Blog

  • İdari Yargıda Dava Açma Süreleri (2026 Güncel Rehber)

    İdari Yargıda Dava Açma Süreleri (2026 Güncel Rehber)

    İdari işlemlere karşı açılacak davalarda sürelerin kaçırılması, davanın esastan incelenmeden reddedilmesine yol açabilmektedir. Bu nedenle idari yargıda dava açma sürelerinin doğru bilinmesi, hak kaybı yaşanmaması açısından büyük önem taşır.

    Bu yazımızda, idari yargıda genel ve özel dava açma sürelerini, güncel mevzuat çerçevesinde özetliyoruz.

    İdari Yargıda Genel Dava Açma Süreleri

    İdari yargıda temel dava açma süreleri şu şekildedir:

    Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalarda genel dava açma süresi 60 gündür.

    İdare mahkemelerinde açılacak davalarda da genel süre 60 gündür.

    Vergi mahkemelerinde açılacak davalarda ise genel süre 30 gündür.

    Bu süreler, işlemin kişiye tebliğinden, ilanından veya öğrenilmesinden itibaren işlemeye başlar.

    Özel Düzenlemelere Tabi Dava Açma Süreleri

    Bazı idari işlemler için özel süreler öngörülmüştür. En sık karşılaşılan örnekler şunlardır:

    Yabancılar Hukuku Kapsamında

    Sınır dışı etme kararlarına karşı dava açma süresi 7 gündür.

    Uluslararası koruma başvurularının reddine karşı açılacak davalarda süre 15 gündür.

    Bu alanda süreler oldukça kısa olduğundan, gecikme telafisi mümkün olmayan hak kayıplarına yol açabilir.

    Kentsel Dönüşüm ve Afet Mevzuatı

    6306 sayılı Kanun kapsamında alınan kararlara karşı dava açma süresi 30 gündür.

    Acele kamulaştırma işlemlerine karşı açılacak davalarda da süre 30 gündür.

    Bu işlemler genellikle mülkiyet hakkını doğrudan etkilediği için hızlı hareket edilmesi gerekir.

    Çevre Hukuku ve ÇED Kararları

    Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sonucunda verilen kararlara karşı dava açma süresi 30 gündür.

    Çevre Kanunu kapsamında uygulanan idari yaptırımlarda da süre 30 gündür.

    Sosyal Güvenlik ve İdari Para Cezaları

    SGK tarafından verilen idari para cezalarına karşı dava açma süresi 30 gündür.

    Yapı denetimi ve imar uygulamalarına ilişkin idari cezalarda süre çoğunlukla 15 gündür.

    Tüketici ve Ticaret Hukuku

    Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamında verilen idari yaptırımlara karşı dava açma süresi 30 gündür.

    Tütün, alkol ve benzeri piyasa düzenlemelerine ilişkin yaptırımlarda süre 15 gündür.

    Sürelerin Hesaplanmasına İlişkin Genel Kurallar

    İdari yargıda süre hesabı yapılırken şu esaslar uygulanır:

    Süreler, tebliğ, ilan veya yayım tarihini izleyen günden itibaren başlar.

    Hafta sonları ve resmi tatiller süreye dahildir.

    Ancak sürenin son günü resmi tatile denk gelirse, süre takip eden ilk iş günü sona erer.

    Bu nedenle dava açma süresi hesaplanırken takvim dikkatle incelenmelidir.

    Süre Kaçırılırsa Ne Olur?

    İdari yargıda dava açma süresi hak düşürücü niteliktedir. Süre geçtikten sonra açılan davalar:

    Esas incelemesi yapılmadan reddedilir,

    Hak arama imkânı büyük ölçüde ortadan kalkar,

    Telafisi çoğu zaman mümkün olmaz.

    Bu nedenle sürelerin takibi, dava sürecinin en kritik aşamasıdır.

    İdari Davalarda Hukuki Destek Neden Önemlidir?

    İdari işlemler çoğu zaman karmaşık mevzuata dayanır. Yanlış süre hesabı, yanlış dava türü veya hatalı dilekçe hazırlanması, davanın kaybedilmesine yol açabilir.

    Profesyonel hukuki destek ile:

    Süreler doğru şekilde hesaplanır,

    Usul hatalarının önüne geçilir,

    Hak kaybı yaşanmadan dava süreci yürütülür,

    En etkili hukuki strateji belirlenir.

    TD Hukuk ve Danışmanlık Olarak Hizmetlerimiz

    TD Hukuk ve Danışmanlık olarak;

    İdari iptal davaları,

    Tam yargı davaları,

    Sınır dışı ve ikamet uyuşmazlıkları,

    Kamulaştırma ve kentsel dönüşüm davaları,

    ÇED ve çevre davaları,

    İdari para cezalarına itirazlar

    alanlarında müvekkillerimize kapsamlı hukuki danışmanlık sunmaktayız.

    Sonuç

    İdari yargıda dava açma süreleri, davanın kaderini belirleyen en önemli unsurlardan biridir. Sürenin kaçırılması halinde, haklı olsanız dahi davanız reddedilebilir.

    Bu nedenle idari bir işlemle karşılaştığınızda vakit kaybetmeden hukuki destek almanız büyük önem taşır.

    Haklarınızı güvence altına almak için süreci uzman bir avukatla yürütmeniz her zaman en doğru tercihtir.

    📌 İletişim

    Av. Murat Can Dolğun

    TD Hukuk ve Danışmanlık

    🌐 http://www.td-lawfirm.com

    📧 av.muratcandolgun@gmail.com

    📞 0 21 22 99 44 22| 0507 475 44 22

  • Men-i Müdahale ve Ecrimisil Davası Nedir? Aralarındaki Farklar, Şartlar ve Uygulama Rehberi

    Men-i Müdahale ve Ecrimisil Davası Nedir? Aralarındaki Farklar, Şartlar ve Uygulama Rehberi

    Taşınmaz hukukunda en sık karşılaşılan uyuşmazlıkların başında haksız kullanım gelir. Bir taşınmazın malikinin rızası dışında kullanılması durumunda başvurulan iki temel hukuki yol vardır: men-i müdahale davası ve ecrimisil davası. Bu iki dava türü çoğu zaman birlikte gündeme gelir; ancak amaçları, şartları ve sonuçları bakımından birbirinden farklıdır.

    Bu yazıda men-i müdahale ve ecrimisil davalarının farklarını, paylı mülkiyet ve miras ortaklığı durumlarında nasıl uygulandığını ve intifadan men şartının ne zaman gerektiğini ayrıntılı şekilde ele alıyoruz.

    Men-i Müdahale Davası Nedir?

    Men-i müdahale davası, taşınmaza yönelik haksız el atmanın sona erdirilmesi amacıyla açılan ayni nitelikte bir davadır. Dayanağını Türk Medeni Kanunu’nun mülkiyet hakkını koruyan hükümlerinden alır. Bu davada amaç tazminat almak değil, devam eden müdahalenin kaldırılmasını sağlamaktır.

    Müstakil mülkiyette malik, haksız zilyede karşı taşınmazın tamamı yönünden dava açabilir. Paylı mülkiyette bir paydaş üçüncü kişiye karşı taşınmazın tamamı için men-i müdahale talep edebilir; ancak diğer paydaşa karşı açılan dava pay oranı ile sınırlı değerlendirilir. El birliği mülkiyetinde ise mirasçılardan biri üçüncü kişiye karşı dava açabilir, diğer mirasçılara karşı ise miras hissesi oranında talepte bulunabilir.

    Men-i müdahale davasında intifadan men şartı aranmaz. Müdahalenin varlığı ve hukuka aykırılığı yeterlidir.

    Ecrimisil Davası Nedir?

    Ecrimisil, bir taşınmazın haksız şekilde kullanılması nedeniyle mahrum kalınan kullanım bedelinin tazmini anlamına gelir. Uygulamada “haksız işgal tazminatı” olarak da bilinir. Bu dava geçmiş döneme ilişkin zararın karşılanmasını hedefler.

    Müstakil mülkiyette malik, haksız zilyetten taşınmazın tamamı için ecrimisil talep edebilir. Paylı mülkiyette paydaş, üçüncü kişiye karşı pay oranında ecrimisil talep eder. Eğer taşınmazı bir paydaş tek başına kullanıyorsa, diğer paydaşların ecrimisil talep edebilmesi için çoğu durumda intifadan men şartının gerçekleşmiş olması gerekir.

    El birliği mülkiyetinde mirasçılar arasında açılan ecrimisil davalarında da genellikle intifadan men aranır. Ancak taşınmazın üçüncü kişi tarafından kullanılması hâlinde bu şart çoğu zaman uygulanmaz.

    Mahkeme, ecrimisil miktarını belirlerken taşınmazın bulunduğu bölgedeki kira rayiçlerini, kullanım süresini ve taşınmazın niteliğini dikkate alır. Genellikle bilirkişi incelemesi yapılır.

    İntifadan Men Şartı Nedir?

    İntifadan men, taşınmazı kullanan kişiye artık kullanım hakkının bulunmadığının açıkça bildirilmesidir. Noter ihtarnamesi, yazılı bildirim veya dava açılması bu şartın gerçekleşmesini sağlayabilir.

    Paydaşlar ve mirasçılar arasındaki ecrimisil davalarında bu şart kritik öneme sahiptir. Uygulamada en sık yapılan hatalardan biri, intifadan men gerçekleşmeden ecrimisil talep edilmesidir. Bu durum davanın reddine yol açabilmektedir.

    Men-i Müdahale ve Ecrimisil Birlikte Açılabilir mi?

    Evet. Taşınmaz hâlen haksız şekilde kullanılıyorsa men-i müdahale talep edilir; geçmiş kullanım nedeniyle zarar doğmuşsa aynı dava dilekçesinde ecrimisil de istenebilir. Uygulamada bu iki talebin birlikte ileri sürülmesi oldukça yaygındır ve hak kaybını önler.

    Zamanaşımı ve Süreler

    Ecrimisil talepleri için geriye dönük olarak beş yıllık süre dikkate alınır. Men-i müdahale davasında ise müdahale devam ettiği sürece dava açılabilir. Ancak delillerin zamanında toplanması önemlidir.

    Uygulamada Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

    Paylı ve el birliği mülkiyetinde dava açmadan önce mülkiyet türünün doğru tespit edilmesi gerekir. Tüm paydaşların davaya dahil edilip edilmeyeceği somut olaya göre değerlendirilmelidir. Taşınmazın kullanım biçimi, kira getirisi, fiili durum ve önceki yazışmalar dosya açısından belirleyici olur.

    Yanlış dava türü seçilmesi veya intifadan men şartının göz ardı edilmesi ciddi hak kaybına yol açabilir.

    Sonuç

    Men-i müdahale ve ecrimisil davaları, mülkiyet hakkının etkin korunmasını sağlayan iki önemli hukuki araçtır. Ancak her taşınmaz uyuşmazlığı kendi içinde değerlendirilmelidir. Özellikle paylı mülkiyet ve miras ortaklığı bulunan dosyalarda stratejik dava planlaması büyük önem taşır.

    Taşınmazınızın haksız kullanımı söz konusuysa veya ecrimisil talebinde bulunmayı düşünüyorsanız hukuki değerlendirme yapılması sürecin doğru yönetilmesi açısından önemlidir.

    İlgili Yazılar

    Taşınmaz hukukuna ilişkin diğer makalelerimizi de inceleyebilirsiniz:

    Tapu İptal ve Tescil Davası Nedir?

    Ortaklığın Giderilmesi (İzale-i Şuyu) Davası

    Paylı Mülkiyette Hak ve Yükümlülükler

    İletişim

    Av. Murat Can Dolğun

    TD Hukuk ve Danışmanlık

    İstanbul Dünya Ticaret Merkezi – Bakırköy / İstanbul

    Telefon: 0212 299 44 22

    Mobil: 0507 475 44 22

    Web: https://td-lawfirm.com

    E-posta: av.muratcandolgun@gmail.com

  • Müvekkilin Yapay Zekâ Kullanımı Avukat–Müvekkil Gizliliğini Zedeler mi?

    Müvekkilin Yapay Zekâ Kullanımı Avukat–Müvekkil Gizliliğini Zedeler mi?

    İlgili Kanun Hükümleri

    Avukatlık Kanunu m. 36

    Avukatlar, kendilerine tevdi edilen veya görevleri dolayısıyla öğrendikleri sırları, kanunen yetkili merciler dışında açıklayamazlar.”

    Bu hüküm uyarınca avukat, müvekkiline ait her türlü bilgiyi gizli tutmakla yükümlüdür.

    Ceza Muhakemesi Kanunu m. 154/1

    Şüpheli veya sanık, müdafii ile her zaman ve başkalarının duyamayacağı şekilde görüşebilir. Bu görüşmeler denetime tabi tutulamaz.”

    Bu düzenleme, avukat–müvekkil arasındaki iletişimin mutlak gizliliğini güvence altına almaktadır.

    Ceza Muhakemesi Kanunu m. 130/1

    “Avukat ile müvekkili arasındaki meslekî ilişkiye ait belge ve dosyalar, mühürlenir ve hâkim kararı olmaksızın incelenemez.”

    Bu hüküm, savunmaya ilişkin belgelerin korunmasını amaçlamaktadır.

    Ceza Muhakemesi Kanunu m. 46/1

    “Avukatlar, meslekleri sebebiyle öğrendikleri sırlar hakkında tanıklıktan çekinebilirler.”

    Bu madde, meslek sırrının yargılama sürecinde de korunmasını sağlamaktadır.

    Kişisel Verilerin Korunması Kanunu m. 8

    “Kişisel veriler, ilgili kişinin açık rızası olmaksızın üçüncü kişilere aktarılamaz.”

    KVKK m. 9

    “Kişisel veriler, ilgili kişinin açık rızası olmaksızın yurt dışına aktarılamaz.”

    Yapay zekâ platformlarının önemli bir kısmı yurt dışı merkezlidir ve bu hükümler bakımından veri aktarımı riski doğurmaktadır.

    Hukuki Değerlendirme

    Yukarıda yer verilen hükümlerden açıkça görüldüğü üzere, Türk hukukunda avukat–müvekkil iletişimi ve savunmaya ilişkin belgeler güçlü bir gizlilik rejimi altında korunmaktadır. Bu koruma, bilginin avukat ile müvekkil arasında kalması şartına dayanmaktadır.

    Ancak müvekkilin, dilekçe taslaklarını, savunma notlarını veya hukuki değerlendirmeleri tüketici tipi yapay zekâ sistemlerine aktarması hâlinde, bu bilgiler üçüncü kişilere açılmış sayılabilmektedir. Bu durumda CMK m.154 ve m.130 ile sağlanan güvencelerin fiilen zayıflaması söz konusu olmaktadır.

    ABD’de United States v. Heppner Kararının Önemi

    10 Şubat 2026 tarihli United States v. Heppner kararında New York Güney Bölge Mahkemesi, sanığın savunmaya ilişkin içerikleri kendi iradesiyle yapay zekâ platformuna aktardığını, bu sistemin avukat statüsünde olmadığını ve gizli muhatap sayılamayacağını tespit etmiştir.

    Mahkeme, bu nedenle söz konusu belgelerin üçüncü kişiye açıklanmış sayılacağını ve avukat–müvekkil gizliliği ile dava hazırlık ürünü korumasından yararlanamayacağını kabul etmiştir.

    Bu yaklaşım, dijital araçların bilinçsiz kullanımının savunma hakkını zedeleyebileceğini göstermektedir.

    Sonuç

    Türk hukukunda avukat–müvekkil gizliliği güçlü biçimde korunmaktadır. Ancak bu koruma, bilginin avukat–müvekkil hattında kalmasına bağlıdır.

    Müvekkilin hukuki belgeleri yapay zekâ sistemlerine aktarması hâlinde:

    – Gizlilik zayıflayabilir,

    – Belgeler delil niteliği kazanabilir,

    – Savunma hakkı zarar görebilir.

    Bu nedenle hukuki içeriklerin üçüncü platformlarla paylaşılması, mutlaka avukatın bilgisi ve denetimi altında yapılmalıdır.

    İletişim

    Yapay zekâ kullanımı, veri güvenliği ve avukat–müvekkil gizliliği kapsamında doğabilecek hukuki riskler hakkında danışmanlık almak ve dosyanıza özel değerlendirme yapılmasını sağlamak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

    Ceza hukuku, dijital deliller, veri güvenliği ve savunma stratejileri alanlarında müvekkillerimize etkin ve güvenilir hukuki destek sunmaktayız.

  • Avukatlar Müvekkil Belgelerini Yapay Zekaya İnceletebilir mi?

    Avukatlar Müvekkil Belgelerini Yapay Zekaya İnceletebilir mi?

    Yapay zeka araçlarının hukuk pratiğinde yaygınlaşmasıyla birlikte, avukatların müvekkillerinden gelen belge ve bilgileri bu sistemler aracılığıyla analiz ettirmesi giderek artmaktadır. Ancak bu uygulama, meslek sırrı, veri güvenliği ve cezai sorumluluk bakımından dikkatle değerlendirilmelidir.

    Avukatın yapay zeka kullanımı ile müvekkilin kullanımı arasında hukuken önemli farklar bulunsa da, avukat açısından da mutlak bir güvenli alan söz konusu değildir.

    Avukatlık Kanunu m. 36 Açısından Değerlendirme

    Avukatlık Kanunu’nun 36. maddesi uyarınca avukat, mesleki faaliyet sırasında öğrendiği tüm bilgileri gizli tutmakla yükümlüdür.

    Bu yükümlülük yalnızca bilgiyi açıklamamayı değil, üçüncü kişilerin erişimine açmamayı da kapsar.

    Müvekkile ait belgelerin, denetimi avukatın elinde olmayan yapay zekâ sistemlerine aktarılması, meslek sırrının dolaylı biçimde ihlali olarak değerlendirilebilir.

    Bu durum, disiplin sorumluluğu doğurabilecek niteliktedir.

    CMK m. 154 ve m. 130 Kapsamında Riskler

    CMK m.154, müdafi ile müvekkil arasındaki yazışmaların denetime tabi tutulamayacağını düzenler. CMK m.130 ise meslekî belgelerin korunmasına yöneliktir.

    Ancak bu güvenceler, bilgilerin avukatın denetimi altında kalmasına bağlıdır.

    Eğer belgeler üçüncü bir dijital sistemin altyapısına yüklenirse, bu koruma mekanizması fiilen zayıflamaktadır.

    İleride yapılacak dijital incelemelerde, bu sistemlerde tutulan verilerin ele geçirilmesi ihtimali doğabilir.

    KVKK Açısından Veri Aktarımı Sorunu

    Müvekkil belgeleri çoğu zaman kişisel veri ve özel nitelikli kişisel veri içermektedir.

    KVKK m.8 ve m.9 uyarınca, bu verilerin üçüncü kişilere veya yurt dışına aktarımı açık rıza veya kanuni şartlara bağlıdır.

    Birçok yapay zeka platformunun sunucuları yurt dışında bulunduğundan, bu tür kullanım veri aktarımı sayılabilir ve idari yaptırım riski doğurabilir.

    Ceza Hukuku Açısından Olası Sorumluluk

    Avukatın, müvekkile ait gizli bilgileri gerekli özeni göstermeden üçüncü sistemlere aktarması hâlinde:

    TCK m.136 (kişisel verilerin hukuka aykırı olarak verilmesi),

    TCK m.258 (göreve ilişkin sırrın açıklanması)

    kapsamında cezai sorumluluk tartışması gündeme gelebilir.

    Her somut olayda kast ve ihmal unsurları ayrıca değerlendirilir.

    Ne Zaman Daha Güvenli Sayılabilir?

    Avukatın yapay zeka kullanımının daha düşük riskli kabul edilebilmesi için bazı şartların birlikte sağlanması gerekir:

    Kullanılan sistemin kurumsal ve kapalı altyapıya sahip olması,

    Verilerin üçüncü kişilerle paylaşılmaması,

    Eğitim amacıyla kullanılmaması,

    Saklama süresinin sınırlı olması,

    Müvekkilin açık ve bilgilendirilmiş rızasının alınması.

    Bu koşullar sağlanmadan yapılan kullanım, hukuki sorumluluk doğurma ihtimalini artırır.

    Avukatın Yapay Zeka Kullanımı ile Mesleki Özen Yükümlülüğü

    Avukat, Avukatlık Kanunu ve meslek kuralları gereği “özen yükümlülüğü” altında faaliyet gösterir.

    Bu yükümlülük, teknolojik araçların kullanımında da geçerlidir.

    Yanlış veya denetimsiz yapay zekâ çıktılarının kullanılması, hatalı hukuki yönlendirmeye ve mesleki sorumluluğa yol açabilir.

    Sonuç

    Avukatlar, müvekkillerine ait belgeleri yapay zeka araçlarıyla inceletebilir; ancak bu kullanım mutlak biçimde serbest değildir.

    Kontrolsüz, şeffaf olmayan ve veri politikası belirsiz sistemlerin kullanımı;

    Meslek sırrının ihlali,

    KVKK yaptırımları,

    Ceza sorumluluğu,

    Disiplin soruşturması

    risklerini beraberinde getirebilir.

    Bu nedenle yapay zekâ, hukuki değerlendirmede yardımcı bir araç olarak görülmeli; müvekkil verilerinin korunması ise her zaman birinci öncelik olmalıdır.

  • Terörün Finansmanı Suçu Nedir? (Türk Hukuku ve Milletlerarası Düzenlemeler Işığında)

    Terörün Finansmanı Suçu Nedir? (Türk Hukuku ve Milletlerarası Düzenlemeler Işığında)

    Terörle mücadelede yalnızca güvenlik önlemlerine odaklanmak yeterli değildir. Terör örgütlerinin faaliyetlerini sürdürebilmesinin temelinde güçlü finansal ağlar bulunmaktadır. Bu nedenle günümüzde terörle mücadelenin en önemli unsurlarından biri, örgütlerin mali kaynaklarının engellenmesidir. Terörün finansmanı suçu, hem ulusal hem de uluslararası hukukta bu amaca hizmet eden temel düzenlemelerden biridir.

    Bu yazıda, terörün finansmanı kavramı, Türk hukukundaki düzenlemeler, uluslararası uygulamalar ve mukayeseli hukuk örnekleri bütüncül bir bakış açısıyla ele alınmaktadır.

    Terörün Finansmanı Kavramı

    Terörün finansmanı, terör eylemlerinin gerçekleştirilmesi veya örgütsel faaliyetlerin sürdürülmesi amacıyla maddi kaynak sağlanmasıdır. Bu destek, doğrudan para transferi şeklinde olabileceği gibi, ticari faaliyetler, bağışlar veya hizmet sunumu yoluyla da gerçekleşebilir.

    Önemli olan husus, sağlanan kaynağın terör faaliyetlerine hizmet edecek biçimde kullanılmasıdır. Kaynağın yasal veya yasa dışı olması, suçun oluşması bakımından tek başına belirleyici değildir.

    Türk Hukukunda Terörün Finansmanı Suçu

    Türk hukukunda terörün finansmanı, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesi kapsamında bağımsız bir suç olarak düzenlenmiştir.

    Bu hükme göre, terör örgütlerine bilerek ve isteyerek fon sağlayan kişiler, söz konusu fon henüz kullanılmamış olsa bile cezai sorumluluk altına girmektedir. Böylece kanun koyucu, tehlike aşamasında müdahaleyi mümkün kılarak önleyici bir yaklaşım benimsemiştir.

    Fail bakımından herhangi bir sınırlama bulunmamaktadır. Örgüt üyesi olmayan kişiler de finansman sağladıkları takdirde bu suçtan sorumlu tutulabilmektedir.

    Fon Kavramı ve Suçun Konusu

    Terörün finansmanı suçunun maddi konusunu “fon” oluşturmaktadır. Fon kavramı, yalnızca nakit parayı değil, ekonomik değeri bulunan her türlü mal, hak ve menfaati kapsamaktadır.

    Bu nedenle ayni yardımlar, alacak hakları, ticari kazançlar veya dolaylı ekonomik katkılar da suçun kapsamında değerlendirilebilir. Ancak doğrudan örgüte araç-gereç veya personel temin edilmesi, şartlarına göre farklı suç tipleri kapsamında ele alınabilmektedir.

    Terör Örgütlerinin Mali Kaynakları

    Terör örgütleri, faaliyetlerini sürdürebilmek için çeşitli finansman yöntemlerinden yararlanmaktadır. Uygulamada en sık karşılaşılan kaynaklar şunlardır:

    Sempatizanlardan toplanan bağışlar,

    Uyuşturucu ve kaçakçılık gibi suçlardan elde edilen gelirler,

    Yasal görünümlü ticari işletmeler,

    Bazı durumlarda yabancı devlet veya yapıların sağladığı destekler.

    Bu çok yönlü finansman sistemi, örgütlerin mali faaliyetlerinin tespit edilmesini zorlaştırmakta ve soruşturma süreçlerini karmaşık hâle getirmektedir.

    Terörün Finansmanı ile Kara Para Aklama Arasındaki İlişki

    Terörün finansmanı ile kara para aklama suçları arasında önemli bir bağlantı bulunmaktadır. Ancak her iki suçun odak noktası farklıdır.

    Kara para aklamada temel amaç, suçtan elde edilen gelirlerin yasal görünüm kazanmasıdır. Terörün finansmanında ise esas olan, paranın hangi amaçla kullanıldığıdır.

    Bu nedenle yasal yollardan kazanılmış paraların terör faaliyetlerinde kullanılması da suç teşkil edebilmektedir.

    Uluslararası Hukukta Terörün Finansmanıyla Mücadele

    Terörün finansmanıyla mücadele, büyük ölçüde uluslararası iş birliğine dayanmaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları ve Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Sözleşmesi, bu alandaki temel düzenlemeleri oluşturmaktadır.

    Ayrıca FATF tarafından yayımlanan tavsiyeler, bankalar ve finans kuruluşlarına “müşterini tanı”, şüpheli işlem bildirimi ve risk analizi gibi yükümlülükler getirmiştir.

    Bu düzenlemeler sayesinde küresel ölçekte mali denetim mekanizmaları güçlendirilmiştir.

    Mukayeseli Hukukta Terörün Finansmanı

    Farklı ülkelerde terörün finansmanı suçu, iki temel yöntemle düzenlenmektedir.

    Bazı ülkeler bu suçu doğrudan ceza kanunlarında düzenlemiştir. Bazı ülkeler ise özel kanunlar yoluyla ayrı bir sistem oluşturmuştur.

    Amerika Birleşik Devletleri’nde “maddi destek” kavramı geniş yorumlanmakta ve ağır cezalar uygulanmaktadır. Birleşik Krallık’ta ise şüpheli işlemleri bildirmemek dahi cezai sorumluluk doğurabilmektedir.

    Terörün Finansmanı Suçunda Yaptırımlar

    Türk hukukunda terörün finansmanı suçu, ağır yaptırımlara bağlanmıştır. Bu kapsamda;

    Uzun süreli hapis cezaları,

    Malvarlığına el koyma,

    Müsadere,

    Geniş soruşturma yetkileri

    uygulanabilmektedir.

    Ayrıca iştirak hükümleri çerçevesinde dolaylı destek sağlayan kişiler de sorumlu tutulabilmektedir.

    Sonuç

    Terörle mücadelede kalıcı başarı, yalnızca güvenlik güçlerinin faaliyetleriyle değil, finansal denetim sistemlerinin etkinliğiyle mümkündür.

    Terör örgütlerinin mali kaynaklarının kesilmesi, hem kamu güvenliğinin sağlanması hem de toplumsal huzurun korunması açısından hayati öneme sahiptir. Bu nedenle bireylerin, şirketlerin ve finans kuruluşlarının hukuki sorumluluklarının bilincinde hareket etmesi gerekmektedir.

    Yararlanılan Kaynaklar

    Brisard, J. C. (2002). Terrorism Financing Roots and Trends.

    Cassella, S. D. (2003). Terrorism and the Financial Sector.

    Değirmenci, O. (2007). Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama Suçu.

    Değirmenci, O. (2008). Mukayeseli Hukuk ve Türk Hukukunda Terörün Finansmanı Suçu.

    Gottselig, G. – Gleason, P. (2003). Suppressing the Financing of Terrorism.

    Shelley, L. (2007). Terörizmin Finansmanı.

    Zafer, H. (1999). Ceza Hukukunda Terörizm.

    HM Treasury (2002). Combating the Financing of Terrorism.

    FATF Özel Tavsiyeleri

    İletişim

    Terörün finansmanı, kara para aklama ve mali suçlar kapsamında yürütülen soruşturma ve kovuşturma süreçlerinde profesyonel hukuki destek almak, hak kayıplarının önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

    Bu alanda danışmanlık ve hukuki temsil hizmeti almak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

    TD Hukuk ve Danışmanlık

    Av. Murat Can Dolğun

    📍 İstanbul Dünya Ticaret Merkezi

    📞 Ofis: 0212 299 44 22

    📱 Mobil: 0507 475 44 22

    🌐 Web: http://www.td-lawfirm.com

    📧 E-posta: av.muratcandolgun@gmail.com

    Uzman kadromuzla, ulusal ve uluslararası nitelik taşıyan ceza hukuku ve mali suçlar dosyalarında müvekkillerimize etkin ve güvenilir hukuki destek sunmaktayız.

  • Vergi Borcunu Hacizle Öğrendiyseniz Dikkat: Asıl Dava Konusu Ne Olmalı?

    Vergi borcunu ilk kez banka hesabına konulan bloke ya da tapu haczi ile öğrenen mükelleflerin en sık yaptığı hata, yalnızca haciz işlemine karşı dava açmakla yetinmektir. Oysa çoğu durumda hukuki olarak asıl tartışılması gereken işlem, haczin kendisi değil, bu haczin dayanağını oluşturan vergi tarhiyatıdır. Yanlış dava stratejisi, telafisi güç hak kayıplarına yol açabilir.

    Uygulamada birçok mükellef, hakkında yapılan vergi tarhiyatından zamanında haberdar edilmediği için borcu ancak icra, haciz veya banka blokesiyle öğrenmektedir. Bu aşamada açılan davalarda genellikle sadece haczin kaldırılması talep edilmekte, verginin neden ve nasıl doğduğu yeterince sorgulanmamaktadır. Ancak bu yaklaşım, çoğu zaman hukuki korumayı sınırlı hale getirir.

    Vergi borcunun temelinde yer alan işlem, vergi idaresi tarafından yapılan tarhiyattır. Eğer bu tarhiyat usulüne uygun şekilde tebliğ edilmemişse ya da hiç tebliğ edilmemişse, mükellefin doğrudan tarhiyatın iptali için dava açma hakkı doğar. Bu tür davalarda, verginin hesaplanmasından dayanağına kadar tüm hukuka aykırılıklar ileri sürülebilir.

    Buna karşılık yalnızca ödeme emrine veya haciz işlemine karşı açılan davalarda, inceleme alanı oldukça dar tutulur. Bu davalarda genellikle borcun varlığı değil, sadece takip işlemlerinin usule uygun olup olmadığı değerlendirilir. Dolayısıyla mükellef, verginin esasına ilişkin önemli itirazlarını ileri süremez ve savunma imkânı ciddi şekilde kısıtlanır.

    Vergi mahkemeleri, tarhiyatın usulsüz tebliğ edildiğini ve davanın öğrenme tarihine göre süresinde açıldığını tespit ederse, uyuşmazlığın esasını incelemeye geçer. Yapılan inceleme sonucunda vergi işlemi hukuka aykırı bulunursa, tarhiyat iptal edilir. Tarhiyatın iptali halinde, buna bağlı olarak düzenlenen ödeme emirleri ve uygulanan hacizler de hukuki dayanağını kaybeder.

    Bu nedenle sadece hacze veya banka blokesine odaklanmak, çoğu zaman eksik bir hukuki mücadele anlamına gelir. Asıl hedef, borcun kaynağını oluşturan işlemi ortadan kaldırmak olmalıdır. Aksi halde geçici bir rahatlama sağlansa bile, vergi borcu hukuken varlığını sürdürmeye devam eder.

    Vergi uyuşmazlıklarında doğru dava stratejisi, mükellefin haklarını koruması açısından hayati öneme sahiptir. Özellikle tebligat süreci, dava açma süreleri ve hangi işleme karşı dava açılacağı konuları dikkatle değerlendirilmelidir. Yanlış zamanda, yanlış işleme karşı açılan dava, hak kaybına yol açabilir.

    Sonuç olarak, vergi borcunu haciz veya banka blokesi yoluyla öğrenen kişilerin yalnızca icra işlemlerine değil, borcun kaynağı olan vergi tarhiyatına da odaklanması gerekir. Usulsüz tebligat, hatalı hesaplama veya hukuka aykırı tarhiyat söz konusuysa, doğrudan bu işlemin iptali talep edilmelidir. Böylece hem vergi borcu hem de buna bağlı tüm yaptırımlar hukuki olarak ortadan kaldırılabilir.

    Vergi davalarında zamanlama, içerik ve strateji birlikte değerlendirilmelidir. Profesyonel ve bilinçli bir hukuki yaklaşım, mükellefin mali ve hukuki güvenliğini korumanın en etkili yoludur.

    Somut Örnekler

    1. Esnafın Banka Hesabına Aniden Bloke Konulması

    İstanbul’da küçük bir market işleten bir esnaf, bir sabah banka hesabına bloke konulduğunu öğrenir. Bankadan aldığı bilgiye göre sebep, geçmiş yıllara ait KDV borcudur. Ancak kendisine bugüne kadar herhangi bir vergi ihbarnamesi ulaşmamıştır. Esnaf sadece blokenin kaldırılması için dava açar. Oysa tarhiyatın hiç tebliğ edilmediği ortaya çıkmasına rağmen, tarhiyat davası açılmadığı için vergi borcu hukuken varlığını sürdürür. Bir süre sonra haciz işlemleri tekrar başlar.

    2. Yurt Dışında Yaşayan Vatandaşa Emlak Vergisi Haczi

    Almanya’da yaşayan bir Türk vatandaşı, Türkiye’deki dairesine tapu işlemi yapmak isterken haciz bulunduğunu öğrenir. Haczin nedeni, yıllardır biriken emlak vergisi borcudur. Ancak kişi, yurt dışında yaşadığı için tebligatlar eski adresine gönderilmiş ve hiç ulaşmamıştır. Sadece haczin kaldırılması için dava açar. Tarhiyatın usulsüz tebliği dava konusu yapılmadığı için borç iptal edilmez ve haciz devam eder.

    3. Şirket Sahibine Sahte Fatura İncelemesi Sonrası Haciz

    Bir limited şirket sahibi, sahte fatura kullanıldığı iddiasıyla yapılan vergi incelemesi sonrası adına büyük bir vergi borcu çıkarıldığını, banka hesaplarına haciz gelince öğrenir. Vergi inceleme raporu ve ihbarname kendisine usulüne uygun tebliğ edilmemiştir. Ancak şirket sahibi sadece ödeme emrine dava açar. Oysa tarhiyatın hukuka aykırı olduğu ciddi delillerle ispatlanabilecek durumdadır. Yanlış dava açıldığı için borç kesinleşir.

    4. Serbest Meslek Erbabına Gecikme Zammı Şoku

    Bir mali müşavir, yıllar önce kapattığı bir işyeri nedeniyle adına vergi borcu çıkarıldığını haciz yazısıyla öğrenir. Asıl vergi küçük bir tutardır ancak gecikme faizi ve cezalar borcu katlamıştır. Tebligatlar eski işyeri adresine yapılmıştır. Sadece haczin iptali istenir. Tarhiyat süresi kaçırıldığı için ana borç ve cezalar silinemez.

    5. İnşaat Firmasına Toplu Vergi Borcu ve Tapu Blokesi

    Bir inşaat firması, yeni proje için kredi kullanmak isterken tapularına haciz konulduğunu fark eder. Vergi dairesi, geçmiş yıllara ilişkin toplu stopaj ve KDV tarhiyatı yapmıştır. Ancak şirket adres değişikliği yaptığı için tebligatlar eski adrese gitmiştir. Firma yalnızca tapu haczine dava açar. Oysa tarhiyat davası açılsa, verginin yanlış hesaplandığı ortaya çıkacaktır. Yanlış strateji nedeniyle milyonluk borç kesinleşir.

    6. Öğrenciye Kredi ve Burs Borcu Nedeniyle Banka Blokesi

    Üniversite öğrencisi olan bir genç, eğitim hayatı devam ederken banka hesabına bloke konulduğunu fark eder. Araştırdığında, yıllar önce aldığı KYK bursunun krediye dönüştürüldüğü ve geri ödeme borcu çıkarıldığı ortaya çıkar. Ancak kendisine bu konuda herhangi bir resmi tebligat yapılmamıştır. Tebligatlar ailesinin eski adresine gönderilmiş, öğrenci borçtan haberdar olmamıştır.

    Öğrenci yalnızca bankadaki blokenin kaldırılması için dava açar. Oysa bursun krediye dönüşmesine ilişkin işlem ve borç hesaplaması hukuka aykırıdır. Bu işlemler dava konusu edilmediği için borç kesinleşir. Bloke geçici olarak kalksa bile, kısa süre sonra tekrar uygulanır.

    Bu süreçte öğrenci hem eğitim masraflarını karşılamakta zorlanır hem de kredi notu düşer. Doğru zamanda borcun dayanağına dava açılmadığı için uzun vadeli mağduriyet oluşur.

    7. Avukatın Ofis Hesabına Vergi Borcu Nedeniyle Haciz Gelmesi

    Serbest çalışan bir avukat, müvekkilinden gelen vekâlet ücretini almak isterken ofis hesabına haciz konulduğunu öğrenir. Vergi dairesi, geçmiş yıllara ait stopaj ve KDV borcu nedeniyle takip başlatmıştır. Ancak vergi inceleme raporu ve ihbarnameler, önceki ofis adresine gönderildiği için avukata ulaşmamıştır.

    Avukat, acil nakit ihtiyacı nedeniyle sadece haczin kaldırılması için dava açar. Tarhiyatın usulsüz tebliğ edildiği ve hesaplamada ciddi hatalar olduğu hâlde, bunlar dava konusu yapılmaz. Açılan dava yalnızca usul yönünden incelenir ve borcun varlığı kabul edilmiş sayılır.

    Sonuç olarak vergi borcu kesinleşir, mesleki faaliyet zorlaşır ve banka işlemleri uzun süre denetim altına alınır. Oysa zamanında tarhiyatın iptali davası açılmış olsaydı, borcun önemli bir kısmı tamamen ortadan kalkabilecekti.

    İletişim

    Vergi borcu, banka blokesi veya haciz işlemleriyle ilgili hukuki destek almak için TD Hukuk ve Danışmanlık ile iletişime geçebilirsiniz.

    🌐 http://www.td-lawfirm.com

    📞 0212 299 44 22

    📱 0507 475 44 22

  • Annesi Türk Vatandaşı Olmasına Rağmen Hiç Kimlik Alamamış Bir Çocuk: İkiz Kardeş, Eski DNA Materyali ve Nüfus Kayıtlarının Düzeltilmesi Davası – İstanbul 40. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 24.10.2024 Tarihli Kararı Üzerinden Uygulama Odaklı Bir İnceleme (Esas No: 2022/664 – Karar No: 2024/291)

    Annesi Türk Vatandaşı Olmasına Rağmen Hiç Kimlik Alamamış Bir Çocuk: İkiz Kardeş, Eski DNA Materyali ve Nüfus Kayıtlarının Düzeltilmesi Davası – İstanbul 40. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 24.10.2024 Tarihli Kararı Üzerinden Uygulama Odaklı Bir İnceleme (Esas No: 2022/664 – Karar No: 2024/291)

    Nüfus hukuku uygulamasında bazı dosyalar vardır ki, klasik “kayıt düzeltme” kalıplarının çok ötesine geçer. Özellikle annenin vefat etmiş olması, çocuğun hiç Türk kimliği almamış olması, yabancı ülke kayıtlarının tek dayanak hâline gelmesi ve doğrudan DNA alınmasının fiilen imkânsızlığı, davayı salt hukuki değil; aynı zamanda stratejik bir problem hâline getirir.

    Bu yazıda ele alınan karar, tam da bu niteliktedir.

    Dosyanın Gerçek Problemi: Hukuken Türk, Fiilen Kimliksiz

    Somut olayda davacı, doğumdan itibaren annesi Türk vatandaşı olmasına rağmen, hiçbir aşamada Türkiye Cumhuriyeti kimliği alamamıştı. Anne, uzun yıllar önce Suriye’ye dönmüş, daha sonra da Suriye’de vefat etmişti. Ölüm, Türkiye’de tescil edilmemiş; çocuk ise yalnızca yabancı ülke kayıtlarında yer almıştı.

    Bu noktada mesele, yalnızca “anne Türk mü değil mi?” sorusu değildir. Asıl sorun şudur:

    – Türk vatandaşı olduğu iddia edilen anne ile,

    – Yabancı ülke kayıtlarında yer alan anne,

    gerçekten aynı kişi midir?

    Bu soru cevaplanmadan, ne soybağı ne de vatandaşlık hukukuna ilişkin herhangi bir sonuç üretmek mümkündür.

    Klasik Yolun Kapalı Olması: Doğrudan DNA İmkânsızlığı

    Dosyada en kritik engel şuydu:

    Anne vefat etmişti.

    Mezarına ulaşmak fiilen mümkün değildi.

    Doğrudan biyolojik materyal alınması ihtimali yoktu.

    Bu noktada, uygulamada sıkça karşılaşılan bir yanılgı devreye girer:

    “DNA yoksa ispat da yoktur.”

    Oysa hukuk, imkânsızlık karşısında durmaz; alternatif ispat yollarını arar. Bu dosyada davanın seyri, tam olarak bu aşamada değişti.

    Davanın Kırılma Noktası: İkiz Kardeş ve Eski Adli Tıp Kaydı

    Yapılan araştırmalar sonucunda, vefat eden annenin ikiz kız kardeşinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu ve yıllar önce, tamamen farklı bir dosya kapsamında Adli Tıp Kurumu’na biyolojik materyal verdiği tespit edildi.

    Bu bilgi, dosyanın hukuki mimarisini kökten değiştirdi.

    Çünkü tek yumurta ikizleri bakımından, genetik bilimin kabul ettiği temel gerçek şudur:

    Tek yumurta ikizleri, aynı DNA profiline sahiptir.

    Dolayısıyla;

    – Vefat eden anneye ulaşılamasa dahi,

    – İkiz kardeşine ait daha önce alınmış ve resmî kurumda muhafaza edilen DNA materyali,

    hukuken dolaylı ama son derece güçlü bir ispat aracı hâline gelmiştir.

    DNA Raporu ve Mahkemenin Bilimsel Yaklaşımı

    Mahkeme, Adli Tıp Kurumu’ndan alınan raporda şu bilimsel gerçeği açıkça dikkate almıştır:

    Tek yumurta ikizleri; genetik yapı, kan grubu, cinsiyet ve kalıtsal özellikler bakımından ayırt edilemez niteliktedir. Çevresel farklılıklar, bu genetik aynılığı ortadan kaldırmaz.

    Bu çerçevede yapılan karşılaştırmada, davacı ile ikiz kardeş üzerinden ulaşılan DNA profili arasında son derece yüksek bir biyolojik uyum tespit edilmiştir. Mahkeme, klasik “kesin ispat” anlayışına saplanmadan, bilimsel kesinliğe yakın olasılığı hukuken yeterli kabul etmiştir.

    Bu yaklaşım, soybağı ve nüfus davaları bakımından son derece önemlidir.

    Karar’dan.

    Hukuki Dayanaklar: Kayıt Değil, Gerçek Esastır

    Kararda;

    Türk Medeni Kanunu’nun 282. maddesi uyarınca, soybağının anne ile çocuk arasında doğumla kurulduğu,

    5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesi gereği nüfus kayıtlarının ancak mahkeme kararıyla düzeltilebileceği,

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.01.2008 tarihli kararında vurgulanan “nüfus kayıtlarının maddi gerçeği yansıtması gerektiği” ilkesi,

    birlikte değerlendirilmiştir.

    Mahkeme, nüfus kayıtlarını mutlak bir karine olarak değil; aksinin ispatına açık bir başlangıç noktası olarak ele almıştır.

    Sonuç: Kimliksizliğin Hukuken Sonlandırılması

    İstanbul 40. Asliye Hukuk Mahkemesi;

    – Türkiye nüfus kayıtları ile yabancı ülke kayıtlarında yer alan annenin aynı kişi olduğunun tespitine,

    – Davacının biyolojik annesinin Türk vatandaşı olduğunun belirlenmesine,

    – Bu doğrultuda nüfus kayıtlarının düzeltilmesine,

    karar vermiştir. Karar, 24.10.2024 tarihinde verilmiş ve 03.01.2025 tarihinde kesinleşmiştir.

    Bu sonuç, yalnızca bir kayıt düzeltmesi değil; fiilen kimliksiz bırakılmış bir kişinin hukuki varlığının tanınması anlamına gelmektedir.

    Uygulama Açısından Çıkarılacak Notlar

    Bu karar, özellikle şu alanlarda yol göstericidir:

    Annenin vefat etmiş olması, soybağı davasını otomatik olarak imkânsız kılmaz.

    Doğrudan DNA yokluğu, dolaylı bilimsel delillerin değerlendirilmesine engel değildir.

    İkiz kardeş olgusu, nüfus ve soybağı davalarında son derece güçlü bir ispat aracıdır.

    Nüfus hukuku davalarında esas olan, kayıtların şekli değil, maddi gerçeğin tespitidir.

    Son Söz

    Nüfus hukuku, çoğu zaman yorucudur; ancak sonuçları bir insanın tüm hayatını belirler. Bu dosya, hukukun yalnızca içtihatlarla değil; kanun, bilim, mantık ve stratejik düşünceden beslendiğinde nasıl adil sonuçlara ulaşabildiğini gösteren çarpıcı bir örnektir.

  • Yabancılar Hukukunda Özgürlük ve Güvenlik Hakkı: İdari Gözetim İşlemlerine Karşı Hukuki Yolda Aile Birliği ve Alternatif Yükümlülükler

    *


    Yabancı uyruklu bireyler hakkında uygulanan sınır dışı etme (deport) kararları ve buna bağlı idari gözetim tedbirleri, yalnızca idari bir işlem değil; özü itibarıyla kişinin “Kişi Hürriyeti ve Güvenliği” hakkına yönelik ağır bir müdahaledir. Bu nedenle söz konusu tedbirler, yalnızca 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) çerçevesinde değil, hiyerarşik olarak daha üstün olan T.C. Anayasası ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ekseninde değerlendirilmelidir.

    Ofisimizce takip edilen süreçlerde İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimliği ve Edirne 2. Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilen güncel emsal kararlar; idari gözetimin “istisnai” bir tedbir olduğunu ve özgürlüğün asıl olduğunu bir kez daha tescillemiştir.

    Bu makalede; Anayasa, AİHS ve ilgili yönetmelikler ışığında idari gözetim kararlarına itirazın hukuki temellerini ve tahliye getiren kritik “ölçülülük” kriterlerini inceleyeceğiz.

    1. Normlar Hiyerarşisi: Özgürlük Asıl, Gözetim İstisnadır

    İdari gözetim kararları, hukuki dayanağını YUKK m. 57/2’den alsa da, bu yetkinin sınırları uluslararası sözleşmelerle çizilmiştir.

    AİHS Madde 5 ve Anayasa Madde 19: Herkesin kişi hürriyeti ve güvenliğine hakkı vardır. Bir yabancının sınır dışı edilmek üzere tutulması, ancak keyfilikten uzak, yasal ve zorunlu hallerde mümkündür.

    AİHS Madde 8 ve Anayasa Madde 41: “Aile hayatına saygı hakkı” ve “Ailenin korunması” ilkesi, idari gözetim kararlarında hayati bir rol oynar.

    Mahkemeler, idarenin “kamu düzeni” gerekçesini öne sürdüğü durumlarda dahi, bu anayasal hakları gözeterek şu tespiti yapmaktadır:

    …bir an için idari gözetim işleminin yerinde olduğu düşünülse de…”.

    Bu ifade, YUKK hükümlerinin Anayasa ve AİHS’deki temel hakların önüne geçemeyeceğinin yargısal ilanıdır.

    Emsal Karar’dan


    2. Aile Bütünlüğünün Korunması ve “Çocuğun Üstün Yararı”

    YUKK Uygulama Yönetmeliği ve uluslararası içtihatlar, hassas grupların ve çocuklu ailelerin durumunun ayrıca değerlendirilmesini emreder.

    İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimliği, hakkında terör örgütü iltisakı şüphesi veya kamu düzeni tehdidi iddiası bulunan yabancılar için dahi, “bakıma muhtaç çocuğun varlığı” nedeniyle idari gözetimi “ölçüsüz ve orantısız” bulmuştur.  

    Cinsiyet Eşitliği: Babalar İçin Emsal Karar

    Hukuki pratikte genellikle anneler üzerinden yürüyen bu süreçte, ofisimizce alınan emsal kararda Tacikistan uyruklu erkek müvekkilimiz A.S. için de, çocuğun bakım yükümlülüğü ve aile birliği (AİHS m.8) gerekçe gösterilerek tahliye kararı verilmiştir. Bu karar, babaların da idari gözetimden “aile birliği” ilkesiyle kurtulabileceğinin ispatıdır.  

    3. İdari Gözetime Alternatif Yükümlülükler Yönetmeliği’nin Uygulanması

    6458 sayılı Kanun’un 57/4. maddesi ve İdari Gözetime Alternatif Yükümlülükler Hakkında Yönetmelik, idareye kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmadan denetleme imkanları sunar (Elektronik izleme, bildirimde bulunma vb.).

    Mahkemeler, kişinin sabit bir ikametgahı (Örneğin Başakşehir gibi ulaşılabilir bir adres) bulunduğunda, idari gözetim yerine bu alternatif tedbirlerin uygulanması gerektiğine hükmetmektedir.

    Kararlarda şu ifade açıkça yer alır:  

    …alternatif tedbirlerle de idari gözetimden umulan faydanın elde edilebileceği…”. 

    Bu durum, “Ölçülülük İlkesi” (Anayasa m. 13) gereğidir. Daha hafif bir tedbirle (imza vs.) amaçlanan kamu yararı sağlanabiliyorsa, kişiyi Geri Gönderme Merkezi’nde tutmak hukuka aykırıdır.

    4. Masumiyet Karinesi ve Adli Süreçler

    Edirne 2. Sulh Ceza Hakimliği’nin verdiği kararda, yabancı hakkında adli bir soruşturma başlatılmış olsa bile, savcılıkça verilen Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar (KYOK) sonrası idari gözetimin devam etmesi “hakkaniyete aykırı” bulunmuştur.  

    Karardan

    Bu karar, Anayasa m. 38’de düzenlenen “Masumiyet Karinesi”nin idari hukuk alanındaki yansımasıdır. Kişi hakkında kesinleşmiş bir mahkumiyet yoksa ve adli süreç lehine sonuçlanmışsa, idari gözetim cezalandırma aracı olarak kullanılamaz.

    Sonuç: Hukuki Destek Neden Şarttır?

    İdari gözetim kararlarına itiraz, sadece bir dilekçe süreci değildir. Bu süreç; Anayasa, AİHS, YUKK ve İdari Gözetime Alternatif Yükümlülükler Hakkında Yönetmelik hükümlerinin harmanlandığı, üst düzey bir hukuki argümantasyon gerektirir.

    Avukatınız, güncel Sulh Ceza Hakimliği kararları ışığında;

    • Müvekkillerin AİHS kapsamındaki aile hayatı haklarını,

    • Alternatif yükümlülüklerin uygulanabilirliğini,

    • İdari gözetimin “son çare” olması gerektiğini savunarak özgürlüğün önünü açmaktadır.

    Unutmayın: Hürriyet asıl, kısıtlama istisnadır.

    MURAT CAN DOLĞUN

    Avukat – TD Hukuk ve Danışmanlık Ofisi

  • Hukuki Bilgi Notu: İzinsiz Yabancı İşçi Çalıştırmada Rücu Edilecek Masraflar ve 2026 Yılı Cezai Yaptırımları

    Hukuki Bilgi Notu: İzinsiz Yabancı İşçi Çalıştırmada Rücu Edilecek Masraflar ve 2026 Yılı Cezai Yaptırımları

    23 Temmuz 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan “İzinsiz Çalıştığı İçin Haklarında Sınır Dışı Etme Kararı Alınan Yabancıların Çeşitli Masraflarının İşverenlerinden Tahsili Hakkında Yönetmelik“, öngörülen altı aylık sürenin dolmasıyla birlikte 23 Ocak 2026 tarihi itibarıyla resmen yürürlüğe girmiştir.

    Bu bilgi notunda, işveren ve işveren vekillerinin karşı karşıya olduğu güncel mali riskler ve 2026 yılı için belirlenen idari para cezaları ile rücu edilecek masraf kalemleri hukuki bir perspektifle ele alınmıştır.

    1. İşverenin Mali Sorumluluğunun Kapsamı

    Yönetmelik uyarınca, çalışma izni olmaksızın çalıştırıldığı tespit edilen ve sınır dışı (deport) kararı alınan yabancıların, kamu bütçesinden karşılanan aşağıdaki masrafları işverenden tahsil edilecektir:

    • Geri Dönüş (Seyahat) Masrafları: Yabancının ve varsa eşi ile çocuklarının ülkelerine dönüş bilet bedelleri.

    • Sağlık Giderleri: Sınır dışı süreci tamamlanana kadar yapılan acil ve zorunlu sağlık harcamaları.

    Konaklama (Barınma) Maliyetleri: Yabancının Geri Gönderme Merkezlerinde idari gözetim altında tutulduğu süreye ilişkin barınma giderleri.

    • Hukuki Not: İşverenin konaklama masrafı sorumluluğu en fazla 3 ay ile sınırlandırılmıştır.

    2. 2026 Yılı Güncel Miktarları ve Cezalar

    2026 yılı itibarıyla, izinsiz yabancı çalıştırma fiiline uygulanan idari para cezaları yeniden değerleme oranında artırılmıştır. İşverenler, aşağıda belirtilen cezaların yanı sıra, yukarıda sayılan operasyonel masrafları (uçak bileti, konaklama vb.) ayrıca ödemek zorundadır.

    A. İdari Para Cezaları (2026 Tarifesi)

    Uluslararası İşgücü Kanunu kapsamında uygulanan güncel cezalar şöyledir:

    • İzinsiz Yabancı Çalıştıran İşveren: Her bir yabancı işçi için 102.503 TL.

    • İzinsiz Çalışan Yabancı (Bağımlı): Yabancının şahsına 40.977 TL.

    • İzinsiz Çalışan Yabancı (Bağımsız): Kendi namına çalışan yabancıya 82.010 TL.

    Bildirim Yükümlülüğüne Aykırılık: Bildirimleri süresinde yapmayan işveren veya bağımsız çalışana 6.805 TL.

    B. Konaklama ve Barınma Maliyeti

    Yönetmeliğin 7/5 maddesi uyarınca; Geri Gönderme Merkezlerinde barındırmanın günlük maliyeti, Göç İdaresi Başkanlığı tarafından her mali yılbaşında maktu bir tutar olarak belirlenir.

    • Bu tutar, idari para cezası gibi sabit bir tarife olarak Resmî Gazete’de ilan edilmez; ancak idarenin iç genelgeleriyle belirlenir ve işverene gönderilecek ödeme emrinde (tebligatta) günlük birim maliyet üzerinden hesaplanarak bildirilir.

    3. Tahsilat Süreci ve Hukuki Prosedür

    Sürecin işleyişi idari ve icrai olmak üzere iki aşamalıdır:

    1. İdari Tebligat: İl Göç İdaresi Müdürlüğü, hesaplanan toplam masrafı (uçak bileti + konaklama bedeli + sağlık gideri) işverene tebliğ eder. İşverenin bu borcu ödemesi için 1 ay süresi vardır.

    2. Cebri İcra (Amme Alacağı): Bir aylık süre içinde ödeme yapılmazsa dosya Vergi Dairesi’ne devredilir. Alacak, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre, gecikme zammı ile birlikte ve gerekirse haciz yoluyla tahsil edilir.

    Hukuki Değerlendirme ve Tavsiye

    2026 yılı itibarıyla tek bir kaçak yabancı işçi çalıştırmanın maliyeti; 102.503 TL idari para cezasına ek olarak, kişi başı ortalama uçak bileti maliyetleri ve potansiyel 3 aylık barınma giderleri ile birlikte 200.000 TL bandını aşabilecek bir risk oluşturmaktadır.

    Hukuki Destek ve Risk Yönetimi

    2026 yılı itibarıyla ağırlaşan bu mali tabloda, işletmenizin sürdürülebilirliği için insan kaynakları süreçlerinizin hukuki denetimi (audit) hayati önem taşımaktadır. Özellikle “İşveren Vekili” sıfatını taşıyan yöneticilerin şahsi sorumlulukları da göz önüne alındığında, yabancı personel çalıştırma süreçlerinin mevzuata tam uyumlu yürütülmesi gerekmektedir.

    TD Hukuk Bürosu olarak; çalışma izinlerinin alınması, muafiyet süreçlerinin yönetimi ve olası idari para cezalarına karşı itiraz süreçlerinde müvekkillerimize kapsamlı hukuki destek sağlamaktayız.

    Av. Murat Can Dolğun

    Dolgun Hukuk ve Danışmanlık

    📍 İstanbul Dünya Ticaret Merkezi, Bakırköy

  • Kamu İhale Sözleşmelerinde “Sonradan Tahakkuk Ettirilen” Kamu Zararı ve Yargı Yolu: Emsal Kararlar Işığında Bir İnceleme

    Kamu İhale Sözleşmelerinde “Sonradan Tahakkuk Ettirilen” Kamu Zararı ve Yargı Yolu: Emsal Kararlar Işığında Bir İnceleme

    Kamu ihale hukuku pratiğinde, işin teslim edilip Geçici Kabul Tutanağı’nın imzalanmasından, hatta kesin teminatın iade edilmesinden uzun bir süre sonra İdarelerin, teftiş veya denetim raporlarına dayanarak yükleniciler aleyhine “kamu zararı” tahakkuk ettirdiği durumlarla karşılaşılmaktadır.

    Bu tür idari tasarruflar, sözleşme hukukunun temel prensibi olan “ahde vefa” ilkesini ve yüklenicinin “hukuki güvenliğini” zedelemektedir. Bu yazıda, sözleşme sonrası ortaya çıkan kamu zararı iddialarının hukuki niteliği, görevli yargı kolu ve mahkemelerin yetkisi meseleleri, Yargıtay ve Uyuşmazlık Mahkemesi kararları ışığında ele alınmıştır.

    1. Yargı Yolu Sorunu: Uyuşmazlık Mahkemesi Kararları

    İdare tarafından bir “kamu zararı” borcu çıkarıldığında, işlemin bir idari işlem olduğu düşüncesiyle İdare Mahkemelerinde dava açılması gerektiği yaygın bir yanılgıdır.

    İhale süreci idari bir aşama olmakla birlikte, sözleşmenin imzalanmasıyla taraflar arasındaki ilişki bir “özel hukuk sözleşmesi” (eser sözleşmesi) niteliğine bürünür. Sözleşmenin ifası veya sonrasındaki uyuşmazlıklarda görevli yargı yeri Adli Yargı’dır.

    Uyuşmazlık Mahkemesi, sözleşme aşamasından sonraki uyuşmazlıkların çözüm yerinin adli yargı olduğunu istikrarla vurgulamaktadır:

    Uyuşmazlık Mahkemesi, 20.02.2017 T., E. 2016/91, K. 2017/3: Davacının 4734 sayılı Yasa uyarınca ihale edilerek sözleşmeye bağlanan işinde teminat mektuplarının irat kaydedilmesinin engellenmesi istemiyle açtığı davanın ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiğine hükmetmiştir.  

    Uyuşmazlık Mahkemesi, 29.12.2014 T., E. 2014/1097, K. 2014/1145: İhalenin kesinleşmesi ve sözleşmenin akdedilmesinden sonraki aşamada idare ile yüklenici arasındaki sözleşmenin uygulanmasından doğan uyuşmazlıkların çözümünün özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerlerine ait olduğu belirtilmiştir.  

    Bu kararlar uyarınca, yüklenici aleyhine tahakkuk ettirilen borcun iptali veya borçlu olunmadığının tespiti için açılacak Menfi Tespit Davaları, Asliye Hukuk Mahkemelerinde görülmelidir.

    2. Görevli Mahkeme: Yargıtay 13. Hukuk Dairesi İçtihadı

    Yüklenicinin tacir olması, davanın doğrudan Ticaret Mahkemesi’nde açılmasını gerektirmez. İhale makamı olan İdare (Belediye, İl Özel İdaresi vb.) tacir sıfatına sahip olmadığından ve bu tür davalar TTK’da sayılan mutlak ticari davalardan olmadığından, görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir.

    Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 19.04.2017 T., E. 2016/91, K. 2017/4770: Yüksek Mahkeme, davalı idarenin tacir olmadığı ve davanın mutlak ticari dava niteliğinde bulunmadığı gerekçesiyle; “davaya bakmaya ticaret mahkemesi değil asliye hukuk mahkemesi görevlidir” şeklinde karar vermiştir.  

    3. Geçici Kabul Tutanağının Bağlayıcılığı

    Kamu ihale sözleşmelerinde “Geçici Kabul”, işin fen ve sanat kurallarına uygun olarak tamamlandığının İdare tarafından resmen tescilidir. İdare, kendi teknik personelinden oluşan Muayene ve Kabul Komisyonu marifetiyle işi inceleyip “eksiksiz ve kusursuz” olduğuna dair tutanak düzenledikten sonra, bu kabulün aksini iddia etmesi çelişkili davranış yasağına aykırıdır.

    • Sakarya Asliye Ticaret Mahkemesi, 05.11.2025 T., E. 2022/805, K. 2025/728: Mahkeme kararında, muayene ve kabul komisyonu tarafından düzenlenen “yapılan işin sözleşme ve eklerine uygun olduğu, kabule engel olabilecek eksik, kusur ve arızaların bulunmadığı görülmüştür” şeklindeki geçici kabul tutanağının taraflar açısından bağlayıcılığı bulunduğu vurgulanmıştır.  

    4. İhaleye Esas Projenin Üstünlüğü

    Denetimlerde sıklıkla karşılaşılan bir diğer sorun, sahadaki imalatın “olması gerekene” göre eksik olduğu iddiasıdır. Ancak Yüksek Fen Kurulu kararları uyarınca, esas olan ihaleye çıkılan projedir.

    • Yüksek Fen Kurulu, 23.05.2013 T., Karar No: 2013/27: Kurul, projenin fen ve sanat kurallarına, tekniğine ve şartnamesine göre eksiksiz ve kusursuz olması durumunda, ihaleye esas projenin dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir.  

    Sonuç

    Kamu ihale sözleşmelerinden kaynaklanan ve sözleşmenin ifasından sonra gündeme gelen “kamu zararı” iddiaları, idari bir yaptırım değil, özel hukuktan kaynaklanan bir “alacak” iddiasıdır.

    Yüklenicilerin bu tür durumlarda; idari yargı yoluna başvurmak yerine, borçlu olmadıklarının tespiti için genel mahkemelerde dava açmaları ve savunmalarını yukarıda anılan Uyuşmazlık Mahkemesi ve Yargıtay kararları ile “geçici kabulün bağlayıcılığı” ilkesine dayandırmaları hukuki güvenlikleri açısından elzemdir.

    Av. Murat Can Dolğun

    Kurucu Ortak – TD Hukuk ve Danışmanlık