Geçtiğimiz günlerde ofise Doç. Dr. Abdurrahman Savaş’ın Roma Hukukundan Günümüze Hukukun Genel İlkeleri(Filiz Kitabevi 2026) adlı kitabını getirdim. Kırmızı kapağıyla masanın üzerinde duruyordu. Ofisteki meslektaşlardan biri kitabı eline aldı, kapağına baktı ve bıyık altından hafif müstehzi bir tebessümle “Roma hukuku… geçip gitmek için verilen ders” dedi. Cümle kısa, tonu ise oldukça tanıdıktı. Fakültede birçok kişinin zihnindeki o klasik yaklaşımın küçük bir özeti gibiydi: Hukukun genel ilkeleri, regulae, küllî kaideler… Bunlar sınavı geçmek için okunur ama gerçek hukuk dediğimiz pratik’in dışında kalır.

Oysa benim fakültedeki yaklaşımım biraz farklıydı. Hukukun genel ilkelerinin okutulduğu herhangi bir dersi her zaman ciddiye alanlardan biriydim. Çünkü daha o yıllarda, hukukun yalnızca maddelerden ibaret olmadığını sezdiren bir tarafı olduğunu hissediyordum. Kanun metinleri değişebilir, içtihatlar dönüşebilir, ama onların temel mantığı daima, hukukçuların elinde yoğrulur. Modern hukuk sistemleri, hukukun genel ilkeleriyle; aslında hakimiyle, avukatıyla aynı zihinsel damar üzerinde yükselir.
Meslek hayatımın çok erken başlangıcında, staj döneminde bunun karşılığını net gördüğüm bir anı var.
Bir dönem ofiste birlikte çalıştığımız stajyer bir meslektaşımız vardı. Kendisi hukukun genel ilkelerine gerçekten hâkim bir hukukçuydu. Bazen şu ilginç durum ortaya çıkardı: Birimiz bir konuya dört gün çalışır, mevzuatı tarar, Yargıtay kararlarını inceler, doktrini didik didik ederek bir dilekçe hazırlar; o ise aynı meseleye çok daha kısa bir sürede bakar ve neredeyse aynı kalitede bir sonuca ulaşırdı. Bir soruyla tüm bildiklerimiz yerle bir edebilir, hiç düşünmediğimiz noktaların tüketilmediğini gösteriverirdi.
İlk başta bunun nasıl mümkün olduğunu anlamakta zorlandım. Sonra fark ettim ki mesele yalnızca bilgi miktarı değildi. Mesele düşünme yöntemi idi. O meslektaşımız meseleye çoğu zaman kanun maddesinden değil, hukuk ilkesinden başlıyordu. Bu ilkeler onun zihninde bir tür navigasyon sistemi gibi çalışıyordu. Dosyanın merkezini çok hızlı bulabiliyordu. Bilhassa duruşma anlarında bu fark daha belirgin olurdu. Dosya bir anda beklenmedik bir noktaya gittiğinde, hâkim beklenmedik bir soru sorduğunda ya da karşı taraf argümanı farklı bir yere çektiğinde, genel ilkeleri daha iyi bilen kişinin refleksi çok daha güçlü oluyordu. Çünkü o kişi yalnızca kanuna değil, hukukun mantığına dayanıyordu.
Bu da doğal olarak başka bir şeye dönüşüyordu: hukukçu sezgisine.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha net görüyorum. Hukukun genel ilkeleri yalnızca akademik bir başlık değildir. Aslında hukuki düşünme mantığının omurgasıdır. Kanunların yazılma biçimi değişebilir ama hukukun içindeki adalet fikri, hakkaniyet arayışı ve temel prensipler çok daha kalıcıdır.
Belki de bu yüzden iyi avukatlar ve hakimler çoğu zaman aynı özellikte birleşir: Kanunu herkes bilebilir ama hukukun mantığını okuyabilmek hukukçuluktur.
Doç. Dr. Abdurrahman Savaş’ın bu kitabı da tam olarak bu damarı hatırlatan bir çalışma. Roma hukukundan İslam hukukuna, Osmanlı küllî kaidelerinden modern Türk hukukuna uzanan bir düşünce hattını gösteriyor. Aslında bize şunu söylüyor: Hukukun bugünkü dili yeni olabilir ama düşüncesi çok eskidir.
Duruşma salonlarında, mevzuat bilgi eksiliğinde, kriz anlarında ve hukuki boşluklarda en güçlü argümanlar kanun maddeleri kadar, hukukun genel ilkelerinden doğar.






















