinin istinaf incelemesinde verebileceği kararlar arasındaki farkı görmek gerekir.

    BAM, ilk derece mahkemesinin kararını hukuka uygun bularak istinaf başvurusunu reddedebilir.

    Ancak bazı durumlarda istinaf başvurusunu kabul ederek ilk derece mahkemesinin kararını kaldırır ve uyuşmazlığın esası hakkında kendisi yeni bir hüküm kurar.

    İşte tartışma tam olarak burada ortaya çıkmıştır.

    Neden Anayasal Bir Sorun Ortaya Çıktı?

    Eski HMK m.362/1-a uyarınca belirli parasal sınırın altında kalan uyuşmazlıklarda BAM kararları temyiz edilemiyordu.

    Bu kural, BAM’ın yalnızca ilk derece mahkemesinin kararını onayladığı durumlarda değil; ilk derece kararını kaldırıp tamamen farklı bir hüküm kurduğu durumlarda da uygulanabiliyordu.

    Böylece teorik olarak şu durum ortaya çıkabiliyordu:

    İlk derece mahkemesi davayı reddediyor.

    Davacı istinafa başvuruyor.

    BAM istinafı kabul ediyor, ilk derece kararını kaldırıyor ve davayı kabul ediyor.

    Ancak BAM’ın ilk kez kurduğu bu yeni hüküm, parasal kesinlik sınırı nedeniyle Yargıtay tarafından hiç incelenemiyordu.

    Anayasa Mahkemesi 26 Şubat 2026 tarihli kararında bu durumu hükmün denetlenmesini talep etme hakkı bakımından değerlendirdi ve düzenlemeyi istinaf başvurusunun kısmen veya tamamen kabul edildiği durumlar yönünden Anayasa’ya aykırı buldu.

    7589 Sayılı Kanun Ne Getirdi?

    Bu kararın ardından HMK m.362’ye yeni üçüncü fıkra eklendi.

    Yeni sistemde BAM’ın;

    istinaf başvurusunu kısmen veya tamamen kabul etmesi,

    ilk derece mahkemesi kararını kaldırması

    ve

    yeniden esas hakkında karar vermesi

    halinde, temyiz edilebilirlik bakımından özel bir rejim uygulanmaktadır.

    Temel kural şudur:

    BAM tarafından yeniden esas hakkında verilen kararın kabul veya reddedilen kısmı, miktar veya değer itibarıyla HMK m.341/2’deki istinaf parasal sınırının üzerindeyse, karar temyiz edilebilir.

    Bu nokta önemlidir.

    Normal temyiz sınırı ile BAM’ın kaldırma üzerine yeniden esas hakkında verdiği kararlar bakımından getirilen sınır aynı değildir.

    Kanun koyucu burada daha düşük olan istinaf parasal sınırını esas alarak Yargıtay denetiminin alanını genişletmiştir.

    Neden İstinaf Sınırı Esas Alınıyor?

    Düzenlemenin arkasındaki düşünce, BAM’ın bu durumda yalnızca bir denetim mahkemesi gibi hareket etmemesidir.

    İlk derece hükmünü kaldırıp yerine yeni bir hüküm kurduğunda BAM, uyuşmazlık hakkında tarafları doğrudan etkileyen yeni bir karar vermektedir.

    Bu nedenle kanun koyucu, BAM’ın ilk kez kurduğu bu hükmün Yargıtay denetimine erişimini klasik temyiz sınırından daha geniş tutmuştur.

    Başka bir ifadeyle:

    Bir karar ilk defa BAM tarafından kurulmuşsa, tarafların bu yeni hükmü bir üst mahkemeye taşıyabilme imkanının daha geniş olması amaçlanmıştır.

    Bu yaklaşım aynı zamanda Anayasa Mahkemesinin hükmün denetlenmesini talep etme hakkına ilişkin değerlendirmesinin kanuna yansımasıdır.

    Ancak Her Kaldırma Kararı Otomatik Olarak Temyiz Edilebilir Değil

    Yeni düzenleme “BAM ilk derece kararını kaldırdıysa karar mutlaka temyiz edilir” anlamına gelmez.

    Öncelikle BAM’ın yeniden esas hakkında hüküm kurmuş olması gerekir.

    Ardından kararın kabul veya reddedilen kısmının miktar veya değeri kontrol edilmelidir.

    Kanun ayrıca temyiz sınırının altında kalan bazı kararlar bakımından ilk derece mahkemesi kararı ile BAM kararı arasındaki parasal farkı dikkate alan özel bir sınırlama da getirmiştir.

    Dolayısıyla artık BAM kararlarının temyiz edilebilirliği tek bir parasal sınır kontrolüyle belirlenemez.

    Kararın nasıl oluştuğu da incelenmelidir.

    Uygulamada Bir BAM Kararı Geldiğinde Ne Yapılmalı?

    Yeni sistemde bir BAM kararının kanun yolu incelemesi kanaatimizce şu sırayla yapılmalıdır:

    Öncelikle istinaf başvurusunun reddedilip reddedilmediğine bakılmalıdır.

    Başvuru kabul edilmişse, ilk derece hükmünün kaldırılıp kaldırılmadığı belirlenmelidir.

    Kaldırılmışsa BAM’ın dosyayı geri gönderip göndermediği veya kendisinin yeniden esas hakkında hüküm kurup kurmadığı tespit edilmelidir.

    BAM yeniden hüküm kurmuşsa bu kez HMK m.362/3’teki özel temyiz rejimi uygulanmalıdır.

    Son aşamada ise kararın kabul ve ret miktarı, ilgili yılın parasal sınırları ve kanundaki özel istisnalar birlikte değerlendirilmelidir.

    Bu sıra önemlidir. Çünkü yeni düzenlemeden sonra yalnızca uyuşmazlığın toplam değerine bakarak “temyize tabi” veya “kesin” sonucuna ulaşmak hatalı olabilir.

    Karardaki “Kesin” İbaresi Tek Başına Belirleyici Değildir

    Uygulamada kararların hüküm kısmında kanun yoluna ilişkin açıklamalar bulunmaktadır.

    Ancak mahkemenin kararında “kesin” ifadesinin bulunması, kanunen açık olan bir kanun yolunu ortadan kaldırmaz.

    Aynı şekilde yanlışlıkla temyiz yolunun açık olduğunun belirtilmesi de kanunun kesin saydığı bir kararı temyize açık hale getirmez.

    Bu nedenle özellikle 7589 sayılı Kanun sonrasında verilen BAM kararlarında kanun yolu bildiriminin HMK m.362’nin güncel haliyle ayrıca karşılaştırılması gerekir.

    Yeni düzenlemenin henüz çok yeni olması da bu kontrolü daha önemli hale getirmektedir.

    İki Değişikliğin Ortak Noktası: Kararın Denetlenebilirliği

    Birleştirme kararları ile BAM’ın yeniden esas hakkında verdiği kararlar ilk bakışta birbirinden oldukça farklı iki konu gibi görünebilir.

    Ancak 12. Yargı Paketi bakımından bunları aynı başlık altında önemli hale getiren ortak bir düşünce vardır:

    Yargılamanın sonucunu veya görüleceği mahkemeyi önemli biçimde etkileyen bir kararın etkili bir üst mahkeme denetiminden tamamen yoksun bırakılmaması.

    Birleştirme kararında sorun, başka bir mahkemeyi bağlayan kararın bağımsız olarak denetlenememesiydi.

    BAM kararında ise sorun, ilk derece hükmünü ortadan kaldırarak ilk kez yeni bir hüküm kuran istinaf mahkemesi kararının bazı durumlarda Yargıtay denetimine hiç ulaşamamasıydı.

    Her iki konuda da Anayasa Mahkemesi kararları kanun koyucunun müdahalesini tetikledi.

    Bu nedenle 7589 sayılı Kanun’un bu hükümlerini yalnızca teknik bir “kanun yolu değişikliği” olarak değil, mahkeme kararlarının denetlenebilirliği ile kanuni hakim ve hak arama özgürlüğü arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi olarak okumak daha doğru olacaktır.

    Sonuç

    12. Yargı Paketi hukuk yargılamasında bütün istinaf ve temyiz sistemini değiştirmemiştir. Ancak iki önemli noktada mevcut sistemin sınırlarını yeniden çizmiştir.

      Birincisi, aynı yargı çevresindeki aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemeleri arasında verilen birleştirme kararlarının bağımsız olarak istinaf edilebilmesidir. Bunun doğal sonucu olarak ilk davanın açıldığı mahkemenin birleştirme kararıyla bağlı olması da kararın kesinleşmesine bağlanmıştır.

      İkincisi ve uygulamada daha geniş etki doğurabilecek değişiklik ise BAM’ın istinaf başvurusunu kabul ederek ilk derece hükmünü kaldırdığı ve yeniden esas hakkında karar verdiği dosyalarda temyiz imkanının genişletilmesidir.

      Bu nedenle yeni dönemde bir BAM kararını incelerken yalnızca “uyuşmazlığın değeri temyiz sınırını geçiyor mu?” sorusunu sormak yeterli değildir.

      Bundan önce sorulması gereken soru şudur:

      Bölge adliye mahkemesi bu dosyada yalnızca ilk derece kararını mı denetledi, yoksa ilk derece hükmünü kaldırarak uyuşmazlık hakkında yeni bir hüküm mü kurdu?

      Bu ayrım, 7589 sayılı Kanun sonrasında hukuk yargılamasında kanun yolu stratejisinin temel kontrol noktalarından biri haline gelmiştir.


      İlgili Kararlar ve Mevzuat

      Bu yazıda ele alınan değişikliklerin değerlendirilmesinde özellikle aşağıdaki düzenleme ve kararlar önem taşımaktadır:

      • 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.166, m.168 ve m.362
      • 7589 sayılı Kanun
      • Anayasa Mahkemesi, E.2024/237, K.2025/137, 17.06.2025: HMK m.166/1’de yer alan ve birleştirme kararının diğer mahkemeyi doğrudan bağlamasını öngören düzenlemeye ilişkin iptal kararı. Anayasa Mahkemesi, düzenlemeyi özellikle kanuni hakim güvencesi ve birleştirme kararının etkili biçimde denetlenebilmesi yönünden değerlendirmiştir. (Norm Kararlar Bilgi Bankası)
      • Anayasa Mahkemesi, E.2026/49, K.2026/48, 26.02.2026: Bölge adliye mahkemesinin istinaf başvurusunu kabul ederek ilk derece kararını kaldırdığı ve yeniden esas hakkında hüküm kurduğu durumlarda temyiz imkanının sınırlandırılmasına ilişkin karar. Karar, hükmün denetlenmesini talep etme hakkı bakımından önem taşımaktadır. (Norm Kararlar Bilgi Bankası)

      Somut Dosyalar Bakımından Ne Yapılmalı?

      7589 sayılı Kanun sonrasında özellikle birleştirme kararları ile bölge adliye mahkemelerinin verdiği kararların kanun yolu bakımından otomatik biçimde değerlendirilmemesi gerekir.

      Bir dosyada;

      kararın hangi tarihte verildiği, ilk derece veya bölge adliye mahkemesi kararı olup olmadığı, BAM’ın ilk derece kararını kaldırıp kaldırmadığı, yeniden esas hakkında hüküm kurulup kurulmadığı, uyuşmazlığın parasal değeri ve ilgili yılın kanun yolu sınırları ayrı ayrı incelenmelidir.

      Özellikle bir kararın hüküm kısmında “kesin” olduğunun belirtilmiş bulunması, kanun yolu incelemesini sona erdiren tek başına yeterli bir veri değildir. Kanun yolu hakkının bulunup bulunmadığı, yürürlükteki usul hükümleri ve somut kararın niteliği üzerinden ayrıca değerlendirilmelidir.

      Hukuki Değerlendirme ve Başvuru

      Bölge adliye mahkemesi kararınızın temyize açık olup olmadığı, birleştirme veya ayırma kararına karşı hangi aşamada başvuru yapılabileceği ya da 7589 sayılı Kanun’un mevcut dosyanıza etkisi konusunda tereddüt bulunması halinde, karar ve dosya evrakı üzerinden bireysel hukuki inceleme yapılması mümkündür.

      Avukat Murat Can Dolğun, hukuk yargılamasında istinaf ve temyiz süreçleri, kanun yolu stratejisinin belirlenmesi ve yüksek mahkeme başvurularının hazırlanması konularında hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

      Başvuru öncesinde özellikle ilk derece mahkemesi kararı, bölge adliye mahkemesi kararı, tebliğ belgesi ve mevcutsa daha önce sunulmuş kanun yolu dilekçelerinin birlikte iletilmesi, kanun yolu süresi ve başvuru imkanının sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi açısından önemlidir.

      Bilgi ve Sorumluluk Notu

      Bu içerik yalnızca genel hukuki bilgilendirme ve akademik değerlendirme amacıyla hazırlanmıştır. Buradaki açıklamalar herhangi bir somut uyuşmazlık bakımından hukuki görüş, danışmanlık, dava veya kanun yolu stratejisi olarak kabul edilmemelidir.

      Kanun yolu süreleri ve başvuru imkanları; kararın türüne, karar ve tebliğ tarihine, uyuşmazlığın değerine, tarafların taleplerine, geçiş hükümlerine ve somut dosyanın özelliklerine göre değişebilir. Mevzuat ve yargı içtihatlarında sonradan meydana gelebilecek değişiklikler de değerlendirmeyi etkileyebilir.

      Bu nedenle yalnızca bu yazıdaki bilgilere dayanılarak işlem yapılması, dava açılması, kanun yoluna başvurulması veya bir başvurudan vazgeçilmesi önerilmez. Somut dosya bakımından süre ve hak kaybı ihtimali bulunuyorsa ilgili evrakların bir hukukçu tarafından ayrıca incelenmesi gerekir.

      Bu web sitesindeki içeriklerin okunması veya iletişim formu üzerinden bilgi gönderilmesi, tek başına avukat-müvekkil ilişkisi kurmaz. Avukatlık hizmeti ancak somut dosyanın değerlendirilmesi ve taraflar arasında ayrıca vekalet veya hukuki hizmet ilişkisinin kurulmasıyla başlar.

    1. Belirsiz Alacak Davasından Kısmi Davaya: 12. Yargı Paketi Sonrası Dava Stratejisi

      Belirsiz Alacak Davasından Kısmi Davaya: 12. Yargı Paketi Sonrası Dava Stratejisi

      31 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanan 7589 sayılı Kanun ile hukuk yargılamasında alacak davalarının kuruluşunu doğrudan etkileyen önemli bir değişiklik yapıldı. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun belirsiz alacak davasını düzenleyen 107. maddesi yürürlükten kaldırılırken, kısmi davaya ilişkin 109. maddeye yeni bir fıkra eklendi.

      Bu değişiklik ilk bakışta bir dava türünün kaldırılması ve diğerinin kapsamının genişletilmesi şeklinde okunabilir. Ancak uygulamadaki etkisi bundan daha geniştir. Yeni düzenleme; dava açılırken talep sonucunun nasıl belirleneceğini, bilirkişi incelemesi sonrasında talebin nasıl artırılacağını ve özellikle zamanaşımı riskinin nasıl yönetileceğini yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor.

      Belirsiz Alacak Davası Neden Önemliydi?

      Belirsiz alacak davasının temel işlevi, davacının dava açıldığı anda alacağının miktarını veya değerini tam ve kesin olarak belirlemesinin kendisinden beklenemediği durumlarda ortaya çıkıyordu.

      Özellikle zararın veya alacağın gerçek miktarının bilirkişi incelemesi, karşı tarafın kayıtları ya da yargılama sırasında toplanacak deliller sonucunda ortaya çıkabildiği uyuşmazlıklarda bu kurum önemli bir usuli imkan sağlıyordu.

      Tazminat davaları, bazı işçilik alacakları ve hesaplamanın teknik inceleme gerektirdiği uyuşmazlıklar bunun tipik örnekleri arasındaydı.

      7589 sayılı Kanun ise HMK m.107’yi bütünüyle yürürlükten kaldırdı. Dolayısıyla 31 Temmuz 2026 sonrasında açılan davalarda artık HMK anlamında belirsiz alacak davası bulunmuyor.

      Bu noktada değişikliğin yalnızca terminolojik olmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Uygulamacının artık dava açarken farklı bir usul stratejisi kurması gerekiyor.

      Yeni Sistemin Merkezinde Kısmi Dava Var

      Kanun koyucu belirsiz alacak davasını kaldırırken, HMK m.109’da düzenlenen kısmi davaya yeni bir imkan ekledi.

      Yeni hükme göre, alacağın yalnızca bir kısmının dava edildiği durumlarda davacı talebini aynı dava içerisinde bir defaya mahsus olmak üzere ve tahkikat sona erinceye kadar artırabilecek.

      Üstelik bu artırım, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmayacak.

      Bunun pratik sonucu önemlidir.

      Örneğin davacı, miktarı henüz kesin olarak ortaya çıkmamış bir alacağının belirli bir bölümünü dava konusu yapabilir. Yargılama sırasında bilirkişi incelemesi veya diğer deliller sonucunda gerçek alacak miktarı ortaya çıktığında talebini artırabilir.

      Ancak burada önemli bir sınırlama bulunmaktadır:

      Bu imkan aynı dava içerisinde yalnızca bir kez kullanılabilir.

      Dolayısıyla yeni sistem uygulamacıya bir imkan sağlarken, aynı zamanda talep artırımının zamanlamasını dava stratejisinin önemli bir parçası haline getiriyor.

      Talep Artırımında Acele Etmemek Gerekebilir

      Yeni düzenlemenin uygulamada en fazla dikkat gerektiren yönlerinden biri kanaatimizce budur.

      Bir dosyada ilk bilirkişi raporunun alınmış olması, her zaman alacağın nihai miktarının ortaya çıktığı anlamına gelmez. Rapora itiraz edilebilir, ek rapor alınabilir veya yeni deliller sonucunda hesaplama değişebilir.

      Buna karşılık HMK m.109 kapsamında getirilen talep artırma hakkı bir defaya mahsustur.

      Bu nedenle ilk hesaplama ortaya çıkar çıkmaz talebin artırılması her dosyada doğru strateji olmayabilir.

      Uygulamacının;

      • tahkikatın hangi aşamada bulunduğunu,
      • bilirkişi raporunun yeterli olup olmadığını,
      • ek rapor alınma ihtimalini,
      • karşı tarafın rapora yönelik itirazlarını,
      • dosyaya henüz kazandırılmamış delilleri

      birlikte değerlendirmesi gerekir.

      Yeni sistemde mesele yalnızca “talebimi artırabilir miyim?” sorusu değildir.

      Asıl soru, “talebimi ne zaman artırmalıyım?” olacaktır.

      Zamanaşımı Bakımından Önemli Güvence

      Kısmi davanın uygulamadaki en önemli sorunlarından biri, dava edilmeyen bölüm bakımından zamanaşımının devam etmesiydi.

      7589 sayılı Kanun bu konuda önemli bir değişiklik yaptı.

      Yeni HMK m.109/4 uyarınca talep sonradan artırıldığında, artırılan kısım bakımından da zamanaşımı dava tarihinden itibaren kesilmiş sayılacak.

      Bu hüküm, yeni sistemin en önemli unsurlarından biridir.

      Örneğin 1.000.000 TL olduğu düşünülen ancak kesin hesabı henüz yapılamayan bir alacağın 100.000 TL’lik kısmının dava edildiğini varsayalım. Yargılama sonucunda alacağın 850.000 TL olduğunun ortaya çıkması ve talebin kanundaki şartlara uygun şekilde artırılması halinde, artırılan bölüm bakımından zamanaşımının kesilmesi artırım tarihinde değil, ilk davanın açıldığı tarihte gerçekleşmiş kabul edilecektir.

      Böylece kısmi davanın geçmişte yarattığı en önemli risklerden biri önemli ölçüde azaltılmış olmaktadır.

      Kısmi Dava Artık Belirsiz Alacak Davasının Aynısı mı?

      Hayır.

      Yeni düzenlemenin belirsiz alacak davasının gördüğü işlevlerin önemli bir bölümünü kısmi dava üzerinden karşılamaya çalıştığı söylenebilir. Ancak iki kurumun tamamen aynı olduğu sonucuna varmak doğru olmaz.

      Belirsiz alacak davasında davacı, hukuki niteliği itibarıyla alacağının tamamını dava konusu yapmakta; ancak dava başlangıcında bunun miktarını kesin olarak gösterememekteydi.

      Kısmi davada ise davacı, bölünebilir bir alacağın yalnızca belirli bir bölümünü dava etmektedir.

      Dolayısıyla yeni sistemde dava dilekçesinin hazırlanması sırasında hangi miktarın dava konusu edildiğinin ve geriye kalan alacak bölümünün hukuki durumunun açık biçimde ortaya konulması daha da önemli hale gelmektedir.

      Bu ayrım özellikle harç, kesin hüküm, talep sonucu ve vekalet ücreti gibi konularda ileride ortaya çıkabilecek uygulama tartışmaları bakımından gözden kaçırılmamalıdır.

      Dava Dilekçeleri de Yeni Sisteme Göre Kurulmalı

      Değişiklik, yalnızca yargılama sırasında yapılacak işlemleri değil, dava dilekçelerinin hazırlanma biçimini de etkiliyor.

      31 Temmuz 2026 sonrasında açılacak bir alacak davasında artık alışkanlıkla “fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla belirsiz alacak davası” şeklinde bir nitelendirme yapılması mümkün değildir.

      Bunun yerine öncelikle şu sorular cevaplanmalıdır:

      Alacak bölünebilir nitelikte midir? Dava tarihinde hesaplanabilen bölüm nedir? Hangi miktar dava konusu yapılacaktır? Kalan bölümün belirlenmesi için hangi delillerin toplanması gerekmektedir? Talep artırımının hangi aşamada yapılması öngörülmektedir?

      Bu değerlendirme, dava açılmadan önce yapılmalıdır.

      Başka bir ifadeyle yeni düzenleme, talep sonucunun belirlenmesini dava dilekçesinin sonunda yazılan bir rakam olmaktan çıkarıp dava stratejisinin merkezine yerleştirmektedir.

      Eski Dosyalar Bakımından Durum Farklı

      7589 sayılı Kanun’un geçiş hükmü ayrıca önem taşıyor.

      HMK m.107’nin kaldırılması ve HMK m.109’da yapılan değişiklik, 31 Temmuz 2026 tarihinden önce açılmış davalarda uygulanmayacak.

      Dolayısıyla halihazırda görülmekte olan belirsiz alacak davalarının yeni düzenleme nedeniyle kendiliğinden kısmi davaya dönüşmesi söz konusu değildir.

      Bu nedenle uygulamada bir süre iki farklı rejim birlikte varlığını sürdürecektir:

      31 Temmuz 2026’dan önce açılmış davalarda eski hükümler, bu tarihten sonra açılmış davalarda ise yeni sistem esas alınacaktır.

      Özellikle devam eden dosyalarda yalnızca yürürlükteki HMK metnine bakılması bu nedenle yanıltıcı olabilir. Davanın açılış tarihi mutlaka kontrol edilmelidir.

      Uygulamacı Açısından Ne Değişti?

        Eskiden tartışmanın önemli bir bölümü “belirsiz alacak davası mı, kısmi dava mı?” sorusu etrafında şekillenirken, yeni dönemde farklı sorular öne çıkacaktır:

        Alacağın hangi bölümü dava edilmeli? Talep artırımı hangi aşamada yapılmalı? Bilirkişi raporunun kesinleşmesi beklenmeli mi? Bir defalık artırım hakkı ne zaman kullanılmalı?

        Özellikle yüksek miktarlı ticari alacaklar ve tazminat uyuşmazlıklarında bu kararların ekonomik sonuçları da küçümsenmemelidir. Başlangıçta dava edilen miktar harç yükünü etkilerken, talep artırımının zamanlaması ise davacının daha sonra hareket edebileceği alanı doğrudan belirleyebilir.

        Bu nedenle yeni sistemde kısmi dava artık yalnızca “alacağın bir bölümünü dava etmek” şeklinde basit bir usul tercihi olarak değerlendirilmemelidir.

        Sonuç

        7589 sayılı Kanun ile belirsiz alacak davasının kaldırılması, hukuk yargılamasında önemli bir yaklaşım değişikliğine işaret ediyor.

        Kanun koyucu bir taraftan HMK m.107’yi sistemden çıkarırken, diğer taraftan kısmi davada talebin tahkikat sona erinceye kadar bir defaya mahsus artırılmasına ve artırılan kısım bakımından zamanaşımının dava tarihinde kesilmiş sayılmasına imkan tanıdı.

        Yeni düzenleme davacı açısından önemli kolaylıklar sağlıyor. Buna karşılık bir defalık talep artırımı, uygulamacının dosyanın gelişimini daha dikkatli takip etmesini zorunlu kılıyor.

        Bu nedenle 31 Temmuz 2026 sonrasında açılacak alacak davalarında temel mesele artık yalnızca hangi dava türünün seçileceği değildir. Dava edilen miktarın belirlenmesi, delillerin toplanma sırası, bilirkişi incelemesi ve talep artırımının zamanı birlikte düşünülmelidir.

        Kısacası, belirsiz alacak davasının kaldırılmasıyla alacak davalarında strateji ortadan kalkmadı; aksine stratejinin ağırlık merkezi kısmi davaya taşındı.


        Bilgi Notu: Bu yazı genel hukuki bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Somut uyuşmazlıklarda uygulanacak usul hükümleri, davanın açılış tarihi, talebin niteliği, zamanaşımı süresi ve ilgili geçiş hükümleri ayrıca değerlendirilmelidir.

      1. Kalem Personelinin Dosya Üzerinde Kanaat Oluşturması: Somut Bir Olay Üzerinden Yetki Sınırları ve Hukuki Sorumluluk

        Kalem Personelinin Dosya Üzerinde Kanaat Oluşturması: Somut Bir Olay Üzerinden Yetki Sınırları ve Hukuki Sorumluluk

        Bir mahkemede duruşma sırası beklenirken, taraf vekili olarak dosyanın incelenmesi talep edilmiştir. Talep üzerine kalem personeli dosyayı sunmakla birlikte, dosya içeriğine ilişkin ayrıntılı açıklamalarda bulunmuş; taraflar hakkında değerlendirmeler yapmış ve dosyada yer alan vakıalara ilişkin kendi kanaatini açıkça ifade etmiştir.

        Kalem personeli, yalnızca dosya içeriğini aktarmakla kalmamış; “dosyayı çok iyi bildiğini”, “ek inceleme yaptığını”, “ilgili kişinin başka suçlarının da bulunduğunu” ve “dosyada hangi tarafın haklı olduğunun açık olduğunu” ifade etmiştir.

        Bu durum, ilk bakışta münferit bir davranış gibi değerlendirilebilirse de, yargı teşkilatının işleyişi, görev ayrımı ve hukuki güvenlik ilkesi bakımından sistematik olarak incelenmesi gereken bir sorunu ortaya koymaktadır.

        1. Hukuki Çerçeve: Yargı Yetkisi ve Kalem Fonksiyonunun Ayrımı

        Yargılama faaliyeti, Anayasa ve ilgili kanunlar çerçevesinde münhasıran hakim ve Cumhuriyet savcıları tarafından yürütülür. Kalem personeli ise bu sürecin idari ve teknik boyutunu yerine getiren yardımcı kamu görevlileridir.

        Bölge Adliye ve Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Cumhuriyet Başsavcılıkları İdari ve Yazı İşleri Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmelik uyarınca kalem hizmetleri, hakim ve savcı denetimi altında yürütülür. Bu düzenleme, kalemin bağımsız bir değerlendirme mercii olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

        Dolayısıyla kalem personelinin dosya içeriğini analiz etmesi, hukuki nitelendirme yapması veya tarafların haklılık durumuna ilişkin kanaat oluşturması mümkün değildir.

        2. Dosya İnceleme Yetkisi ve Savunma Hakkı

        Ceza muhakemesinde dosya inceleme hakkı, savunma hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu hak, CMK m.153 kapsamında müdafiye tanınmıştır. Avukatlık Kanunu m.46 uyarınca ise avukatlar dava ve takip dosyalarını inceleyebilir.

        Kalem personelinin bu süreçteki rolü, dosyanın incelenmesini sağlamakla sınırlıdır. Kalem, dosya inceleme hakkının kullanımı bakımından bir filtre veya karar mercii değildir.

        Somut olayda ise kalem personeli, dosyayı sunmakla yetinmemiş; dosyanın esası hakkında değerlendirme yaparak, savunma alanına müdahale niteliği taşıyan bir tutum sergilemiştir.

        3. Kanaat Açıklama Yasağı ve Masumiyet Karinesi

        Bir kamu görevlisinin, görev alanı dışında dosyanın esası hakkında değerlendirme yapması, masumiyet karinesi ile bağdaşmaz.

        “Kişinin başka suçlarının olduğu” veya “dosyada kimin haklı olduğunun açık olduğu” yönündeki ifadeler; henüz hüküm kurulmadan önce suçluluk isnadı anlamına gelmekte ve yargılama sürecini etkileme potansiyeli taşımaktadır. Bu tür açıklamalar, yalnızca etik bir sorun değil; aynı zamanda yargılamanın tarafsızlığına gölge düşüren bir davranıştır.

        4. Gizlilik Yükümlülüğü ve Veri Koruma Boyutu

        Ceza muhakemesinde soruşturma evresi gizlidir (CMK m.157). Bu gizlilik yükümlülüğü, yalnızca tarafları değil; kalem personelini de bağlamaktadır.

        Kalem personelinin dosya içeriğini incelemesi ve bu içerikten hareketle üçüncü kişilerle veya taraflarla değerlendirme paylaşması; TCK m.136 kapsamında kişisel verilerin hukuka aykırı olarak paylaşılması, TCK m.258 kapsamında göreve ilişkin sırrın açıklanması, sonuçlarını doğurabilir.

        Ayrıca 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu uyarınca kamu görevlilerinin gizli bilgileri açıklaması yasaktır.

        5. “Ek İnceleme” İddiasının Hukuki Niteliği

        Somut olayda kalem personelinin “dosya üzerinde ek inceleme yaptığı” yönündeki beyanı, hukuki açıdan ayrıca değerlendirilmelidir.

        Kalem personelinin, dosya üzerinde bağımsız inceleme yürütme, Delil değerlendirme, Dosya kapsamını genişletme yetkileri bulunmamaktadır.

        Bu tür bir faaliyet, görev tanımının açık ihlali olup; görevi kötüye kullanma (TCK m.257) kapsamında değerlendirilebilir.

        6. Suç Şüphesi Halinde İzlenmesi Gereken Usul

        Kalem personeli, görev sırasında bir suç işlendiğine dair emare ile karşılaşırsa yapabileceği nedir? Kalem personeli ne soruşturma başlatabilir ne de onun kolluk ve tutma yetkisi vardır, haliyle bu durumu yetkili makamlara bildirmekten başka bir yetkisi yoktur.

        Bu yükümlülük TCK m.278 kapsamında düzenlenmiştir. Ancak tekrar etmek pahasına da olsa, bu durum, kalem personeline soruşturma yapma veya dosya üzerinde değerlendirme yapma veyahut kolluk yetkisi vermez.

        Suç şüphesi halinde yapılması gereken tek işlem, yetkili Cumhuriyet savcısına bildirimde bulunmaktır. Yetki ve talimat zincirine uygun davranmalı ve kendi başına bir hukuki sonuç çıkarma girişiminde bulunmamalı, yetki tecavüzü yapmamalıdır.

        Sonuç

        Somut olayda kalem personelinin sergilediği davranış;

        Görev tanımının aşılması,

        Yargı yetkisine müdahale niteliği taşıması,

        Gizlilik yükümlülüğünün ihlali riski,

        Masumiyet karinesinin zedelenmesi,

        gibi birden fazla hukuki sorunu aynı anda barındırmaktadır.

        Yargı teşkilatında her aktörün kendi görev sınırları içerisinde kalması, yalnızca idari bir düzen meselesi değil; doğrudan adil yargılanma hakkının güvencesidir.

        Kalem personelinin dosya üzerinde kanaat oluşturması, değerlendirme yapması veya bu değerlendirmeyi açıklaması; bireysel bir davranış olarak değil, sistemsel bir risk olarak ele alınmalıdır.

        Saygılarımla

        Murat Can DOLGUN

        İstanbul Barosu Avukatlarından

      2. Almanya’da Yaşayan Türklerin Türkiye’de En Sık Yaşadığı Hukuki Sorun: Miras, Tapu İntikali ve Veraset Süreci

        Almanya’da Yaşayan Türklerin Türkiye’de En Sık Yaşadığı Hukuki Sorun: Miras, Tapu İntikali ve Veraset Süreci

        Almanya’da yaşayan milyonlarca Türk vatandaşı veya mavi kart sahibi için Türkiye ile hukuki bağ çoğu zaman miras kalan taşınmazlar, aile evleri, arsalar ve tarım arazileri üzerinden devam etmektedir. Ancak uygulamada en sık karşılaşılan hukuki problemlerden biri, miras bırakan kişinin vefatından sonra Türkiye’de bulunan taşınmazların hukuki durumunun doğru şekilde yönetilememesidir. Veraset ilamının alınmaması, veraset ve intikal vergisinin süresinde beyan edilmemesi ve tapu intikali işlemlerinin yapılmaması gibi nedenlerle birçok taşınmaz yıllarca muris adına kayıtlı kalmaktadır. Bu durum, hem satış işlemlerini hem de kira gelirlerinin paylaşımını imkânsız hale getirebilmekte, aile içi uyuşmazlıkları da beraberinde getirebilmektedir.

        Almanya’daki Türklerin Türkiye’de karşılaştığı miras uyuşmazlıklarının temel sebeplerinden biri hangi hukukun uygulanacağı konusundaki yanlış bilgilerdir. Pek çok kişi miras bırakan kişinin Almanya’da yaşaması veya vefat etmesi nedeniyle Alman hukukunun uygulanacağını düşünmektedir. Oysa 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 20. maddesine göre miras, kural olarak murisin millî hukukuna tabi olmakla birlikte Türkiye’de bulunan taşınmazlar hakkında Türk hukuku uygulanmaktadır. Bu nedenle Almanya’da yaşayan bir kişinin Türkiye’de bulunan evi, arsası veya diğer taşınmazları bakımından Türk hukuku ve Türk tapu sistemi devreye girer.

        Miras sürecinin ilk adımı veraset ilamı (mirasçılık belgesi) alınmasıdır. Veraset ilamı, murisin mirasçılarının kimler olduğunu ve miras paylarının oranını gösteren resmi belgedir. Türkiye’de bu belge noterlerden veya sulh hukuk mahkemelerinden alınabilmektedir. Almanya’da yaşayan kişiler ise çoğu zaman Alman makamlarından aldıkları belgelerin Türkiye’de doğrudan kullanılabileceğini düşünmektedir. Ancak uygulamada bu belgelerin çoğu zaman Türk mahkemelerince tanınması veya ayrıca Türkiye’de mirasçılık belgesi düzenlenmesi gerekebilmektedir. Bu nedenle yanlış belge ile işlem başlatılması miras sürecinin aylarca uzamasına yol açabilmektedir.

        Bir diğer önemli konu veraset ve intikal vergisidir. Türkiye’de miras yoluyla edinilen taşınmazlar için veraset ve intikal vergisi beyannamesinin belirli süreler içinde verilmesi gerekmektedir. Ölüm Türkiye’de gerçekleşmişse ve mirasçılar yurt dışında bulunuyorsa süre genellikle 6 ay olarak uygulanmaktadır. Ölüm yurt dışında gerçekleşmişse süre farklılık gösterebilmektedir. Bu sürelerin bilinmemesi veya geciktirilmesi ilerleyen aşamalarda vergi yükü ve idari sorunlar doğurabilmektedir. Bu nedenle miras sürecinin vergi boyutunun da erken aşamada ele alınması önemlidir.

        Miras işlemlerinde en çok ihmal edilen adımlardan biri ise tapu intikali işlemleridir. Tapu intikali yapılmadan mirasçılar taşınmaz üzerinde tasarruf edemezler. Satış işlemi yapılamaz, resmi kira sözleşmeleri düzenlenemez ve taşınmaz üzerindeki payların hukuki durumu belirsiz kalır. Tapu intikali için genellikle veraset belgesi, kimlik belgeleri ve bazı durumlarda zorunlu sigorta belgeleri gibi evraklar gerekmektedir. Ayrıca yurt dışında düzenlenen bazı belgelerin Türkiye’de geçerli olabilmesi için apostil veya mahkeme onayı gerekebilmektedir.

        Almanya’da yaşayan mirasçılar için bir diğer zorluk uzaktan işlem yapılmasıdır. Pek çok kişi Türkiye’ye gelmeden işlem yapılamayacağını düşünmektedir. Oysa Türk konsoloslukları aracılığıyla vekâletname düzenlenerek Türkiye’deki bir avukat veya temsilci aracılığıyla miras ve tapu işlemlerinin yürütülmesi mümkündür. Ancak vekâletnamenin kapsamı doğru hazırlanmazsa tapu işlemleri gerçekleştirilememekte ve süreç yeniden başlatılmak zorunda kalabilmektedir.

        Uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir başka sorun ise mirasçıların taşınmazın varlığından veya tapu kaydından haberdar olmamalarıdır. Aile içinde sözlü anlaşmalar yapılması, taşınmazın yıllarca bir mirasçı tarafından kullanılması veya kira gelirlerinin paylaşılmaması gibi durumlar, zaman içinde ciddi hukuki uyuşmazlıklara dönüşebilmektedir. Bu gibi durumlarda ortaklığın giderilmesi davaları, tapu iptal ve tescil davaları veya alacak davaları gündeme gelebilmektedir.

        Sonuç olarak Almanya’da yaşayan Türkler açısından Türkiye’deki en yaygın hukuki sorunlardan biri miras kalan taşınmazların hukuki durumunun doğru yönetilememesidir. Bu süreç yalnızca miras hukuku meselesi değildir; aynı zamanda milletlerarası özel hukuk, vergi hukuku ve tapu hukuku alanlarının birlikte değerlendirilmesini gerektirir. Sürecin doğru planlanması, mirasçıların haklarını koruyabilmesi ve ileride doğabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

        Türkiye’de taşınmazı bulunan veya Türkiye’de miras hakkı doğan Almanya’daki vatandaşların, süreci geciktirmeden hukuki açıdan doğru şekilde yönetmeleri gerekir. Mirasçılık belgesi, vergi beyanı ve tapu intikali işlemlerinin doğru sırayla yapılması hem hak kaybını önleyecek hem de taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkının güvenli şekilde kullanılmasını sağlayacaktır.

        Türkiye’deki miras ve taşınmaz işlemleri hakkında daha fazla bilgi almak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

        Saygılarımla,

        Avukat Murat Can DOLĞUN

        TD Hukuk ve Danışmanlık – dolgun.av.tr

        Whatsapp: +90 507 475 44 22

      3. Kamulaştırmada “Sebep Unsuru”: Kamu Yararı Gerçekten Var mı?

        Kamulaştırmada “Sebep Unsuru”: Kamu Yararı Gerçekten Var mı?

        Kamulaştırma, idarenin özel mülkiyete en ağır müdahalelerinden biridir. Çünkü kamulaştırma işlemi sonucunda bir taşınmazın mülkiyeti malikinden alınarak kamuya geçirilir. Bu nedenle hukuk sistemleri kamulaştırmayı sıkı şartlara bağlamıştır.

        Türk hukukunda kamulaştırmanın en önemli dayanaklarından biri “sebep unsuru”, yani kamulaştırmayı haklı kılan kamu yararı ve kamusal ihtiyaçtır.

        Bu yazıda kamulaştırma işlemlerinde sebep unsurunun ne anlama geldiğini, yargısal denetimde neden kritik olduğunu ve kamulaştırma davalarında nasıl tartışıldığını inceleyeceğiz.

        Kamulaştırma Nedir?

        Kamulaştırma, kamu idarelerinin kamu yararı gereği özel mülkiyette bulunan taşınmazları bedelini ödeyerek mülkiyetine geçirmesidir.

        Türk hukukunda kamulaştırma:

        ~ 1982 Anayasası m.46 2942 sayılı

        ~ Kamulaştırma Kanunu

        ile düzenlenmiştir.

        Kamulaştırma işlemi sonucunda malik ile taşınmaz arasındaki hukuki bağ sona erer ve mülkiyet kamuya geçer. Bu nedenle kamulaştırma, mülkiyet hakkına yapılan en ağır idari müdahalelerden biri olarak kabul edilir. 

        Kamulaştırmanın En Kritik Unsuru: Sebep Unsuru

        İdari işlemlerin klasik olarak 5 unsuru vardır: Yetki – Şekil – Sebep – Konu – Amaç.

        Kamulaştırma işlemlerinde özellikle sebep unsuru büyük önem taşır.

        Sebep unsuru, idareyi o işlemi yapmaya sevk eden hukuki veya fiili nedenleri ifade eder. Başka bir ifadeyle sebep unsuru, kamulaştırmanın neden gerekli olduğunu gösterir. 

        Kamulaştırma bakımından bu sebep genellikle şu kavramlarla ifade edilir: kamu yararı – kamusal ihtiyaç – kamu hizmetinin yürütülmesi.

        Kamu Yararı Olmadan Kamulaştırma Yapılabilir mi?

        Hayır.

        Anayasa ve Kamulaştırma Kanunu’na göre kamulaştırma yalnızca kamu yararının gerektirdiği durumlarda yapılabilir.

        Bu nedenle kamulaştırma işlemlerinde şu soru her zaman sorulur:

        Gerçekten bir kamu yararı var mı?

        Eğer idarenin ileri sürdüğü sebep gerçek değilse güncel değilse kamu hizmetiyle bağlantılı değilse kamulaştırma işlemi hukuka aykırı hale gelir.

        Kamulaştırmada Sebep Unsuru Neden Önemlidir?

        Sebep unsuru yalnızca işlemin başlangıcında değil, tüm süreçte belirleyicidir.

        Sebep unsurunun etkilediği başlıca alanlar şunlardır:

        1. Yetki

        Hangi idarenin kamulaştırma yapabileceği çoğu zaman kamusal ihtiyacın niteliğine bağlıdır.

        2. Konu

        Kamulaştırılacak taşınmazın seçimi, ihtiyaca uygun olmalıdır.

        Örneğin: meydan yapmak için seçilen taşınmaz şehir merkezinden uzaksa, yol için fazla büyüklükte alan kamulaştırılmışsa işlem hukuka aykırı olabilir.

        3. Usul

        Kamulaştırma süreci kamu yararı kararının yetkili idareden usulüne uygun alınmasıyla başlar.

        4. Amaç

        Sebep unsuru aynı zamanda işlemin amacının gerçekten kamu yararı olup olmadığını da ortaya koyar.

        Kamulaştırma Davalarında Sebep Unsuru Nasıl Denetlenir?

        Kamulaştırma işlemleri idari yargı tarafından denetlenir.

        Mahkemeler özellikle şu konuları inceler:

        Kamulaştırma için gerçek bir ihtiyaç var mı?

        Kamulaştırılan taşınmaz bu ihtiyacı karşılamak için gerekli mi?

        Daha az müdahaleci bir yöntem mümkün mü?

        Kamulaştırma ölçülü mü?

        Bu nedenle birçok kamulaştırma davası “kamu yararı gerçekten var mı?” sorusu üzerinden yürütülür.

        Sebepsiz Kamulaştırma Mümkün mü?

        Hukuken mümkün değildir.

        Kamu yararı bulunmadan yapılan kamulaştırmalar: mülkiyet hakkının ihlali sayılır idari işlem iptal edilir idare tazminat sorumluluğu ile karşılaşabilir.

        Bu nedenle sebep unsuru, kamulaştırmanın hukuki meşruiyetinin temelidir.

        Sonuç

        Kamulaştırma, kamu hizmetlerinin yürütülmesi için gerekli bir araç olsa da mülkiyet hakkına ciddi bir müdahaledir.

        Bu nedenle hukuk düzeni kamulaştırmayı kamu yararı, gerçek ihtiyaç ve sıkı yargısal denetim şartlarına bağlamıştır.

        Özellikle kamulaştırma davalarında sebep unsurunun doğru değerlendirilmesi, mülkiyet hakkının korunması idarenin yetkisinin sınırlandırılması hukuka uygun kamu hizmeti yürütülmesi açısından kritik öneme sahiptir.

        Kamulaştırma Davaları Hakkında Hukuki Destek

        Kamulaştırma işlemleri, çoğu zaman teknik ve hukuki açıdan karmaşık süreçler içerir. Eğer taşınmazınız hakkında kamulaştırma kararı alınmışsa veya kamulaştırma bedeli konusunda uyuşmazlık yaşıyorsanız profesyonel hukuki destek almak önemlidir.

        Kamulaştırma hukuku, idare hukuku ve mülkiyet hakkı konularında destek almak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.